Geri Dön

413’TEN 1453’E İSTANBUL’U BU SURLAR KORUDU

Bizans zamanında kuşatmalara karşı koruması için İstanbul’un çevresinde yapılan ve...

413’TEN 1453’E  İSTANBUL’U BU SURLAR KORUDU

Bizans zamanında kuşatmalara karşı koruması için İstanbul’un çevresinde yapılan ve dört defa elden geçirilen şehir duvarlarının, bir zamanlar 55 kapısı vardı. 1600 yıl önce her sabah açılan bu kapılar, akşamları kapanıyordu. Bugün hâlâ ayakta kalan İstanbul Surları’nın izini, Murat Belge’nin ‘İstanbul Gezi Rehberi’ isimli kitabının ışığında sürdük

Constantinus, Yeni Roma olacak başkenti kurarken, şehrin kısa sürede büyüyeceğini hesaba katmamıştı. Öyle ki, 413’te, II. Theodosios zamanında, dördüncü ve son defa bugünkü kara surlarının yapılması gerekti. Deniz başka antik kentlerde olduğu gibi şehri koruyordu. Bizanslılar Haliç’in ağzını ayrıca bir zincirle kapatıyor, gemilerin girmesini önlüyorlardı. Onun için Haliç ve Marmara kıyıları boyunca surların tek duvarlı olmasıyla yetindiler. Ama kara surları için durum böyle değildi. Surlarda birçok kapı vardı ve bunlar ikiye ayrılıyordu: Kamusal kapılar ve askeri kapılar. Birinciler, barış zamanında halkın girip çıktığı şehir kapılarıydı. İkincilerse dışarı geçit vermeyen, kuşatma sırasında askerlerin sura yayılmak için kullandığı kapılardı. Bin yılı aşkın süre boyunca pek çok kere kuşatıldığı halde İstanbul surları yalnızca iki kere aşılabildi: 1204 Latin işgali ve 1453 İstanbul Fethi’nde.

413’TEN 1453’E  İSTANBUL’U BU SURLAR KORUDU

Osmanlı’da savunma kalmadıOsmanlılar, İstanbul’u aldıklarını izleyen birkaç yüzyıl boyunca bir düşman kuvvetinin başkenti tehdit etmesi söz konusu olmadı. Bu anlamda ilk ciddi tehlike, Ruslarla ‘93 Harbi’ diye bilinen 1878 savaşında yaşandı. Zaten ‘sur’, askeri önemini kaybetmişti. Böyle olunca birkaç onarım girişimi dışında ihmal edildi. Daha çok kara surları dayanırken, Marmara surlarının önemli kısmı da, 19’ncu yüzyılda demiryolu yapılırken yıkıldı. Tahtakale’deyse kale kalmadı ama adı yaşıyor. Surlar oldukça geniş bir alanı çevrelediği için, bütün bu mesafeyi bir günde dolaşmak imkansız. Haliç’in iki köprü arasında kalan surun da hiçbir izi kalmamış.

KAPILAR

Kumkapı: Yakın zamana kadar ahalisinin çoğu Rum ya da Ermeni olan bir balıkçı semtiydi. Bugüne belirli bir mimarinin ayakta kalabilmiş konut örnekleri, Rum ve Ermeni kiliseleri, bir de orta sınıf balık tavernaları kaldı. Demiryolu köprüsünün altından geçilerek bir zamanlar Kumkapı Limanı’nın olduğu kıyıya çıkılabilir. Ya da tren istasyonundan sonra kalıntıları görülmeye başlayan deniz surlarına paralel giden iç sokaklarda ilerlenebilir.

Yenikapı: Burada eskiyi hatırlatan hemen hemen hiçbir şey yok. Bizans döneminde Marmara kıyısındaki en geniş liman Eleftherios ya da Thedosios limanıydı. İstanbul’da paralı askerlik yapmaya gelen Vikinglerin teknelerini bu limanda tuttuğu tahmin ediliyor. Eski şehrin tek akarsuyu Lykos buranın dolmasına katkıda bulundu.

413’TEN 1453’E  İSTANBUL’U BU SURLAR KORUDU


Mevlevihane Kapısı:
Silivrikapı’yı izleyen kamusal kapı Mevlevihane Kapısı’dır ya da daha sık kullanılan adıyla Mevlanakapı. Bu ad sur dışındaki bir Mevlevi tekkesinden ötürü verilmiştir. Bizanslılar buraya ‘Rus Kapısı’ diyordu. Çünkü 9’ncu yüzyılda henüz hıristiyan olmamış bir Rus topluluğu Eyüp’e yerleşmişti. Sonra ayaklanarak, şehre bu kapıdan girip çıkma hakkını elde ettiler.

Narlıkapı:
Kıyı şeridi boyunca Samatya’ya yaklaştıkça sağımızda surlar yeniden beliriyor. Eski Samatya Kapısı artık yok. Ama onun şimdi tren istasyonunun altındaki geçitle aynı yerde olduğunu tahmin etmek güç değil. Çünkü içerdeki sokaklar buraya akıyor. Samatya Kapısı’yla Yedikule arasında ayakta kalmış tek büyük kapı, Narlıkapı. Daha ilerde şehrin bitimine geliyoruz. Burada Marmara surları bitiyor, kara surları dik açıyla kuzeye doğru kıvrılıyor.

Yedikule:
Mermer kuleyi gördükten sonra 5 bin 632 metre boyunca uzanan Kara Surları’nın yanından yürümeye başlıyor ve kara trafiğinin işlediği dar bir kapıdan şehir içine giriliyor. Kapının iç tarafında Kemer’in üstüne çift başlı Bizans Kartalı kabartması işlenmiş. Yedikule burası. Bu kapının içinde daha görkemli başka bir kapı daha var.
390 yılında Theodosios tarafından yapılan bu kapı, şatafatlı olduğu için, zafer kazanan imparator ve komutanlar seferden dönüşlerinde şehre bu kapıdan giderlerdi.

Belgrad Kapısı:
Yedikule’den sonra en yıkık yer olduğu için restorasyonun en yoğun olduğu bölge. Söylentiye göre burası askeri kapılardan biriyken, Osmanlı döneminde açılmış ve kamusal bir kapı olmuş.
Silivrikapı: Adı üzerinde, Silivri (Silimbrius) yolunun başlangıcıydı. Latin işgali, bu kapının açılmasıyla içeriye giren komutan Aleksios Strategopulos tarafından sona erdirilmişti.

Topkapı:
Yeni Otogar’ın açılmasıyla kargaşa bütünüyle ortadan kalkmadı. Bu keşmekeşde bulması zor ama karayolunun kıyısında Sinan’ın küçük çaplı eserlerinden ahşap Arakiyeci İbrahim Ağa Camii görülebilir. Çatısı, minaresi, çinileri son derece güzeldir. Yeni yollar surların ortasından geçmiş, eski Topkapı ve Edirnekapı görece sakin çevreleriyle ayakta kalabilmişlerdir.

Edirnekapı:
Bulunduğu yer ‘Yedi Tepe’nin en yüksek olanıdır (76 metre kadar). Ama buradan Topkapı’ya doğru alçalır. Büyük kuşatmada Fatih karargahını burada kurmuş ve şehre buradan girilmiştir.

Eğrikapı:
Saraydan hemen sonra Theodosios surları biter. Son İmparator Konstantinos’un son göründüğü yer bu çevredir. Bizans’ta burası ayakkabıcı esnafının bulunduğu bölgeymiş. Türklerin bu kapıya ‘eğri’ demelerinin nedeni, kapının kendisinde olan bir bozukluk değildir. Kapıdan içeri girmeden önce yolun keskince bir dirsek yapmasıdır. Bu eğrilik, biraz da, kapıya dıştan bitişik bir sahabe türbesinden ileri gelebilir. Efsanevi Kaşıkçı Elması hakkındaki yaygın hikaye onun bu çevrede bulunduğunu anlatır. Yenikapı’da bulunduğu da söylenir.

17 Ocak 2020 Magazin Haberleri Bülteniİşte magazin dünyasındaki günün gelişmeleri...

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber