New York güncesi-1

Bu hafta New York’tan bildiriyorum sevgili okur. Krizin kalbinden yani... Ve iki farklı New York portresi çizeceğim. Biri, ölü toprağı serpilmiş gibi bir his veren ruhsuz, sessiz, işsiz Manhattan...
Diğeri ise bırakın teğet geçmeyi, krizin dokunmadığı Manhattan.
Güzeli sona bırakarak, öncelikle mutsuz New York’ta gezelim biraz.
Ben New York’tan daha mutsuzum çünkü kriz bu şehirle kıyaslandığında bana teğet geçse de soğuk kemiklerime kadar işliyor. JFK’den kendimi dışarı atar atmaz soğuk hava dalgasından baştan ayağa kalın bir tokat yiyorum. Hamamdan çıkıp buz dolu bir küvete atlamış gibiyim. Times Square W’ya bavulu bırakıp derhal kendimi dışarı atıyorum.
Asla otelde mayışıp uyumamak lazım.
Gözlerimden uyku akarak Tribeca’da bir İtalyan restoranına giriyorum. Restoran sinek avlıyor, benden başka sadece tek bir masa dolu. Dolayısıyla masa başına üç garson düşüyor.
Karnımı doyurup uzun bloklar boyunca yürüyorum. Bir sürü restoran kepenklerini indirmiş, karanlığa gömülmüş. Esas değerlendirmeyi gündüze bırakıp otele yollanıyorum.



Yenilenen Plaza çirkin olmuş
Bu şehrin taksicileri İstanbul’un taksicilerine benzemiş. Şikâyet halindeler. Kriz yüzünden işler rast gitmiyormuş. Şoför yol boyu içini döküyor, rahatlıyor. Benimse muhabbetten ruhum sıkılıyor.
Ertesi sabah istikamet 5. Cadde. İlk durak ise Plaza Otel. Burada yeni açılan kitapçı Assouline’den sipariş var. Cole Haan’a bir kitap çantası tasarlatmışlar, bir arkadaşa o çantadan alınacak. Yenilenen Plaza’nın asma katındaki kitapçıya yönelirken görüyorum ki kapalı. “Ne zaman açılır?” diye soruyorum. Oteldeki görevli “Avrupa Yakası”ndaki Dursun tarzında bir açıklama yapıyor: “Bir saat sonra açıldı açıldı. Bilemedin iki saat. Bilemedin akşamüstü. En kötü ihtimalle bugün hiç açılmaz!” Kaytarmaya meyilli çalışan da krizden kendine fırsat yaratıyor yani.
Bu arada yenilenen Plaza yenilenmeseymiş de olurmuş. Barok tarzında kötü imitasyon mobilyalar gözü tırmalıyor, sütunların mermeri kalitesiz...
Plaza’dan çıkıp karla kaplı Central Park’ta biraz yürüyorum ve günün geri kalanında şehrin turistik yerlerini yoklamaya karar veriyorum. 5. Cadde’de bırakın dükkânları, kaldırımlar bile boş. Herkes soğuk nedeniyle doğal botokslu.
Rockefeller Center’ın önündeki buz pistinde yaşlı bir adam tek başına kayıyor, dönüyor, zıplıyor. Az biraz izleyip Dean & Deluca’ya dalıyorum.
Zaten başka türlü soğukla mücadele edemiyorum. 10 dakika yürürsem 20 dakika bir yere sığınıyorum.
Normalde turistlerle tıklım tıkış olan Hudson Nehri’nin kenarındaki Seaport da bomboş. Aylardan şubat olmasının da etkisi var tabii ama şehirde bir tane de turist olmaz mı?
Village’ı da yoklamaya karar veriyorum. Eski cıvıl cıvıl hali gitmiş; nedense kapanan dükkânlar en çok burada gözüme batıyor.
Oradan Soho’ya geçiyorum. 5. Cadde’de vitrinlerde tek bir İNDİRİM yazısı görmezken Soho’da aksi bir tablo var. Her yerde indirim var. Belki de bu yüzden bu semt diğerlerine göre daha hareketli, kafeler dolu, insanlar ellerinde bol miktarda alışveriş poşetiyle dolaşmasa da mağazalara girip çıkıyor.



Madoff’un Türk yardımcısı
Bu kadar turistik bölge yoklaması yeter diyorum ve Manhattan’ın gece hayatına, Gossip Girl’ün dünyasına katılmaya karar veriyor ve New York’ta yaşayan arkadaşlarımı arıyorum.
Onları ayda bir Türk yemeklerine olan özlemlerini giderdikleri Turks&Frogs’da yakalıyorum. Rakılar içiliyor, karpuz kavun yeniyor. “Bak gazetecisin. Yanında oturan Zafer’i yaz işte” diyorlar. “Niye yazacakmışım Zafer’i?” diye soruyorum.
Meğer Zafer şu 50 milyar dolarlık yolsuzluk skandalıyla yeri yerinden oynatan Madoff’un sahibi olduğu şirketin başkan yardımcısıymış. “N’oldu paralara?” diye soruyorum. “Paranın nereden geldiğini biliyorum ama nereye gittiğini bilmiyorum” diyor; başka da bir laf alamıyorum ağzından. Ne desem şakaya vuruyor.
Restorandan çıkıp Tribeca Grand’in barına geçiş yapıyoruz. Ve çok abartmadan geceye nokta koyuyoruz.
Esas eğlence yarın başlıyor. Siz perşembe okuyacaksınız. New York’ta gece hayatı nasıl gündüze taşındı? İçkiyle ne gibi eğlenceler düzenleniyor? Şampanya nasıl su gibi akıyor? Meatpacking’de durum ne? Hepsi perşembeye...