Hiç ağır kaçmaz başlık. O statta maç seyredip evine dönmeye çalışan herkes, uzun zamandır aynı çileden şikayetçi.
Son olarak perşembe gecesi Sparta Prag maçından sonra yaşadık. Araçlar kitlendi kaldı. Otoparktan çıkan binlerce araba iki şeritli yolda adeta düğümlendi.
Trabzon Emniyeti’nden yüz tane trafik polisi görevlendirsen ne yazar? Gözlerimle gördüm, bu sinir harbinde polislerin de sigortası attı. Bağırıp çağırmaya, vatandaşla ağız dalaşına girmeye başladılar, hiç hoş değildi.
Ben ve sevgili İskender Gönen, maç bitiminden sonra 5 kilometreye yakın yürümek zorunda kaldık. Ne bir taksi ne dolmuş.
Bu işin bir de kışı, karı, yağmuru var. Resmen eziyet insanlara. Maç izlemek isteyenler gece yarısı eve girecek, ertesi sabah gün ağarırken işe gidecek.
Sen altyapıyı tamamlamadan denizi doldurup “ne güzel stat” yaptık diye övünürsün ama, büyük maçlarda Akyazı’ya gelenlere de “tahliye sorununu” çözmeden Çin işkencesi yaşatırsın. İnanın, biri kalp krizi geçirse, ambulansın geçeceği yol yok.
Maç izlemeye giden bakan, vali, belediye başkanı, bürokrat ve kulüp yöneticilere göre sorun yok. Onların rahatı için ters tarafta iki şerit sürekli açık bırakılıyor. Beyler bir gün halkın arasına girsinler de görsünler kabus ne imiş!
Avni Aker’in suyu çıkmıştı sanki. Yıkıp iki senede daha mükemmeli yapılabilirdi. İsteyen güle oynaya gidip-gelmeye devam ederdi. İşte Fenerbahçe ve Beşiktaş’ın statları.
Gelelim, “Neden Akyazı?” sorusuna... Yanıtını dönemi bakan, genel müdür, belediye başkanı vermeli. Karadeniz’de bir söz vardır; “Deniz kendinden çalınanı bir gün geri alır” diye! Bunun ne anlama geldiğini umarım kimse görmez.
Anımsayın, İstanbul Olimpiyat Stadı’nda da benzer şeyler yaşanmıştı açıldığı dönem. Senelerce sürdü o yolları tamamlamak. Ya şimdi? Kuşlar çift kale maç yapıyor terk edilmiş yüz milyonlarca liralık tesiste.
90’lı yıllara kadar bu ülkede bir “Devlet Planlama Teşkilatı” vardı. Her bakanlığın yapacağı yeni yatırımlar teşkilatın onayından geçer, gerekli bütçeler ayrılır ve siyasetçiler her ne kadar kıyısından köşesinden tırtıklasa da, devlet gözetiminde yürütürdü bu işler.
En azından bir denetim mekanizması işlerdi. “Ben yaptım oldu”ya izin verilmezdi!

Abdül, Yusuf’u arıyor!

Yusuf Yazıcı’nın Lille’ye gidişinden sonra Abdülkadir Ömür’ü çıplak gözle iki Prag maçında izledim.
Açık söyleyeyim, geçen yılki performansından uzaktı. Hazır olmadığı için mi? Asla. Fizik olarak tam katkı yapacak kıvamda. Ama Yusuf’u aradığı belli. Topu aldığı vakit kime, nereye atacağı konusundaki alışkanlıklarının bozulması sıkıntı gibi görünüyor.
İki yıldır birlikte oynadılar. Birbirlerini ezberlediler. Açıklarını kapatmayı biliyorlardı. Abdülkadir’in bu anlamda yeni partneri kim olur derseniz, şimdilik muamma!
Enerjisi, hırsı ve golü koklayan tarzı bir yana... Genç oyuncuyu parlatıp satmayı planlayanlar için, bu yıl Abdülkadir Ömür’ün sezonu diyebilmenin erken olduğunu düşünüyorum.
Trabzonspor’un geçen sezonun ikinci yarıdaki çizgisini yakalayabilmesi adına da zaman gerekiyor. Karadeniz ekibinin ligdeki ilk dört haftalık periyodu en az kayıpla atlatabilmesi, teknik direktör Ünal Karaman’ın becerisi ve tercihlerine bağlı.
Ancak süreç biraz uzayabilir. Transferlerin de devam edeceği göz önüne alınırsa, kimse bugünden yarına “işte ideal kadro bu” diyemez.
Bu arada; Trabzonspor turu geçti diye methiyeler yazmak, şampiyonluk şarkıları söylemeye başlamak, insanları olmayan bir gerçeğe inandırmaya çalışmak, camiaya büyük hayal kırıklığı yaşatabilir.
Sabırsız taraftar buna ne kadar tahammül gösterir bilmiyorum ama, Prag maçlarını ölçü alarak Trabzonspor’un geçen sezon sonu bıraktığı yerden devam edeceğini sananlar yanılabilir.

Başkanların yasaktan haberi var mı?

Merkez Hakem Kurulu’nun sezon öncesi semineri geçen hafta İstanbul’da yapıldı.
Başkan Zekeriya Alp’in sert mesajları olduğunu biliyoruz. Alışılmışın dışındaki bu tavrı, bazı hakemleri rahatsız etmiş olabilir, ki etmeli de...
Elbette MHK Başkanı sıfatıyla uyarıları olacaktır. Aile içinde kalması gereken şeyler de... Ancak sözlü verilen talimatların hakem dışında muhatabı varsa, bunun gizli kalması sıkıntı yaratabilir.
Örneğin; kulüp başkanları artık maçtan sonra “hakemi tebrik etmek” için dahi olsa soyunma odasına inemeyecek, kapıyı çalamayacak. Haberdar olmayıp deneyenler, hakem tarafından rapor edilecek ve MHK’ye bildirilecek. Sonra da ceza tabii.
Hangi amaçla bu kararın alındığını kestirmek zor değil. Geçmişte bu ilişkileri amacından saptıran, hatta daha ileri gidenler oldu.
Lakin, hakeme yapılan uyarının kulüpler tarafından da bilinmesi gerekir.
Mesela başkanların haberi var mı? Yok.
Daha ileri gideyim, disiplin talimatına konuyla ilgili bir hüküm koyup, yaptırımların duyurulması doğru olmaz mıydı?
Endişem, hakemlerin yeni bir gerilimin parçası haline getirilmesi...
Başka bir Alp
MHK Başkanı Alp’ın seminer sırasında düzenlediği basın toplantısına Trabzonspor maçı nedeniyle katılamamıştım. Medyanın ilgisinin fazla olmadığını duydum. Oysa gazete sütunlarında, televizyon ekranlarında hakemler üzerinden yorum yapanların dikkatle takip etmesi gereken konular işlenmiş. Elimden geldiğince yeni talimatları ve değişiklikleri not ettim.
Bir de MHK Başkanı Alp’ın ilk döneminden çok farklı ve söylemlerinin de keskin olduğunu öğrendim. Malum geçen sezonun sonuna hakemler damga vurmuştu.
Belli ki, Alp ve ekibi işi baştan sıkı tutup, daha geniş bir kadro seçeneği ile “hata” kabul etmeyecek bir strateji izleyecek.
Bunu yaparken, tarafsızlık ve adalet ilkesinden şaşmazlar ise, hakemler arasındaki gruplaşmaların önüne geçip, iç huzurun yeniden tahsisine katkı sağlayabilirler.
Galiba şu dönem en çok ihtiyaç duyulan da, bu ayrışmanın ortadan kalkması!