Messi’ye ‘hayır’ denir mi?

Şenol Güneş’in eğitimcilikten gelen en önemli artısı, kıvrak zekası ve pratik düşünmesi... Beşiktaş’ın Antalya kampında meslektaşlarımız soruyor: “Arda Turan’ı ister misiniz?”
“İstemem, sistemime uymaz” diye geçirse de içinden, soruyla yanıt veriyor: “ Beşiktaş, Arda’yı Messi’yi aldı, hayır mı diyeceğim?” Çıkarın cümlenin içinden Messi’yi, alın size “Şenol hoca Arda’yı istedi” manşetleri!
Messi’nin transferi ne kadar imkansız ise, Arda’nın Beşiktaş’a transferi de o kadar uzak, şeklinde anlıyorum bu yanıtı. Realiteye gelince, Arda Turan’ın güçlü ve oldukça çalışkan (!) bir lobisi var. Pazarlama işini pek çok şirketin CEO’sundan iyi biliyorlar. Barcelona macerası düşünüldüğü gibi gitmeyince, son resmi maçını milli forma altında oynayan Arda’yı önce magazin medyası üzerinden canlandırıp, ardından hâlâ ne kadar değerli bir oyuncu olduğunu, transfer dedikoduları üzerinden hatırlatma gayretleri takdir edilmeli.
Lakin, vaktinin çoğunu antrenmandan çok sosyal medya hesaplarının başında geçiren Arda’nın, son bir yıl içinde hangi olaylarla gündeme geldiğini, futboldaki becerisini saha dışına nasıl taşıdığını hafızalardan silmek zor. En iyi dönemlerinde Aziz Yıldırım ile yakınlığı, adının Fenerbahçe ile anılmasına yol açmıştı. Daha bir kaç ay önce, devre arasında Galatasaray’a geleceği yönünde haberler pompalanmıştı. Sırada Beşiktaş var. Üç büyükler arasında adının en son anılacağı takımdır Beşiktaş. Demek ki sona gelindi!

‘Reis’e söylerim’
Arda Turan yetenekleri, futbol bilgisi, o dönemlerdeki mütevazılığı ile yıldız gibi parlamıştı. Hak ettiği yerlere de geldi. Herkes gurur duydu onunla. Ancak, bugün on futbolseverin sekizi “eski” Arda’yı arıyorsa, sorumlusu kendisidir. Milli takımdaki prim olaylarından babası yaşındaki bir gazeteciye saldırmasına, hocasına rest çekmesinden, ay-yıldızlı takımı taşıyan uçak içinde uluorta küfür edip meydan okumasına kadar sebebiyet verdiği olaylar, yaşadığı yoğun baskıya ve strese bağlanabilir. Sorun bu ise, çözümü zor değildir...
Bence, özellikle son 5 yıl içinde edindiği çevre, yeni arkadaşlıkları ve önemli makamlardaki şahsiyetlerle yakınlığı bozdu Arda’nın psikolojisini! Öyle güçlü ve vazgeçilmez hissetmeye başladı ki, bir telefonla halletmeyeceği “iş” yoktu. Taa ki biri çıkıp, “Adımı ve nüfusumu kullanan kardeşim de olsa affetmem” diyene kadar! O sert sözlerin sadece siyaset dünyasını hedeflemediği, sporun ve futbolun da kapsama alanına girdiği aşikâr. Kıssadan hisse!..
Dönelim konumuza. Beşiktaş ve Arda sözcüklerinin yan yana anılması, yazılan senaryonun filme çekilmesi, çekilse bile gişe yapması pek mümkün görünmüyor. Şenol hocaya hak veriyorum. Messi’ye kim hayır diyebilir?

Zor dostum zor!
Ligin ikinci devresi her anlamda zor geçecek. Şampiyonluk yarışında en az beş aday, kümede kalma savaşında nereden baksanız 6-7 takım uğraş verecek. Yıllar sonra, ilk kez bu denli heyecanlı, stresli ve sert bir lig izleyeceğiz.
Lafı gevelemeyelim. 17 maçlık maratonun en önemli aktörleri kuşkusuz yine hakemler olacak. Bardağın dolu tarafından bakarsanız, adalet dağıtmakla yükümlü paydaşlar, öteki tarafını tercih ederseniz futbolun günah keçileri...
Hani bazı teknik adamlar ve yöneticiler şampiyonu foto-finiş belirler diyor ya, inanmayın onlara. İşler kötü gittiğinde en kestirme savunma argümanları, ne rakiplerin gücü, ne taktik hatalar, ne de futbolcularının performansı olacak. Hedef belli; hakemler, MHK ve Futbol Federasyonu. Önyargı değil, yılların deneyimi.
Peki, hakemleri gerçekten zorlu bir dönem beklerken, onlar hazır mı, tankla-tüfekle gelecek saldırıları savuşturmaya? Antalya’daki seminer bazı gözlemler yapmamızı sağladı. Çoğu yakından tanıdığımız insanlar... Psikolojilerinden anlıyorsunuz tedirginliklerini. “Ben işimi yaparım, eleştiriye göğüs gerebilirim” diyen üç tane hakem bulamazsınız.
Hakemlerin hiç bu kadar birliğe ve dayanışmaya ihtiyacı olduğunu hatırlamıyorum. Kenetlenmeleri gerekirken, açık söyleyelim, hem seminerdeki izlenimlerimiz, hem kulağımıza gelen söylentiler, durumun iyiye gitmediğine işaret ediyor.
Şu çok net; hakem camiası omuz omuza verip ayakta durmayı başaramazsa, sezonun ikinci yarısı onlar için kâbusa dönüşebilir. Tabii, Merkez Hakem Kurulu için de...
Hakemlerin kuralları doğru yorumlaması, fiziksel olarak hazır olması, huzur ve adalet ortamının sağlanması kadar, zihinsel açıdan da “pırıl pırıl” kafalara sahip olmalarına bağlı. Kıskançlıkların kemirdiği beyinler, kapı arkalarında birbirlerini çekiştiren insanları daha depresif hale sokar ki, MHK’nin bu tarz seminerlerde eğitimden ziyade, üzerinde durması gereken en önemli konu bu olmalıydı diye düşünüyorum.

Bir VAR’mış bir yokmuş!
Alman hakemliğini yakından takip eden dostum anlattı. Bundesliga’da hakemler birbirine küsmüş. Bırakın sohbet etmeyi, selam vermiyorlarmış. Neden diye sordum, “Video Yardımcı Hakemliği yüzünden” yanıtını aldım. Biliyorsunuz, VAR Almanya’da uygulanmaya ve beraberinde tartışılmaya başlandı. Meğer VAR’ın başındaki hakemler ile saha içinde görev yapanlar arasında, pozisyonlar ve oyuna müdahaleler konusunda husumet yaşanmaya başlamış.
Türkiye’de de bir VAR fırtınası esiyor son günlerde. Futbolun tüm sorunlarını çözecekmiş gibi üzerine atladığımız VAR’ın, ne getirip ne götüreceğinin farkında değiliz. Sonuçlarını hesaplamıyor, bu pahalı teknolojinin kamuoyuna doğru anlatılamadığını düşünüyorum. Almanya’da hakemlerin kimyasını bozan VAR’ın, bizde “futbolcu, teknik adam, yönetici, medya ve hakem” yelpazesinde daha büyük sorunlara yol açmaması için, ne amaçlandığının altı, kalın biçimde çizilmeli.
Kış seminerinde yapılan VAR sunumu hoş, ama içi boştu. Hakemlerin kafası karıştı. Kokart töreninde protokolün mesajları da, bu anlamda endişe içeriyordu. Aman dikkat, acele işe şeytan karışmasın.