İnsanoğlu; bir dost meclisinde, geçmişinden bazı anıları anlatmaya başladığında, mutlaka ama mutlaka, hatıra torbasından en gerilimli ve en heyacan veren anılarını çeker

İnsanoğlu; bir dost meclisinde, geçmişinden bazı anıları anlatmaya başladığında, mutlaka ama mutlaka, hatıra torbasından en gerilimli ve en heyacan veren anılarını çeker. Hikaye anlatıcısının karşısındaki dinleyicilerin gözbebekleri, hikayenin gerilim seviyesine göre, küçülür ve büyür. Benim de seyahatlerimden, dostlarıma anlattığım konulara mutlaka; heyecan, gerilim, korku ve gizem gibi edebi baharatlar serpiştiririm.


Vladikavkaz’daki, esrar içerek araç kullanan korsan taksiciden tutun, Avusturya’nın Alpler’inde, neredeyse el fenerinin bile aydınlatamayacağı kadar, karanlık bir ormanda kayboluşuma kadar, anlatacak çok anı biriktirdim. Fakat bu son Faroe Adaları seyahati kadar, hiçbir yolculuk beni bu kadar heyecanlandırmadı. Adaları uçaktan ilk gördüğümde ilk dikkatimi çeken şey, adaların her yerinden suların akması oldu. O dere yolları, Faroe Adaları’nın damarları gibi gözüküyordu. Manzara, sanki bir insan vücudunun damar haritası gibiydi. Haritada, çoğu Dünyalı’nın fark edemeyeceği bu coğrafyaya bir daha gelir miyiz bilemem ama kesinlikle gezilip görülmesi gerekilen bir yer burası.


İstanbul-Kopenhag-Vagar duraklarının, Kopenhag-Vagar ayağı, bizi en çok yoran etap oldu. Bu duraktaki iki saatlik rötar, işlerimizde de domino etkisi yaratacaktı. İçerisindeki yolculardan dolayı uçaktan çok sanki bir Viking gemisi havası veren teyyaremizin tekerleri, Faroe Adaları’na değdiğinde bir tek benden “oh be” çıkmıştı. Asıl sevindiren şey ise, takım uçağının da rötar yapmış olmasıydı. Bizden 15 dakika sonra inmişlerdi. Aprondan ilk çıkan Başkan Fikret Orman’dı. İlk göz temasımızda bakışlarındaki şaşkınlığı anlatmak için, değil Türkçe’den Dünya’daki hiçbir dilden kelime bulamazsınız.


-Siz ne zaman geldiniz?
Bu maçı takip etmek için gelen biz dört gazeteci, Başkan’ın karşısında öylesine bir duruşumuz vardı ki görenler bizi yetmiş senedir burada yaşıyor sanır.
-Biz hep buradaydık Sayın Başkan..


Şaşkın bakışlar, yavaş yavaş yerini o bilinen Fikret Orman kahkahalarına bırakmıştı. Acelesi vardı. Bir yere yetişmesi gerekiyor gibiydi. Sanki Faroe Adaları’na değil de, Ankara Esenboğa Havalimanı’na inmiş gibi, nereye gideceğini biliyordu.
Bizi gören futbolcular da çok şaşırmıştı. Özel sohbetler olduğu için detaylarına girmeye hiç gerek yok ama bizi görenlerin özeti şuydu: Nasıl geldiniz, ne zaman geldiniz? Beşiktaş’ı Faroe Adaları’nda bile yalnız bırakmamamızın şaşkınlığını yaşamayan tek kişi ise Şenol Güneş’di. Sanki “işiniz bu” dercesine olan bakışlarının yanındaki “merhaba” deyişi de oldukça sakindi.


Uçaktan sonraki kara yolculuğumuz, bu seyahatin en güzel kısmıydı. Yeşil elbisesini hiç çıkarmayacakmış gibi duran dağlarda ve tepelerdeki koyunların çokluğu, dikkatlerimizden kaçmıyor. Gözünüzün alabildiği her yerde otlayan koyunlar, o yeşil elbiseyi benekli hale getirir gibiydi. Zaten Faroe’nin anlamı koyun demekmiş. Önümüzde takım otobüsü, arkasında biz, koyunları seyrede seyrede gidiyorduk Başkent Torshavn’a. Kalacağımız adaya, denizin altından geçen bir tünelden geçerek vardık. Otelimize yerleşir yerleşmez, hiç vakit kaybetmeden Şenol Güneş’in basın toplantısı ve antrenmanı takip etmek için, Gundadalur Stadı’na geçtik. Antrenman öncesinde kaleci Tolga Zengin, suni çim üzerinde topu sektirerek, adeta zemin etüd çalışması yapıyordu. Caner Erkin, zeminden seken topu kontrol etmekte zorlanıyordu. Meşin yuvarlak, sanki yüksekten düşmüş bir yay gibi, nereye gideceğini belli etmiyordu. Böylesine sahalara alışkın olmayan futbolcular için, bu durum elbette can sıkıcıydı. Ama Beşiktaş, isterse zemin karla kaplı olsun, B36 Torshavn karşısında bahanesi olmadan kazanmak zorundaydı.
Şenol Güneş’in basın toplantısından sonra, bir süre rakip takımın hocası Jacob Borg ile sohbet ettim. Göğsünde, Türkiye ve Faroe Adaları bayraklarının yan yana olduğu bir rozet vardı. Türkiye’ye iş seyahati için geldiğinde verilmiş. Beşiktaş ile oynayacakları için takmış. Quaresma ve Pepe’nin olmayışına ise “farketmez” diye yanıt verdi. Ağzı öyle söyleyebilir ama mantığı ise mutlaka tam tersini söylüyordu.
Maç günü Torshavn’ı gezerek, güneşli havanın tadını çıkaralım dedik. Sahile indiğimizde, insanlarda pek bir maçın havasına girmiş gibi bir durum söz konusu değildi. Beşiktaş gelmeden bir gün önce, gezdiğimiz sahilde, deyim yerindeyse pilot balina katliamı yaşanmış. Faroe Adaları sakinleri için geleneksel bir ritüel haline gelen bu duruma tüm Dünya’daki hayvansever dernekleri tepki gösteriyor ve göstermeye de devam ediyor. Bu geleneksel günle birlikte, maçtan bir gün sonraki milli bayram telaşı da, Torshavn sakinlerini maçın atmosferinden uzaklaştıran bir başka etkendi.


Bu kadar yolu gelmişken, milli bayramlar yerine, maçı anlatabilecek birşeyler bulmalıydık. Bu düşünceler içerisinde bize çok berrak bir Türkçe ile “Merhaba” diyen birinin sesini duyduk. Yüzündeki tebessümü, gözlerinin içindeki gülüşüyle uyum yakalamış bir ifadeyle bize doğru yaklaşan Kenan İpek ile, uçakta tanışmıştık. Türkiye’nin, Danimarka Büyükelçisi ile bu kez Torshavn’da karşılaştık. O bize mesleki anılarını biz ise ona Beşiktaş ile geçen yıllarımızı anlattık. Hepimizin yol hikayelerinde çok ilginç anılar vardı. Fakat Torshavn’da gördüğümüz Türk sayısı sadece sayın büyükelçimizle kalmadı. Faroe Adaları’nda restoran işine giren Bülent ve Murat kardeşlerin hikayesi de, en az bizimki kadar dinlemeye değerdi. Alanya’nın sıcağından, Faroe Adaları’na hangi Türk gelir dediğimizde, iki kardeş “biz geliriz ağabey” diye yanıt verdi. Bülent, buradan bir kıza aşık olmuş. Kız demiş ki “Madem seviyorsun, gel yerleş Faroe Adaları’na” demiş. Bülent ise modern çağın Mecnun’u gibi dağları delerek, denizleri yararak gitmiş kızın memleketine. Murat ise “ağabeyimi yalnız bırakamam” diye koşmuş peşinden. Geliş o geliş. Akşamki maç için ise “Bayrağımızla gideceğiz maça” dediler. Öyle de yaptılar.
Biz ise kalemimizle gittik maça. Gundadalur Stadı’nın her tarafı beleş tepesi gibiydi. Çevremizdekiler bize “tarihi bir gün, tüm biletler satıldı” diyordu. Stada baktığımda, İnönü Stadı’nın o eski günlerindeki Beleş Tepeyi, gözümün önüne getirdim. Oradaki kalabalık bile, bu stattakinden fazlaydı.
Stat hoparlöründen kadrolar okunuyordu. Tolgay Arslan, Tolgay Arşlan diye telafuz edildiği sırada, arkamdan biri omuzuma sert bir biçimde bastırdı. Kim acaba bu eli kuvvetli diye döndüğümde, Başkan Fikret Orman’ı gördüm. Statın ufaklığı, bizleri Fikret Orman ile yan yana maç seyrettirebilecek bir ortam sağlıyordu.
Başkan ile selamlaşmamız biter bitmez zaten maç başlamıştı. Hakemin düdüğü ile birlikte önümüzdeki kadın bir B36 taraftarının tezahüratları da, Gundadalur Stadı’nda duyulmaya başlamıştı. Öyle bir bağırıyorduki Fikret Orman bile ara sıra maçı bırakıp onu izliyordu. “Sayın Başkan, oynayanlar arasında belki oğlu falan var” dedim. Sanki evlatlarına bağırıp çağıran bir anne gibiydi. 8. dakikadaki Lens’in golü bile, bu Viking teyzeyi susturmamıştı. İnadım inat diyordu.


Erken golden sonra Fikret Orman “İyi oldu. Maç rahat geçsin de, bu zeminde bir sakatlık makatlık yaşanmasın” dedi. Haklı elbette. Bu sene lig daha da zorlu geçecek. Hatta hemen arkasından ikinci golün de gelmesi lazımdı. Zaten Beşiktaş da, o golü bulmak için rakibin açıklarını arıyordu. Viking Teyze sessizliğe büründü bir an. Beşiktaş kaleye çok tehlikeli yaklaşıyordu. Atak kornerle sonuçlanınca bu saygı duyulacak hanım taraftar, yine avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı. Ama o Gökhan Gönül’ün topuğu var ya.. Öyle bir sessizlik oldu ki, kimse öyle bir gol beklemiyordu.
Stat hoparlöründen golü atan “Tolgay Arşlan” diye anons edilince UEFA temsilcisi soluğu Başkan Fikret Orman’ın yanında alarak “Golü Tolgay mı attı?” diye sordu. Orman ise “Hayır Gökhan Gönül attı. 77 numara” dedi. UEFA temsilcisi gülerek elini stat hoparlörüne doğru salladı.
İkinci yarıda ise, Beşiktaş kendini hiç zorlamadı. Adeta topu çevirerek, maçın bitmesini bekledi. Futbolcular kendini yormadı. Maçtan sonra onları uzun bir yolculuk bekliyordu.
Kenarda ısınan Love, yardımcı hocaya bir şey anlatıyordu. Vücut diline baktığımızda “Hoca ne zaman oyuna alacak, ısınmaktan buhar olduk” der gibiydi. Sonradan öğrendim gerçekten de öyleymiş. Dünkü maç şunu gösterdi; Larin şu an için birinci forvet ve Adriano 10 numara bölgesinin oyuncusu. Belki bu durum yeniler gelene kadar ama zaman ne gösterir hiç belli olmaz.
Maçın bitiş düdüğüyle birlikte Başkan Fikret Orman, uçağa gitmek için stadı ilk terk eden isimlerden biri oldu. Bizler ise Şenol Güneş’in basın toplantısına attık kendimizi. Hoca mutluydu. Tur bileti ilk maçta alınmış sayılırdı. Futbolcular için de bir antrenman maçı gibiydi. Soyunma odasından takım otobüsüne giden siyah - beyazlı oyuncuların yolunu, Faroe Adaları’nın çocukları kesiyordu. Medel, Caner, Tolga, Babel, Adriano ve Love’a çok fazla ilgi vardı. İmzalar verildi selfieler çekildi. Sarışın miniklerin suratlarındaki mutluluk, görülmeye değerdi. Bu Dünya’daki en güzel gülüş, mutlu bir çocuğun gülüşüdür. Gözümün önüne Ronaldo’nun, ağlayan bir çocuk için takım otobüsünden inişi geldi bir an.
2-0 gibi bir skorla evine dönen Beşiktaş’ın aksine, biz o geceyi Faroe Adaları’nda geçirdik. Circus diye bir kafeye gittim. İçeriye girdiğimde, kendi kendime “Ben burada bir saat kalsam, bir kitap yazarım” dedim. İçerideki karakterler, Ingvar Ambjornsen’in, Beyaz Zenciler, romanından fırlamış tipler gibiydi. Hepsi birer İskandinav John Lennon gibiydi. “Şu köşedeki gözlüklü uzun saçlı olan kesin şiir meraklısıdır” dedim. Barın başında oturan Led Zeppelin tişörtlü, ZZ Top grubunun üyeleri gibi sakalı olan kızıl adamın bakışları, delip geçiyordu sanki. Ufak bir yer olduğu için, buraların yabancısı olduğum çok belliydi. Kendi kendime “bu adamlarla futbol konuşmam imkansız” diyerek mekandan çıktım. Haklıydım... Ben onlara Vagner Love desem, onlar bana The Doors’un, Love Her Madly’si mi diye sorarlardı. En iyisi otele gidip uyumaktı. Bu adadan ayrılma vakti gelmişti. Dönüş uçağında, tepeden Faroe Adaları’na baktığımda, bu seyahatten bana çok güzel şeylerin kaldığını fark ettim. O anıların dışında, cebimde bir kaç madeni Danimarka Kron’u kalmıştı. Sade bir kahve içmeye yetecek kadar.