Bir onkolog olduğunuzda ve konunuz bu kadar önemli, devinimli olduğunda dönüp dolaşıp kanser yazmak durumunda kalıyorsunuz. Korona günleri kanserle ilgili rutinleri, yapılması gerekenleri maalesef unutturmuyor. Malumunuz süreç ve yayılım devam ediyor, tedbirler azalarak endişe veriyor ve sonuçta ihmal ettiğimiz tedaviler kadar kanser tarama programları, kontrollerin (check-up) faturası da hepimiz açısından ağır olacak gibi görünüyor.
Rahim ağzı, meme ve kolon kanserleri için tarama programları artık rutinimiz, ancak konu akciğer ile prostat olunca halen ‘Tarama yapalım mı, yapmayalım mı?’ diye tartışabiliyoruz. Ancak Amerikan Hastalık Önleme Merkezi (USPSTF), yüksek riskli insanlarda yıllık düşük doz bilgisayarlı tomografinin (BT) akciğer kanserinden ölüm riskini azalttığını ve artık akciğer kanserinin de tarama programları içine alınması gerektiğini söylüyor. Peki bu yüksek risk grubu kimler ve USPSTF niçin bu öneride bulunuyor?
Akciğer kanserlerinin yüzde 90’ı sigarayla ilişkili ve içenlerde görülme riski 20 kat daha fazla. Yaş arttıkça da tehlike artıyor. Dolayısıyla yaş ve sigara, yüksek risk grubunu belirlemede önemli. Daha önce başka bir sebeple tedavi edilirken akciğere alınan radyasyon ise başka bir etken. Akciğerlerin fibrozisi (sertleşmesi) ya da kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) yaştan veya sigaradan da bağımsız olarak risk faktörü. Aile hikayesi de tehlikeyi 1.7 artırıyor, birden fazla akrabanızda akciğer kanseri varsa risk 3.6 kez daha fazla.

Yedi büyük çalışma

“Yüksek risk grubunu belirledikten sonra test olarak ne yapmalıyız?” sorusuna cevap ararsak, bu kesinlikle düşük doz BT. Radyasyon düzeyi kabul edilebilir seviyede, kontrast madde vermeye de gerek yok. Konuyla ilgili literatüre baktığımızda yedi büyük ve önemli çalışmanın olduğunu görüyoruz. Bu araştırmalarda yaklaşık 87 bin katılımcı analiz edilmiş ve akciğer kanseri ölüm oranlarının yüzde 15-25 oranında azaldığı kaydedilmiş. Bazılarında BT yıllık çekilmiş, bazılarında da 1.3 ve beşinci yıllarda. Tüm bu çalışmalar ve analizler sonucunda USPSTF, 20 paket/yıl sigara öyküsü olan 50-80 yaş grubundakilere, son 15 sene içinde sigara içip bırakmış veya hâlihazırda içenlere yıllık düşük doz BT önermektedir.

Evde kemoterapi mümkün olabilir mi?

Tüm dünya Covid-19 ile neredeyse bir Rönesans yaşadı; sağlık sistemleri yeniden gözden geçirildi. Teletıp, hastane ziyaretlerini önemli ölçüde azalttı ve eski düzene geri dönüşe de pek izin verilmeyecek gibi görünüyor. Onkolojik tedaviler hastaneler dışında yapılabilir mi? Ya da ne kadarı yapılabilir? Bunu henüz yeteri kadar değerlendirdiğimizi sanmıyorum. Kemoterapi ilaçlarının çoğu, damardan belli bir prosedüre göre hastane ortamında veriliyor. Ancak yeni teknoloji birçok ilacın subkutan dediğimiz deri altına verilen formunu geliştiriyor. İlaçların bir kısmını evde veya daha küçük ölçekli sağlık birimlerinde vermek mümkün olabilecek. Örneğin, en son Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) bir tür akıllı ilaç olan trastuzumab ve immunoterapi ajanı pertuzumab’ın deri altına enjekte edilen formuna onay verdi. Bu şekilde tıpkı insülin iğnesi kullanan diyabet hastaları gibi, meme kanserli hastaların da bir kısmı tedavisini evde alabilecek, pandemi döneminde hastanelerde yoğunluğa neden olmadığı gibi Covid-19 nedeniyle tedavisini almaktan çekinmesine ya da risk almasına gerek kalmayacak.
Hastaların tedavileri sırasındaki konforu da çok önemli. Her ne kadar Covid ile gündeme geldiyse de hastaneler her zaman enfeksiyon açısından riskli bölgelerdir. Daha önce burada sıklıkla yazdığım gibi, bizler kanser hastalarını çoğu zaman kanserden değil, enfeksiyon veya pıhtı atması gibi araya giren komplikasyonlardan kaybederiz. Evde ya da enfeksiyon riskinin daha az olduğu küçük kliniklerde uygulanacak tedaviler özellikle bu dönemde her zamankinden daha önemli. Tıp önce dünyayı, sonra kendisini ve yöntemlerini değiştirmeye devam ediyor; pandemi ile değişen birçok rutinimiz gibi kemoterapi ve benzeri tedavi biçimlerinin de uygulama şeklinin tekrar gözden geçirilme zamanı geldi geçiyor.
Sağlıklı günler diliyorum...