RAHİM AĞZI KANSERİ FARKINDALIK AYI

13 Ocak 2021

Rahim ağzı, kadının rahminden vajinaya açılan kısımdır. Hemen hemen bütün rahim ağzı kanserlerinden sorumlu olan Human Papilloma Virüsü’dür (HPV). Cinsel temasla bulaşır, tabii ki her bulaşta kanser yapmaz. Bazen hiçbir belirti vermez ya da basit bir enfeksiyon yapar ama tekrarlayan enfeksiyonlar ya da virüsün rahim ağzını kaplayan hücrelere yerleşmesi, yıllar sonra kansere giden değişikliklere yol açabilir. Dünya Sağlık Örgütü kayıtlarına göre rahim ağzı kanseri kadınlarda en sık görülen dördüncü kanser türü ve 2018 yılında 570 bin kadın rahim ağzı kanseri tanısı aldı, 311 bin kadın da hayatını bu tanıyla kaybetti.

Rakamlar biraz ürkütücü olsa da etkin bir tarama ve HPV aşısıyla sorunu çözebiliyoruz. Rahim ağzı kanseri, genel tarama programları içerisinde mevcut ve düzenli tarama testleriyle sadece rahim ağzı kanserinde, bin kadında 64 yıl yaşam süresi kazandırabiliyoruz. Yapılacak şey ise çok basit pap-smear. Bu testte döküntüyle elde edilen rahim ağzı hücreleri toplanıyor ve inceleniyor. Beraberinde HPV’ye de bakılır. İlk test cinsel aktivitenin başlama döneminde yapılıyor. Eğer HPV negatif gelirse kanser riski de düşük olduğu için, testin beş yılda bir smear ve HPV-DNA’ya bakılarak sürdürülmesi yeterli oluyor.

HPV dışındaki risk faktörleri

Düşük sosyo-ekonomik düzey,

Cinsel hayatın çok erken  başlaması,

Çok sayıda cinsel partner,

Tekrarlayan viral ve bakteriyel genital organ enfeksiyonları,

Zayıf bağışıklık sistemi,

Yazının devamı...

BİLİNEN VE BULUNAN SON MUCİZE: KİŞİYE ÖZEL BESLENME

10 Ocak 2021

Diyetisyen Emel Duman, “Mucize ihtiyacını çok iyi anlayabiliyorum ama bilinen ve bulunan son mucize; kişiye özel beslenme... Uzmanlığına inanılan kişiyle el ele vererek ve acele etmeden yürümek lazım” dedi

Bu hafta konuğum birlikte çalışmaktan da çok mutlu olduğum BP Klinik ekibinden bir uzman; Diyetisyen Emel Duman... Sohbetimize diyetin rakipsiz popülaritesi ile başladık, kanser hastalarının tedavi sürecinde beslenmesi ve nutrigenetik ile devam ettik. Duman, “Bir kanser hastasının ayda bir kez diyetisyenle görüşmesi, süreci çok değiştirebilir” diyor.

- Sevgili Emel, biz onkoloji radyologları son derece pahalı ve hassas bir teknolojiyle detaylı takip gerektiren süreçlerle çalışıyoruz. Hastalarımıza kendi süreçlerimizi anlatmaya kalktığımızda değil de diyetle ilgili bir öneride bulunduğumuzda daha çok dikkat kesiliyorlar. Diyetin rakipsiz bir popülaritesi, ilgi toplama enerjisi var. Bize kendini tanıttıktan sonra, bu ilgi odağı olmanın sırlarından bahseder misin?

Ben Hacettepe Üniversitesi Diyetetik mezunuyum, eğitimimin ardından neredeyse tüm büyük sağlık zincirlerinde çalışma fırsatım oldu. Medical Park deneyimimde diyetetik servisinin kurucusu olarak yer aldım. Klinik, poliklinik, onkoloji, obezite, hasta beslenmesi, yetişkin, çocuk vb. çoklu alanlarda, çok sık rastlanmayan bir zenginlikte tecrübeler edindim ve geldiğimiz süreçte sizlerle birlikteyim.
Diyet konusunun popülaritesi ise hem estetikle bağlantılı bir vazgeçilmez hem de zihinlerde hâlâ her şey için bir ‘iksir’ arayışının olmasına dayanıyor sanırım. İnsanların diyet algısı kilo verme ya da estetik iyileşme, obezite sınırlarında kalsa da bu mesleğimizin çok küçük bir bölümü...
Ben 15 yıllık hikayemde bahsettiğim alanlar da dahil çok fazla hasta veya (sağlıklı yaşamak isteyen) sağlıklı insanlarla, kanser ya da benzeri kronik hastalık sahibi kişilerle çalışma fırsatı buldum.

- Kanser veya benzeri kronik hastalıkların diyetlerinde, insanımızın yaklaşımı veya kabullenişi konusunda sorunlar ya da olumlu gelişmeler var mı?

Özellikle kanserli hastalarımızın şifa verebilecek bir mucize besin arayışı olabiliyor. Kültürümüzün kodladığı; tek bir gıda olsun ve tüm hastalığımızı yok etsin dileği, her zaman karşımıza çıkabiliyor. Ama inanın yok. Fakat kanserin öncesinde, yakalanmamak için, kanser sürecinin içinde ise tedaviyi desteklemek için inanın çok yararlı yöntemler var. Bu diyetler doktorun işini ve sonuç almasını kolaylaştırıyor, hastalarımızın yıpranma payını minimalize ediyor ve süreç sonrası beslenme alışkanlıkları değiştiği için nükslerin de önüne geçebiliyor.

Yazının devamı...

KAN VERELİM LÜTFEN!

6 Ocak 2021

Size karşılığını, birçok iyilik gibi uzun vadede değil de çok daha çabuk görebileceğiniz, tatmini görünür ve peşin bir iyilik önereyim mi? Kan verin. Çünkü bunun karşılığını almak için hayatımızda bize, yakınlarımıza veya arkadaşlarımıza hayırlı hayırsız birçok şey olabiliyor. Doğumlar, trafik kazaları, ameliyatlar ya da maalesef bazı kan hastalıkları hayatımızın her evresinde dikkat alanımıza girebiliyor ya da karşımıza çıkıyor ve biz değerini çok derin hissedebiliyoruz. Dünya Sağlık Örgütü datalarına göre, dünya çapında 118.5 milyon adet kan bağışı yapılıyor. Bunun yüzde 40’ı gelir düzeyi yüksek ülkelerde. Sosyo-ekonomik düzeyi geri ülkelerin yüzde 54’ünde kan transfüzyonu beş yaş ve altındaki çocuklara yapılıyor. Gelişmiş ülkelerde ise kan transfüzyonların yüzde 75’i 60 yaş ve üstüne uygulanıyor. Üç tip kan verici var:

Gönüllü,

Aile/yerine koyma,

Paralı.

Yine Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre en sağlıklısı gönüllü vericilerden alınan kan, ancak 118.5 milyonun sadece 7.8 milyonu gönüllü bağışçılardan oluşuyor. 2013 yılından 2018’e gelindiğinde gönüllü bağışçı sayısı artıyor ancak halen bu oran tüm bağışın yüzde 5-6’sı düzeyinde.

Sağlık krizi yaşadığımız, hastanelerin Covid-19 ile dolup taştığı şu günlerde ise bu duyarlılığa daha çok ihtiyaç var. Hastaneler ve Kızılay’dan gelen bilgiler rezervlerin azaldığı yönünde. Bu sebeple ben de bu konuya dikkatinizi çekmek isterim.

Yararları

Hayatı boyunca düzenli kan veren biri yaklaşık 1000 yabancının hayatını kurtarıyor demektir. Kan verme ilk etapta karşımızdakinin özellikle acil durumlarda hayati ihtiyacını giderme gibi algılansa da aslında biz de en az kan verdiğimiz kişi kadar durumdan faydalanıyoruz. Kan vermenin yararlarını şöyle sıralayabiliriz:

Yazının devamı...

YENİ YIL...

30 Aralık 2020

Belki de ilk kez bu sene, yeni yıldan yeni değil de eski huzur bekleniyor. Geçmişin nispeten daha sakin ve sağlıklı hayatı, insanların yegane dileği olarak dile getiriliyor. 2020 hepimizi biraz daha objektif ve sağduyulu kılarken, umudun ve beklentilerin ibresi tam ortada değil de biraz daha karamsarlık tarafına eğiliyor. Her olumsuzluk gibi bu durum da yeni öğretiler ve deneyimlerle geldi...

Mesela kötü şeylerin sıra beklemediğini, pandeminin üzerine depremin olabileceğini, bir felaketin bir başkasını ötelemediğini gördük. Vatanseverliğin bildik meslek ve enstrümanlar dışında steteskop, şırınga, derece vb. medikal aletlerle ve bunları kullanan sağlık uzmanlarıyla da ilişkisini öğrendik. Herkesin eğitim, mevki, makam, yaş ve deneyim bakılmaksızın saçmalayabileceğine tanık olduk. Az vaka, az kayıp derken mücadeleyi psikolojik olarak kazandık mı, kaybettik mi doğrusu hiç ilgilenmedik.

Sağlıklı olmanın her zaman lazım ve önemli olduğu, tabiatın sağlıksız olanı sevmediği, alışveriş yapmadan yaşanabileceği, sandığımızdan daha az ekmek tükettiğimiz ve eşyanın patron olmadığı gibi iyi dersler de oldu. Uzun yıllara yaymadan halledemeyeceğimiz dijital ve sosyal bir değişimi haftalar içinde tamamladık.

Ben sözlerimi tuttum!

Benim sözlerimi tuttuğum bir yıldı; en azından bu köşeden yazdığım tarzda, bilimsel ve bütünsel bir yaklaşımla hizmet vereceğim bir klinik kurdum. Ama genelde sözlerin tutulamadığını, iş akitlerinin, evliliklerin çatırdadığını, hane içi şiddetin başladığı ya da arttığını da gözden kaçırmamak lazım. Bu tutulmayan sözler içinde, testler, devam etmesi gereken tedaviler, kontroller de gözden kaçtı.

Her zorlu savaştan eve dönülür ya, bu savaştan çıktığımızda ilginçtir sokaklara döneceğiz. Takkeyi önümüze koyup neler yapabileceğimizi iyi düşünmemiz, enkazı doğru toparlamamız gerekiyor. Aynı, derin mücadelelerin acısının sonradan çıkması gibi, bu sürecin de sonradan çıkacak acısına, eskilerin dediği gibi ceremeye engel olmak elimizde.

Kendi psikolojimizi ve sevdiklerimizin psikolojisini, hiç değilse astroloji kadar profesyonel yaklaşımlar ve uzmanlarla gözden geçirmemiz, sürecin ardından zihnimizde kalan yıpranmanın farkında ve telafisinde olmamız gerekiyor. Diyabet, hipertansiyon gibi kronik hastalıkların kontrolünü hiç bırakmamamız gerekiyor. Doğru beslenmeyi hayatın merkezine koymamız, bunun tercih değil zorunluluk olduğunu anlamamız gerekiyor. Hastalığı beklemenin yerine, hastalığa hazır olacak yaşamsal gerekleri, diyeti, egzersizi, genetik analizlerimizi de yaptırmamız lazım.

Katılır mısınız bilmiyorum ama bu süreçte en gizli deformasyonlardan biri de ölüme karşı soğumamız. Covid-19 kaynaklı ölümler sıklaştıkça öyle nasırlaştık, öyle paralize olduk ki; “Koronadan mı ölmüş?” sorusu adeta durumun dramatik tarafını haklı gerekçelerle örten bir kum fırtınasına dönüştü. Ölüme karşı soğumak bizleri yaşama karşı da soğutuyor, hayatın kutsallığı ve ne olursa olsun mutlu-umutlu sürdürülmesine inancımızı yıpratıyor. Sular çekildiğinde yaşamla aşkımızı onarmanın da içsel yollarını bulmak zorundayız.

Yazının devamı...

‘PROFESYONEL MÜCADELE NET BİR İHTİYAÇ’

27 Aralık 2020

BP Klinik bünyesinde Onko-Psikoloji alanında çalışan Murat Koç, “Kanser hastalarının karşılaşabileceği sorunlar açısından şu konu gayet açık: Ortaya çıkan ruhsal sıkıntılar çok yaygın ve profesyonel mücadele net bir ihtiyaç”

Bu haftaki konuğum Psikolog Murat Koç. Farklı lisans eğitimleri, farklı kentler, iklimler ve ülkelerden deneyimleri var. Eskişehir’de tamamladığı orta öğreniminin ardından önce Hacettepe Üniversitesi Fizik Mühendisliği, sonrasında Orta Doğu Teknik Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde okudu. Koç, 1997 yılında mezuniyetinin hemen ardından Finlandiya’ya giderek, eğitimine Helsinki Teknoloji Üniversitesi’nde (Aalto University) devam etti.
2005’te yeniden İstanbul’a dönerek uzman psikolog olarak çalışmaya başlayan Koç, işini, herkesin kaliteli, formda ve stressiz bir yaşam sürdürebilmesi için gerçekleştirdiği, zihinsel bir yol arkadaşlığı olarak tanımlıyor. Murat Koç, BP Klinik bünyesinde Onko-Psikoloji alanında çalışıyor.

- Son yıllarda daha çok terminolojimize giren psiko-onkoloji nedir? Kanserle bütünleşen bu terimin etki alanını anlatır mısınız?

Psiko-onkoloji, psikoloji, tıp, psikiyatri ve sosyoloji alanlarını içeren disiplinler arası bir bilimdir. Sadece kanser hastalarının değerlendirilmesi ve tedavisi alanlarında değil, aynı zamanda hasta yakınlarına ve sağlık personeline desteği de kapsar. Hastalara optimal fayda sağlamak için, psikoloğun rahatsızlığın yönleri, prognozu, onkolojik tedavisi ve yan etkileri hakkında bilgiye sahip olması gerekir.
Kanser hastalarının karşılaşabileceği sorunlar açısından şu konu gayet açık: Ortaya çıkan ruhsal sıkıntılar çok yaygın ve profesyonel mücadele net bir ihtiyaç. Almanya Freiburg Üniversitesi’nde meme kanseri hastalarında, anksiyete ve depresyon oluşumu ve yaşam kalitesi konusunda bir çalışma yapıldı. Araştırma, hastaların yüzde 8.7’sinin depresyonda olduğunu ve yüzde 21.1’inin klinik olarak anksiyete semptomları gösterdiğini ortaya çıkardı.
Başka bir çalışmada, radyasyon tedavisi gören hastaların yüzde 15’inde depresyon bulgularına rastlandı. Bunların yüzde 58’i hafif, yüzde 32’si orta ve yüzde 10’u şiddetli depresyon vakaları. Japonya’da yapılan bir tarama çalışmasında ise, psikolojik konsültasyona sevk edilen kanser hastalarına konulan tanılar analiz edildi. Yaygın durumlar, uyum bozuklukları yüzde 34, deliryum yüzde 17 ve majör depresyon yüzde 14 biçiminde sıralanıyor. Ayrıca tedavinin ardından uzun süre devam edebilen, hatta daha da kötüleşebilen travma sonrası stres bozukluğu görüldüğünü ortaya çıkaran araştırmalar da mevcut.

- Genel hastalıkların ve yine özel olarak kanser hastalarının tedavisinde, beden ile ruh arasında bir ilişkinin öneminden bahsedilmekte. Bunu nasıl

Yazının devamı...

UYUYUN, YARIN ÇOK GÜZEL OLACAK!

16 Aralık 2020

Süper bir formülüm var; çok sayıda sarımsağı, zerre kadar zarı kalmadan soyarak dörde bölmenizi, sonra kabuklarıyla sıkılmış 30 limonun içine atıp, üç ay boyunca her gün üç defa doldurduğunuz kavanozu çevirmenizi ve dördüncü ay içmeye başlamanızı istesem kim bilir ne kadar çok ciddiye alınırım. Çünkü zor, gizemli, teferruat, iksir, her şey var. Dilerseniz deneyin, yararı olur mu inanın bilmiyorum ama yararını bildiğim bir şey var lütfen yapın; uyuyun!

Kolay, umursamayacağımız kadar el altında, iksirli değil ve kendimizce pek bildik bir iş ama lütfen uyuyun. Bugünlerde bize çok lazım olan bağışıklık sistemimiz için, hasta olmamak, sağlıklı kalmak ve bedensel-zihinsel her açıdan güçlü hissetmek için her zamankinden daha çok ve sağlıklı biçimde uykuya ihtiyacımız var.

Faydaları nelerdir?

Önceden uyuyunca fiziksel ve zihinsel aktivitenin durduğunu düşünürdük. Bu hatalı düşünce, uykunun bölümlerini ve niteliğini gözden kaçırarak nasıl olursa olsun dinlendirdiği yönünde yanlış bir algıya neden olurdu. Ancak böyle olmadığı anlaşıldı, beyin uykudayken de ciddi bir performans sergiliyordu. Uykunun iki safhası var, REM (Rapid Eye Movement) hızlı göz hareketleri yani rüya gördüğümüz evre ve Non-REM yani bu evrenin dışında kalan zaman.

Uyumaya, REM olmayan safha ile başlarız ve bu bölüm de üçe ayrılır; vücut rahatlar, nabız, nefes ve beyin dalgaları yavaşlar, göz hareketleri durur, beynin aktivitesi azalmıştır. Gece uykusunun yaklaşık yarısı, REM olmayan uykunun ikinci safhasında geçer. REM uykusunda ise gözler kapalı olsa da göz kapaklarının altında hareket eder, rüyaların çoğunu bu evrede görürüz. Nefesimiz, vücut ısımız, kan basıncı gündüz seviyesine ulaşır.

Bu döngü gece boyunca 3-5 kere tekrarlanır. İlk REM dönemi sadece birkaç dakika olsa da, her döngüde giderek uzar. REM uykusunu bir sebeple uyuyamadıysanız ertesi gece vücut bunu uyumaya çalışır.

Uyku boyunca vücudumuz boş durmaz, hücreleri, organları, kasları yenilemeye çalışır. Bağışıklık sistemini güçlendiren kimyasallar kana salınır. Uykuya yeterli zaman ayırırsanız bahsettiğimiz döngü daha çok yaşanabilir ve derin uykuda geçirdiğiniz zaman artar. Bu olumlu etkilerden çok daha fazla yararlanırsınız. Ama yeterli uyumuyorsanız ve 65 yaş üstündeyseniz bu durum tersine işlemeye başlar. REM uykusunun başka bir yararı, beynimizi tazelemesi ve ihtiyacımız olmayan verilerden temizlemesidir. İyi bir uykudan sonra daha iyi odaklanmamızın, yapacaklarımızı daha net hatırlamamızın sebebi budur. 

Uyku hormonlarımızı düzenler; büyüme hormonu sentezi artar, stres hormonu kortizol azalır. Eğer uyuyamıyorsanız, açlığı kontrol eden leptin, grelin hormonlarının kontrolsüz salınımı yüzünden sürekli aç hissedebilir ve bunun sonucunda kilo alabilirsiniz.

Yazının devamı...