VİTAMİN TAKVİYELERİ

29 Mart 2020

Koronavirüse karşı bugünlerde herkeste bir vitamin takviyesi çılgınlığı olduğundan dün bahsetmiştik. Bugün de, ilaç olarak çokça tüketmekten çekinmediğimiz vitaminleri detaylı inceleyecek olursak...

Vitamin A: Bağışıklık sistemini güçlendirir. Hayvansal gıdalardan ya da beta-karotenden elde edilir. Beta-karoten, vücutta vitamin A’ya dönüşen oranj pigmenttir. Havuç, koyu yeşil sebzeler, tatlı patates ve mangoda bulunur. Ancak aşırı beta-karoten seviyesi kanserojendir. Sigara içenlerde beta-karoten takviyesiyle akciğer kanseri arasında ilişki olduğuna dair yayınlar vardır.

Vitamin B: Hücre bölünmesi için gereklidir. Tahıllarda, kuru meyvede ve süt ürünlerinde bol miktarda bulunur. Takviye olarak alınan fazla B vitamininin kanser yaptığına dair yayınlar var. Özellikle akciğer kanseriyle ilişkilendirilmiştir.

Vitamin C: Takviyesini en çok almaya çalıştığımız vitaminlerden biri. Sebze ve meyvelerin çoğunda bulunuyor aslında. Serbest radikallerin etkisine karşı antioksidan etki taşıyor. Son dönemde de kanser tedavisinde kullanılabileceği ve immünoterapilerin etkisini artırabileceğine dair yayınlar bulunmaktadır. Ancak aşırı miktarda (günlük 200 mg’dan fazla) alınmasının baş ağrısı, bulantı, mide krampları ve böbrek taşlarına sebep olduğu bilinmektedir. Bir zamanlar her sorunun sebebi olarak görülen serbest radikaller, aslında hücre için gereklidir. Serbest radikallerin yoklukları bağışıklık sisteminin görevini yerine getirememesine, ayrıca hücrelerin kontrolsüz büyümesine yani kansere neden olabilir. Bu da antioksidan alımında bir sınır bulunduğu anlamına gelir.

Vitamin D: Bu vitamin için en doğal kaynak güneştir ve ülkemiz de güneş açısından şanslıdır. Ancak yapılan çalışmalar, Türkiye’de her 10 kişiden dokuzunda D vitamini eksikliği olduğunu gösteriyor. İstatistiklere göre, kadınlarda daha fazla. Kullandığımız koruyucu kremlerle ve kıyafetlerimizle güneşten çok iyi korunuyor olmamız, aynı zamanda ekim-nisan ayları arasındaki dönemde güneş ışınlarının ülkemize dik gelmemesi, bu eksikliğin nedeni olabilir.

Muhtemel bir başka sebep ise, Türkler’in D vitamini reseptörlerinde (algaçlar) genetiksel bir sorun olması. Aslında kemiğin yapısı için gerekli olan bir vitamin; kalsiyum ve fosfor emilimini hızlandırarak güçlenmesine yardımcı oluyor. Eksikliğinin kanserle ilişkisinin saptanması ise, önceleri yapılan epidemiyolojik çalışmalara dayanıyor. Bu çalışmalarda, bazı kanser türlerine rastlanma sıklığının ve ölüm oranlarının, Ekvator’un güneyindeki ülkelerde daha az olduğu saptanıyor.
Araştırmacılar, bu farkın D vitamini seviyesindeki farklılıktan olduğunu düşünüyor ve yapılan laboratuvar çalışmalarının sonucu da bu bulguyu destekliyor. Ancak klinik çalışmaların sonuçları çelişkili. Son dönemde yayınlananlarda, dışardan takviyesinin hastalık riskini azaltmadığı rapor ediliyor. Hem kanser tedavisi alan hastalarda hem de sağlıklı kitlenin çoğunluğundaki kan testlerinde, D vitamini değerleri düşük. İlaç verdiğimizde de kan değerinin yükseldiğini gözlemliyoruz. Ama bir önceki yazıyı hatırlarsak; kan değerinin yükselmesi hücreler tarafından gerektiği gibi kullanılabildiği anlamına gelmiyor.

Vitamin D ihtiyacını karşılamanın en sağlıklı yolu el, yüz, kol ve ayakları haftada 3-4 kez, 15-20 dakika güneşlendirmek. Bu sırada güneş koruyucu kremlerin olmaması önem taşıyor. Bu kısa güneşlenmeler cilde zarar vermez ve vücudun ihtiyacını ilaç takviyesi olarak almaktan daha iyi karşılar.

Yazının devamı...

VİTAMİN TAKVİYESİ ALMAZSAM NE YAPARIM?

28 Mart 2020

Bugünlerde herkeste bir vitamin takviyesi çılgınlığı var; her soruna hazır bir iksir bulma gayretimiz bu durumu körüklüyor. Alacağımız tek bir vitamin veya besin takviyesinin, tüm kötü beslenme alışkanlıklarımızı, boş verdiğimiz sporu, uyumadığımız uykuyu telafi edeceğini düşünüyoruz. Gerçekten böyle sihirli bir reçete olabilir mi? Vitamin takviyeleri alarak sağlıklı ve uzun yaşayabilir miyiz?

Vitamin kelimesi, Latince ‘vita’ kökünden doğmuştur ve yaşam anlamına gelmektedir. Adlarıyla müsemma, vücuttaki yaşamsal olayları düzenler. Bu sebeple, vitaminleri göz ardı ederek sağlıklı bir yaşamdan söz etmek imkansızdır. Normal şartlarda, vücudumuzun ihtiyacı olan vitaminleri, gıdalar aracılığıyla alırız. Ancak besin değerlerindeki yetersizlik, yanlış beslenme alışkanlıklarımız ve her gün medyada gördüğümüz ‘pazarlama karakterleri’, bizleri bu vitaminleri ilaç yoluyla almaya teşvik ediyor.

Doktorunuza danışın

Vitamin takviyesini ilaçlarla almaktansa tükettiğimiz gıdalardan almak çok daha doğru bir yol çünkü vücutta yeteri kadar emilmesi için diğer bileşiklerle etkileşime girmesi gerekiyor. Ayrıca ilaç takviyelerinin biyoyararlanımının ne olduğunu, yani bağırsaklardan hücrelere ne miktarda geçtiğini bilmiyoruz. Kan testlerinde yüksek değerlerde karşımıza çıkan bu tarz takviye vitaminleri, moralimizi düzeltse de hücrelere geçip geçmediğini ve hücre tarafından kullanılabildiğini de bilmiyoruz. Özetle, tüm tedbir ve önlem türlerinde olduğu gibi bu eksikliğimizi giderirken de odağımız, kolayımıza gelen değil, olması gereken olmalı.

Sebze-meyveler, sadece vitamin kaynağı değil, en az onlar kadar yararlı olan lif, antioksidan ve mineraller içerirler. Diyetteki lif, sağlıklı bir sindirim sistemi için gereklidir ve bağırsak kanseri riskini azaltır. Antioksidanlar ise, serbest radikallerin vücuttaki etkisine karşı koruyucudur. Yapılan çalışmalarda, ekilen ürünleri; sebze-meyve ve tahılları tüketenlerin daha az kansere yakalandığı belirtilmektedir. Ama bu ürünlerin hangi özelliklerinin kanser olmayı engellediği henüz bilinmemekte... Şu an için ilaçlar yoluyla alınan vitamin takviyelerinin kanser riskini azaltmak bir yana daha çok  artırdığına dair veriler bulunmaktadır. Sayıları giderek artan çalışmalar, vitamin takviyelerinin, bulantı ve kusma gibi rahatsızlıklardan ölüme varan geniş bir risk yelpazesine sahip olduğunu göstermiştir.

1930’lu yıllarda, riket ve skorbüt gibi hastalıkların D ve E vitamin eksikliğine bağlanıp takviye verilmesiyle başlayan alışkanlık, günümüzde çok farklı seyrediyor. Ekonomik gücü yüksek, özel sağlık sigortalı bir kesim bu ilaçları yaşlanmamak, daha sağlıklı olabilmek amacıyla sıklıkla ve fevri biçimde kullanıyor. Takviye olarak alınan vitaminlerin, doğal yolla alınanlarla aynı etkiyi yarattığına dair herhangi bir çalışma bulunmamaktadır ve hali hazırda bu uyarılarımın tümü keyfi kullanımlar  içindir. Çünkü mutlaka vitamin takviyesi almasını önerdiğimiz gruplar vardır ve üzerine basarak söylemeye çalıştığım konu da zaten budur: Lütfen doktorunuza danışmadan tedavi yöntemi belirlemeyin.

Keyfi kullanımlara dikkat!

Vitamin B12, emilim bozukluğu olan hastalar,

Yazının devamı...

KANSER KALITSAL BİR KADER Mİ?

27 Mart 2020

Kanserin sebebinin genetik mutasyonlar olması, aileden, yani kalıtsal yollarla geçtiği izlenimini uyandırsa da sadece yüzde 10-15’i kalıtsaldır. Yani bilinenin aksine, kaderimiz değildir.
Ama yeterli önlemi almadığımız için bizzat kendimizin sebep olduğu bir hastalıktır. Kanser oluşumunun yüzde 85-90 sebebi, dengesiz beslenme, kendi yaşamımıza duyarsızlık ve çevresel faktörlerdir. Hayat tarzımızda yapacağımız, spor, hareketli bir döngü, dikkatli beslenme gibi küçük değişikliklerle korunabiliriz. Kanserin kaderimiz olduğunu düşünüp, teslimiyetçi bir yaklaşıma girmek aslında sadece kendimizi kandırmaktan ibarettir.
Büyüklerimize çektirdiğimiz vicdan azabı da cabası...
Bir ailede kanserin çok görülmesi, o ailede kalıtsal olduğu anlamına gelmez. Bu durum, aile bireylerinin bazı kanserojenlere birlikte maruz kaldığı bir hayat tarzından kaynaklı olabilir; ailedeki sigara alışkanlığı, geleneksel yapıdan kaynaklanan beslenme alışkanlıkları, belli meslekleri devam ettiren aile gelenekleri, coğrafya olarak talihsiz durumlarla yüz yüze kalmak ya da asbest içeren beyaz toprak vb. kimyasallarla temasta olmak gibi...
Ebeveynlerden çocuklara genlerle geçen hastalıklara kalıtsal denir. Kalıtsal mutasyonlarda, döllenen yumurta veya spermden hastalıklı gen aktarılır. Bebeği oluşturmak üzere bölünmeye başlayan hücreler, bu mutasyonu sperm veya yumurta dahil tüm hücrelere devredilir ve hastalıklı gen, nesiller boyu bu şekilde aktarılma potansiyeline sahip olur.
Sonradan edinilmiş mutasyonlar, anne veya babadan geçmez. Yaşamın bir yerinde, herhangi bir hücrede meydana gelir ve bölünmesiyle oluşan yeni hücrelere aktarılır; yani yumurta veya spermde olmadığı için gelecek jenerasyonlara geçmez. Kanserlerin çoğu, bu sonradan kazanılmış mutasyonlardan oluşur.
Tümör baskılayıcı genler, normalde hücreleri kontrol altında tutarlar ve hücrelerin bölüneceğini, DNA hasarını tamir edeceğini ya da programlı hücre ölümüne gideceğini zamanı belirlerler. Bu tümör baskılayıcı genlerde meydana gelen herhangi bir mutasyon, ailesel kanser sendromlarına yol açabilir.

Yazının devamı...

KANSER KAÇ YAŞINDA?

26 Mart 2020

Kanser, tarih boyunca vardı ve tarihteki ilk vakası, M.Ö. 1600’de Mısır’daki mumyalarda tanımlanmıştı. Kemik kanseri olduğu düşünülen ilk mumyadan yaklaşık bin yıl sonra, yine mumyalardaki ilk meme kanseri vakası kayıtlara geçmiştir. O çağlarda kanserli insanların iyileşebileceğine inanılmıyordu. Trajik olan ve en büyük engeli oluşturan, bugün de hâlâ geniş bir çevrede inanılmamasıdır. Cerrahi yöntemler uygulanarak kanserli dokudan kurtulmaya çalışılır, hastayı tedavi etmenin dışında, şikayetlerini yok etmeye yönelik teknikler uygulanırdı.
İnsanlığın tanık olduğu en eski hastalıklardan biri olan kanserle ilgili geçerli teorilerin neredeyse tamamı ise modern dünyaya aittir.
Kanser Yunanca'daki 'carcinos' yani yengeç kelimesinden gelir ve ilk defa Hipokrat (M.Ö. 460-370) tarafından kullanılmıştır. Hipokrat, kanseri parmak gibi uzantılarından dolayı yengece benzetirken, daha sonra Celcus (M.Ö. 28-50) bu Yunanca terimi Latince'ye çevirerek 'cancer' yani yengeç demiştir. Daha sonraları Galen (M.S. 130-200), tümörleri tanımlamak için Yunanca'da şişlik anlamına gelen 'oncos' kelimesini kullanmıştır.
Kanser hakkında çok sayıda teori bulunmaktaydı ve bunların ilki yine Hipokrat tarafından öne sürülmüştü. Hipokrat, insan vücudundaki sıvıları kan, balgam, siyah ve sarı safra olarak dörde ayırıyordu. Bu sıvılar arasındaki dengesizliğin ve herhangi bir organdaki siyah safra fazlalığının kansere neden olduğunu düşünüyordu. Bu yaygın inanç Orta Çağ'a kadar devam etti... Kanserin oluşumuna ait modern teorilerin gelişmesi ise 20'nci yüzyılın başlarına dayanır. Bu tarihlerden itibaren kanser hakkındaki bilgilerimiz arttıkça kanserin tanı ve tedavisi konusundaki gelişmeler de hızlandı.
İlk zamanlarda hasarlı dokulardan kurtulmak, tamamen iyileşmek olarak algılanıyordu ve sadece kanserli dokunun değil, bulunduğu tüm bölgenin geniş cerrahi operasyonlarla alındığı ameliyatlar yapılıyordu. 1800’lü yılların sonunda Wilhelm Conrad Rontgen tarafından bulunan X ışınıyla, kanserli bölge radyasyonla yakılmaya başlandı. Zamanla tüm bu geniş cerrahi operasyonlara ve ışın tedavilerine rağmen hastalıkların nüksettiği ve başka organlara da yayıldığı görüldü. Bununla beraber lösemi gibi hastalıkların tedavisi için, bölgesel etki gösteren cerrahi ve radyasyona ek olarak, etkisini tüm vücutta gösterecek bir tedavi yöntemine ihtiyaç duyuluyordu. Bu amaçla geliştirilen ilk kemoterapötik ilaçlardan biri olan ve lösemi tedavisinde kullanılan antifolatlar, cerrahi ve radyoterapiden çok sonra 1940’lı yıllarda kullanıldı.

Geçmiş yıllara oranla arttı mı?Kanser yaşla ilgili bir hastalıktır ve yaş aldıkça kanser olma ihtimalimiz artar. Geçmişte insanlar kanser olacak kadar yaşayamıyor; veba, tüberküloz, tifo, kolera ve daha birçok bulaşıcı hastalıktan ölebiliyorlardı. Bu kısa yaşam ortalamasıyla insanlarda kanser oluşamıyordu. Uygarlık, bilimsel gelişmeler ve teknolojiyle insan ömrü uzadı ve bu süreçte kanser olma olasılığı arttı. Tüm bunlara ek olarak önceden kişilerin ölüm sebepleri de net bir biçimde tespit edilemiyordu; görüntüleme yöntemleri, biyopsi ve benzeri doku inceleme tekniklerindeki gelişmelerle daha fazla tanı koyar hale gelmemiz kanserle daha çok karşılaşmamıza neden oldu. Etrafımızda daha çok kanser vakası varmış gibi görünmesinin bir sebebi de, kanser tedavisi alıp iyileşen, normal yaşamına devam eden çok sayıda insan olmasıdır. Kanseri duymaktan, konuşmaktan korkmayın, onu en çok bu farkındalığın gücü yok edecek! Sağlıkla ve çoklukla kalın.

Daha fazla ve detaylı bilgiyi '50 Soruda Kanser Kitabı’nda bulabilirsiniz.

Yazının devamı...

KANSER KAÇ YAŞINDA?

26 Mart 2020

 Kanser, tarih boyunca vardı ve tarihteki ilk vaka, M.Ö. 1600’de Mısır’daki mumyalarda tanımlanmıştı. Kemik kanseri olduğu düşünülen ilk mumyadan yaklaşık bin yıl sonra, yine mumyalardaki ilk meme kanseri vakası kayıtlara geçmiştir. O çağlarda kanserli insanların iyileşebileceğine inanılmıyordu. Trajik olan ve en büyük engeli oluşturan, bugün de hâlâ geniş bir çevrede inanılmamasıdır. Cerrahi yöntemler uygulanarak kanserli dokudan kurtulmaya çalışılır, hastayı tedavi etmenin dışında, şikayetlerini yok etmeye yönelik teknikler uygulanırdı.
İnsanlığın tanık olduğu en eski hastalıklardan biri olan kanserle ilgili geçerli teorilerin neredeyse tamamı ise modern dünyaya aittir.
Kanser Yunanca’daki ‘carcinos’ yani yengeç kelimesinden gelir ve ilk defa Hipokrat (M.Ö. 460-370) tarafından kullanılmıştır. Hipokrat, kanseri parmak gibi uzantılarından dolayı yengece benzetirken, daha sonra Celcus (M.Ö. 28-50) bu Yunanca terimi Latince’ye çevirerek ‘cancer’ yani yengeç demiştir. Daha sonraları Galen (M.S. 130-200), tümörleri tanımlamak için Yunanca’da şişlik anlamına gelen ‘oncos’ kelimesini kullanmıştır.
Kanser hakkında çok sayıda teori bulunmaktaydı ve bunların ilki yine Hipokrat tarafından öne sürülmüştü. Hipokrat, insan vücudundaki sıvıları kan, balgam, siyah ve sarı safra olarak dörde ayırıyordu. Bu sıvılar arasındaki dengesizliğin ve herhangi bir organdaki siyah safra fazlalığının kansere neden olduğunu düşünüyordu. Bu yaygın inanç Orta Çağ’a kadar devam etti... Kanserin oluşumuna ait modern teorilerin gelişmesi ise 20’nci yüzyılın başlarına dayanır. Bu tarihlerden itibaren kanser hakkındaki bilgilerimiz arttıkça kanserin tanı ve tedavisi konusundaki gelişmeler de hızlandı. İlk zamanlarda hasarlı dokulardan kurtulmak, tamamen iyileşmek olarak algılanıyordu ve sadece kanserli dokunun değil, bulunduğu tüm bölgenin geniş cerrahi operasyonlarla alındığı ameliyatlar yapılıyordu. 1800’lü yılların sonunda Wilhelm Conrad Rontgen tarafından bulunan X ışınıyla, kanserli bölge radyasyonla yakılmaya başlandı. Zamanla tüm bu geniş cerrahi operasyonlara ve ışın tedavilerine rağmen hastalıkların nüksettiği ve başka organlara da yayıldığı görüldü. Bununla beraber lösemi gibi hastalıkların tedavisi için, bölgesel etki gösteren cerrahi ve radyasyona ek olarak, etkisini tüm vücutta gösterecek bir tedavi yöntemine ihtiyaç duyuluyordu. Bu amaçla geliştirilen ilk kemoterapötik ilaçlardan biri olan ve lösemi tedavisinde kullanılan antifolatlar, cerrahi ve radyoterapiden çok sonra 1940’lı yıllarda kullanıldı.

Geçmiş yıllara oranla arttı mı?

Kanser yaşla ilgili bir hastalıktır ve yaş aldıkça kanser olma ihtimalimiz artar. Geçmişte insanlar kanser olacak kadar yaşayamıyor; veba, tüberküloz, tifo, kolera ve daha birçok bulaşıcı hastalıktan ölebiliyorlardı. Bu kısa yaşam ortalamasıyla kişilerde kanser oluşamıyordu. Uygarlık, bilimsel gelişmeler ve teknolojiyle insan ömrü uzadı ve bu süreçte kanser olma olasılığı arttı. Tüm bunlara ek olarak önceden kişilerin ölüm sebepleri de net bir biçimde tespit edilemiyordu; görüntüleme yöntemleri, biyopsi ve benzeri doku inceleme tekniklerindeki gelişmelerle daha fazla tanı koyar hale gelmemiz kanserle daha çok karşılaşmamıza neden oldu. Etrafımızda daha çok kanser vakası varmış gibi görünmesinin bir sebebi de, kanser tedavisi alıp iyileşen, normal yaşamına devam eden çok sayıda insan olmasıdır. Kanseri duymaktan, konuşmaktan korkmayın, onu en çok bu farkındalığın gücü yok edecek! Sağlıkla ve çoklukla kalın.Kanser yaşla ilgili bir hastalıktır ve yaş aldıkça kanser olma ihtimalimiz artar. Geçmişte insanlar kanser olacak kadar yaşayamıyor; veba, tüberküloz, tifo, kolera ve daha birçok bulaşıcı hastalıktan ölebiliyorlardı. Bu kısa yaşam ortalamasıyla kişilerde kanser oluşamıyordu. Uygarlık, bilimsel gelişmeler ve teknolojiyle insan ömrü uzadı ve bu süreçte kanser olma olasılığı arttı. Tüm bunlara ek olarak önceden kişilerin ölüm sebepleri de net bir biçimde tespit edilemiyordu; görüntüleme yöntemleri, biyopsi ve benzeri doku inceleme tekniklerindeki gelişmelerle daha fazla tanı koyar hale gelmemiz kanserle daha çok karşılaşmamıza neden oldu. Etrafımızda daha çok kanser vakası varmış gibi görünmesinin bir sebebi de, kanser tedavisi alıp iyileşen, normal yaşamına devam eden çok sayıda insan olmasıdır. Kanseri duymaktan, konuşmaktan korkmayın, onu en çok bu farkındalığın gücü yok edecek! Sağlıkla ve çoklukla kalın.

Yazının devamı...

KORONA KANSERE EKLENİRSE!

25 Mart 2020

Bu yazıyı, 'evinizde' kahvenizi yudumlarken okuyor olmanızı yürekten diliyorum. Malumunuz Çin Wuhan kaynaklı yayılan korona artık tüm dünyayı etkisi altına aldı. İnsanlık tarih boyunca dönemsel salgınlara alışık, ancak bu virüsün bulaşıcılığı çok daha yüksek, daha fazla seyahat edebiliyor olmamız, virüsün de hareket kabiliyetini artırarak hızlıca yayılmasına ve ardından binlerle ifade edilen kayıplara neden oldu.
Koronavirüs, soğuk algınlığı veya grip gibi kolayca yayılıyor. Enfekte bir kişi yakındaki insanların gözlerine, burnuna veya ağzına girebilecek zerrecikleri öksürdüğünde veya hapşırdığında virüs bulaşıyor. Önce yüksek ateş ve öksürük, ilerleyen evrede ise solunum güçlüğüyle seyrediyor. Ek olarak diğer koronavirüs enfeksiyonlarında olduğu gibi bulantı-kusma, diyare, kas-eklem ağrısı ve iştahsızlık gibi belirtiler de gösterebiliyor.
Koronavirüs, diyabet, yüksek tansiyon, kalp hastalığı, kanser gibi kronik hastalığı olanlarda ve yaşlılarda daha şiddetli seyrediyor ve ölümle sonuçlanabiliyor. Bu gibi hastalarda ölümcül olmasının sebebi, elbette bağışıklık sisteminin baskılanmış olması.
Bu durumda aklımıza gelen ilk soru: Kanser tedavisi alıyorsak veya yeni tanıyla tedavinin henüz başındaysak, ne yapalım?
Kemoterapi ve cerrahi işlemler, bağışıklık sistemini baskılarlar ve süreci daha ağır geçirmemize sebep olabilirler. Çin'de yayınlanan bir analizde; 18'i halihazırda kanser tedavisi alan bin 590 korona vakası inceleniyor.
Ölüm oranı, kanser tedavisi alanlarda yüzde 39, normal popülasyonda ise yüzde 8. Araştırmacılar, korona pozitif durumunda kemoterapiye ara verilmesini, acil olmayan cerrahilerin ötelenmesini ve kanser tedavisi görürken koronavirüs tespit edilen hastaların daha yakından izlenmesini tavsiye ediyorlar. Burada önemli olan, kemoterapi alan hastaların tedavi kararını, sorumlu hekimleriyle birlikte değerlendirmeleri...
Tedavi hedefleri, beklenen faydanın alınan riske oranı, hastanın genel durumu gibi birçok detay, sonucu berraklaştıracaktır.

Yazının devamı...

KORONA KANSERE EKLENİRSE!

25 Mart 2020

Bu yazıyı, ‘evinizde’ kahvenizi yudumlarken okuyor olmanızı yürekten diliyorum. Malumunuz Çin Wuhan kaynaklı yayılan korona artık tüm dünyayı etkisi altına aldı. İnsanlık tarih boyunca dönemsel salgınlara alışık, ancak bu virüsün bulaşıcılığı çok daha yüksek, daha fazla seyahat edebiliyor olmamız, virüsün de hareket kabiliyetini artırarak hızlıca yayılmasına ve ardından binlerle ifade edilen kayıplara neden oldu.
Koronavirüs, soğuk algınlığı veya grip gibi kolayca yayılıyor. Enfekte bir kişi yakındaki insanların gözlerine, burnuna veya ağzına girebilecek zerrecikleri öksürdüğünde veya hapşırdığında virüs bulaşıyor. Önce yüksek ateş ve öksürük, ilerleyen evrede ise solunum güçlüğüyle seyrediyor. Ek olarak diğer koronavirüs enfeksiyonlarında olduğu gibi bulantı-kusma, diyare, kas-eklem ağrısı ve iştahsızlık gibi belirtiler de gösterebiliyor.
Koronavirüs, diyabet, yüksek tansiyon, kalp hastalığı, kanser gibi kronik hastalığı olanlarda ve yaşlılarda daha şiddetli seyrediyor ve ölümle sonuçlanabiliyor. Bu gibi hastalarda ölümcül olmasının sebebi, elbette bağışıklık sisteminin baskılanmış olması.

Tedavi süreci

Bu durumda aklımıza gelen ilk soru: Kanser tedavisi alıyorsak veya yeni tanıyla tedavinin henüz başındaysak, ne yapalım?
Kemoterapi ve cerrahi işlemler, bağışıklık sistemini baskılarlar ve süreci daha ağır geçirmemize sebep olabilirler. Çin’de yayınlanan bir analizde; 18’i halihazırda kanser tedavisi alan bin 590 koronavirüs vakası inceleniyor.
Ölüm oranı, kanser tedavisi alanlarda yüzde 39, normal popülasyonda ise yüzde 8... Araştırmacılar, korona pozitif durumunda kemoterapiye ara verilmesini, acil olmayan cerrahilerin ötelenmesini ve kanser tedavisi görürken koronavirüs tespit edilen hastaların daha yakından izlenmesini tavsiye ediyorlar. Burada önemli olan, kemoterapi alan hastaların tedavi kararını, sorumlu hekimleriyle birlikte değerlendirmeleri...

Yazının devamı...

TÜMÖR VE KANSER İLİŞKİSİ

24 Mart 2020

Bütün kanserler bir tümör oluşumuyla başlar. Basit tabiriyle her kanser bir tümördür ama her tümör bir kanser değildir. Tümörlerin kanserle olumsuz ilişkisini, insanların tanı aldığında sordukları o ilk soru belirler; “Dişi mi?” veya “İyi huylu mu, kötü huylu mu?”

Tümörün yayılım göstermediği durumlara ‘Benign’ yani iyi huylu diyoruz. İyi huylu tümörler kontrolsüz hücre büyümesinden kaynaklanır ve büyümeleri kontrol altında tutulduğundan kötü huylulardan çok daha az tehlikelidir. Alındıktan sonra, genellikle tekrarlamazlar ve vücuda yayılmazlar. Ancak bulundukları yerde büyüyerek yakın bir organın işlevini bozabilir veya bası etkisi oluşturabilirler. İyi huylu da olsa bu tümörler, beyin sapı gibi nefes alıp vermeyi kontrol eden bir organın yakınında, hasta hayatını tehdit edebilir. Olasılık olarak yazma ihtiyacı duyduğum bu duruma son derece nadir rastlanır.

İyi huylu tümör, kötü huyluya dönüşür mü?
İyi huylu bir tümörün kötü huylu bir tümöre dönüşme ihtimali çok düşüktür, yine de vücutta oluşan yabancı her türlü kitlenin belli aralıklarla takip edilmesi gerekir. Takibin aralığına, taşıdığı risk faktörlerine göre doktorun karar vermesi daha uygun olacaktır. İyi huylu tümörler kendiliğinden küçülüp, kaybolabildiği gibi büyüyüp hastayı rahatsız edecek hale de gelebilir.

Kistler iyi huylu mudur?Organ veya dokularda meydana gelen, içleri hava veya sıvıyla dolu keseciklere kist diyoruz. Kistler, cildin altında veya vücudun herhangi bir yerinde oluşabilirler. Çoğu iyi huyludur ve kansere dönüşmez. Kistin türü, yerleşimi, yarattığı ağrı, rahatsızlık, iltihaplanması ve benzeri detaylar, tedavi gerekliliğini ve yöntemini belirler.

Tümörün derecesi neyi gösterir?Beyin tümörlerinde, bazı organ kanserlerinde, tümörün yayılım süreci ve etkisine göre 0 ile 4 arasında bir derecelendirme yapılır. Bu derecelendirme, sadece kötü huylu tümörlerde yapılır. Biyopsi veya cerrahiyle alınan tümör örneği, mikroskop altında incelenir ve derecesi belirlenir. Bu derece, tümörün ne kadar hızlı büyüyebileceği veya yayılabileceğinin ilk verisidir.

Tümör hücreleri eğer orijin aldığı doku veya organın hücrelerine benziyorsa ‘iyi diferansiye’ denir. Farklılaşmış tümörler, az farklılaşmış (kötü diferansiye) ve hiç farklılaşmamış (diferansiye olmayan) olanlara göre daha yavaş seyretme potansiyeline sahiptir. Derecelendirme sistemi şu şekildedir: Grad X: Değerlendirilemiyor Grad 1: İyi diferansiye (düşük dereceli) Grad 2: Orta derecede diferansiye (orta dereceli) Grad 3: Kötü diferansiye (yüksek dereceli) Grad 4: Diferansiye olmamış (yüksek dereceli)

Kanserin evresi bize neyi ifade eder?

Yazının devamı...