MESANE/İDRAR TORBASI KANSERİ

4 Ağustos 2021

Pandemi sebebiyle kanser dahil birçok kronik hastalığın tedavisi yapılamadı. Son 1.5 yıllık dönemde Kovid-19 korkusuyla hastanelere gidilememesi sebebiyle birçok hastamız erken evre dönemini kaçırdı. Hâlihazırda tedavi altında olanlar, tedavilerine devam edemediği için hastalıkları kontrolden çıktı. Vaka sayıları yine tırmanışta ve yeni bir dalga gelebilir, sonbaharda hastanelerin tek gündemi yine Kovid-19 olabilir. Ancak önceki dönemlerden yeteri kadar tecrübe edindik, artık hastalıklarımızı ve tedavilerimizi ertelersek başımıza gelecekleri biliyoruz. Sağlık sistemimiz bu ülkede en şanslı olduğumuz konu ve bundan yararlanmayı bilelim; kronik hastalıklarımızın peşine düşelim.

Belirtiler

Mesane dediğimiz idrar torbası kanseri, sık karşılaştığımız türlerden olmasa da sahada karşımıza çıkan bir hastalık; diğer kanserlerden farklı olarak erken evrede yakalasak da, nüksetme oranının yüksekliği, tedavisi kadar takibini de zorunlu ve önemli kılıyor. Pandemi dönemlerinde aksattığımız takip ve kontrol bu tür hastalıkları gündeme taşımamızın sebebi…

Mesane kanserinin en önemli bulgusu kanlı idrar, gözle görülebilir ya da idrar tahlili ile fark edilir. İdrar, daha koyu, kahverengi veya daha az sıklıkla açık kırmızı renkte olabilir. Sık idrara gitme ihtiyacı, idrar yapamama veya ağrılı idrar diğer belirtiler arasındadır. Enfeksiyonlar veya taş ile karışabilir ve dikkatli bir araştırma yapılmazsa kanser tanısı gecikebilir.

Risk faktörleri

Sigara: En önemli sebebi olarak gösterilebilir. Sigara içenlerin içmeyenlere göre dört kat daha fazla risk taşıdığına dair yayınlar var. Muhtemel sebep sigaradaki kimyasalların böbrekten süzülüp burada depolanması ve idrar torbasının iç yüzeyini kaplayan epitel dediğimiz yapıda değişiklikleri başlatması.

Kimyasal madde: Metal, tekstil, kauçuk işçileri, kuaförler tanımlanan risk grupları içerisinde.

Cinsiyet:

Yazının devamı...

Alfa lipoik asit

31 Temmuz 2021

O bir antioksidan, o bir yaşlanma geciktirici, o bir hücre tamircisi, üstelik hem yağda hem de suda çözünebiliyor. Sonuçta sadece suda veya yağda çözünen antioksidanların etkilerinden daha güçlü bir etki yaratıyor. Tüm bunların yanında, diğer antioksidanlar gibi sadece tümör hücrelerini korumuyor, radyoterapinin ve kemoterapinin etkinliğini de artırıyor. Yani normal hücre hasarını onarmak için kullandığımız diğer antioksidanların aksine, uygulamak için tedavilerin bitmesini beklemek gerekmiyor.
Alfa lipoik asit (ALA), en kısa tanımıyla; mitokondride bulunan bir ‘enzimatik kofaktör’ yani vücudumuzdaki biyokimyasal reaksiyonların oluşmasını sağlayan yardımcı moleküldür. Bu sebeple alfa lipoik asite hücrelerimizin enerji santralleri de diyebiliriz. Vücutta doğal olarak bulunur ancak yeterli olmadığı için besinlerle alınması gerekir. Besinlerle yeterli miktarda alamadığımızda da takviyeleri gündeme gelir.

Etkileri nelerdir?

Antioksidan etkisi ile yaşlanmayı yavaşlatır, metabolizmayı hızlandırıp kilo verdirir. Hayvan deneylerinde kas enerji metabolizmasını hızlandırdığı kaydediliyor. Ancak insanlarda bunu kanıtlayacak bir analize rastlayamadım.

Diyabet: Kan şeker ve kolesterol seviyelerini düzelttiğine dair yayınlar bulunmaktadır.

İnflamasyon: Bu, kalp hastalığı, şeker hastalığı veya kanser gibi birçok kronik hastalıkla ilişkilidir. PGE2, COX-2, iNOS, TNF-α, IL-1ß ve IL-6 gibi çok sayıda inflamasyon belirtecinin üretimi ve ortama salınması ile ALA’nın ilişkili olduğunu, yapılan çalışmalardan biliyoruz. Metabolik hastalığı olan hastalara ait çalışmaların incelendiği bir meta analizde, ALA takviyesi sonrasında CRP, IL-6 ve TNF-α düzeylerinin düştüğü gözlemleniyor.

Kalp hastalığı: Oksidatif stres, kalp hastalığının en önemli sebeplerinden biridir ve ALA, oksidatif stresi azaltması sebebiyle kalp hastalığı riskini azaltır. Ayrıca kötü kolesterolün düzeyini azalttığına dair de yayınlar var.

Psikiyatrik ve nörolojik etkileri:

Yazının devamı...

GECE TERLEMESİ

28 Temmuz 2021

Terleme vücudumuzun ısıyı düzenlemek için kullandığı fizyolojik bir olaydır. Ağır bir spor sonrası ya da çok sıcak ortamda terlemek normaldir. Ancak gece yarısı terleyerek uyanmak birçok hastalığın belirtisi olabilir. Bu tür terleme, uyku sırasında herhangi bir efor sarf etmeden meydana gelir, ağır bir battaniye veya sıcak odadan kaynaklı değildir. Uyku kalitesini düşürdüğü gibi birçok hastalığın da belirtisi olabilir. Böyle bir şikayetiniz varsa doktorunuzla paylaşmak önemli.

Nedir?

Gece, uyku sırasında meydana gelen aşırı terleme, genellikle sırılsıklam olarak tariflenir, hafif değildir. Ani sıcak basmalarından da farklıdır (sıcak basması, ani sıcaklık değişimine bağlı hislerdir ve gün içinde herhangi bir zamanda olabilir) yanı sıra yüzün kızarmasıyla da karıştırılmamalıdır.

Sebepleri

Menopoz: En fizyolojik olan nedenlerden biri şüphesiz menopozdur. Menopozda östrojen ve progesteron seviyelerindeki değişiklikler, gece terlemelerine sebep olur ve araştırmalara göre kadınların yüzde 85’ini de etkiler. Ancak farklı olarak menopoza bağlı terlemeler birkaç dakika sürer ve bir zaman ayrımı yoktur. 

İlaçlar: Antidepresan, kortizon, ateşi düşürmek için kullanılan aspirin, acetaminofen gibi ilaçlar, kafein, alkol terlemeye sebep olabilir. Ayrıca hormon dengesini bozan ilaçlar, örneğin meme veya prostat kanserinde kullanılanlar...

Enfeksiyon: Ateşi tetikleyen enfeksiyonlar gece terlemesi yapabilir; tüberküloz, bakteriyel-viral enfeksiyonlar ve mantar enfeksiyonları gibi.

Tüberküloz:

Yazının devamı...

Hormon dengesi yaşam dengesi

24 Temmuz 2021

Kendinizi şişkin ve sinirli hissettiğinizde bir sürü muhtemel sebep sıralayabiliriz. Ama hava değişiminden beslenmeye, hareketsizlikten stresinize kadar aklınıza neredeyse hiç gelmeyen bir neden varsa o da hormonlarınızın dengesizliğidir. Hormonlar, hücrelerimizin ve organlarımızın çalışma şeklini etkileyen kimyasal habercilerdir. Biz kadınlar bunu adet döngümüz ile rutin biçimde yaşıyoruz ve hormon değişimlerinin ne anlama geldiğini biliyoruz, hatta bizler sayesinde erkeklerin de farkındalığı artabiliyor ama hormonlarımızın eksikliği veya fazlalığı hayatın her alanında akla gelmeyecek problemlere sebep olmaya devam ediyor.

Hormonlar vücudumuzda endokrin bezlerde üretilip kan dolaşımımıza verilir, onlar da dokulara ve organlara giderek ne yapmaları gerektiğini söylerler. Metabolizma ve üreme dahil olmak üzere vücudumuzdaki birçok önemli süreci kontrol ederler. Durum böyle olunca hormon seviyelerindeki küçük değişiklikler bile tüm vücudumuzda ciddi etkiler yaratabiliyor. Bu durumu bir yemek tarifi gibi düşünebiliriz; herhangi bir bileşenin miktarındaki ufak bir değişiklik bir anda sofranın tadının kaçmasına sebep oluyor. Etkisi bu kadar yaygın olunca dengesizliği durumunda da çok sayıda belirti ve şikayet gelişebiliyor.

Uyku problemleri: Yumurtalıklarınız tarafından salgılanan progesteron hormonu bundan sorumlu olabilir. Progesteron seviyesinin düşük olması uykuya dalmayı ve sürdürmeyi zorlaştırabilir. Düşük östrojen de aynı şekilde, sıcak basmaları ve gece terlemelerine sebep olarak uyku kalitenizi bozabilir.

Hafıza problemleri: Düşük östrojen ve progesteron düzeyi hafızanızı etkileyebilir. Özellikle östrojen beyindeki nörotransmitter işleyişini etkiler; menopoz öncesi ve sonrası yaşanan hafıza ve dikkat sorunlarının sebebi çoğunlukla budur. Aynı şekilde tiroid bezi hastalıklarına bağlı tiroid hormonları ile ilgili düzensizlikler hafıza ve algıya ait problemlere sebep olabilir.

Sürekli yorgunluk ve halsizlik: Sürekli halsiz ve yorgun hissediyorsanız, bunun altında yatan progesteron fazlalığı ve tiroid hormon eksikliği olabilir.

Depresyon ve değişken ruh hali: Hormon seviyelerindeki hızlı düşüş veya yükselişler, karamsarlık veya hüzne sebep olabilir. Hemen depresyon ilacına başvurmak yerine hormon ve vitamin durumumuzu araştırmak iyi bir yol olabilir.

Kilo değişikliği: Östrojen iştahımızdan sorumlu leptin gibi hormonların seviyesini etkiler, seviyesindeki düşüklük gereğinden fazla yememize ve kilo almamıza sebep olabilir. Fazla çalışan tiroid hormonları da açıklanamayan kilo kaybınızın sebebi olabilir.

Libido kaybı:

Yazının devamı...

EGZERSİZ AŞININ ETKİNLİĞİNİ ARTIRIYOR!

21 Temmuz 2021

Uyguladığımız kanser tedavilerinin etkisini nasıl artırırız konusunda yıllardır çalışıyorum. Bu çalışma modelini bugünlerde aşı için uygulamaya ve aşının etkisini artırmaya odaklandığımda ilginç verilerle karşılaştım. Bugün sizlerle bunları paylaşmak istiyorum. D vitamini, düzenli egzersiz ve probiyotik yönünden zengin beslenme bu araştırmanın öne çıkan aktörleri. Dolayısıyla salgını en az zararla atlatmanın yolu olarak elimizde olan aşı opsiyonunu belki de biraz daha güçlendirebiliriz.

Çalışmalar ne gösteriyor?

Fiziksel aktivitenin genel olarak bağışıklığı iyileştirdiğini biliyoruz. Ancak çalışmalar gösteriyor ki, aşı yapılmadan birkaç saat öncesinde spor yaptıysanız aşıya karşı daha fazla antikor oluşturuyorsunuz. ‘Human Vaccines and Immunotherapeutics’ dergisinde yeni yayınlanan bir yazıda egzersizle kan dolaşımında bağışıklık sistemine ait hücrelerin arttığı rapor ediliyor. Dayanak çalışmaları bir hayvan deneyi; grip aşısından yarım saat sonra koşan farelerin, aşının yan etkilerine karşı daha dirençli olduğu görülüyor. Ancak insanlardaki iki klinik çalışmada bu sonucu doğrular nitelikte. Sporcularda aşıya yanıt genel olarak daha fazla ancak aşının yapıldığı saatlerde spor yaparsanız yanıt çok daha güçlü elde ediliyor. Tüm bu çalışmalara rağmen hepimizin aşılara vereceği reaksiyonun farklı olabileceğini, ağır egzersizden kaçınıp, bol su içmek gerektiğini hatırlatmak gerekir.

D Vitamini

Yine grip aşısıyla ilgili yapılan çalışmalarda, Vitamin D düzeyinin yüksekliği ile aşıya antikor cevabı arasında kuvvetli bir ilişki olduğunu biliyoruz. 

D vitamini, pandemi döneminde de takviyesinin işe yaradığını bildiğimiz tek vitamindi. Çok sayıda çalışma Kovid-19 enfeksiyonun sıklığı, şiddeti ve ölüm riski ile serum 25 (OH) D düzeyi arasında ters bir ilişki olduğunu ortaya koydu. Kovid-19 aşısı ile olan ilişkisini ortaya koyan herhangi bir data yok ancak grip aşılarından edindiğimiz tecrübe ile Vitamin D eksikliği olduğu bilinen hastalarda ve Kovid-19 için yüksek risk taşıyanlarda aşı öncesi-sonrası Vitamin D takviyesi almanın herhangi bir sakıncası yok.

Mikrobiata

Son yıllarda hemen her hastalık sorunun altından bir mikrobiata problemi çıkıyor. Enfeksiyonlar dahil solunum sistemi hastalıkları ile mikrobiata ilişkisi de ortaya konulmuştu. D vitamininde olduğu gibi mikrobiatayı güçlendirmenin faydasını gösteren bir çalışma henüz gelmedi ancak grip aşısından bildiğimiz prebiyotik/probiyotik takviyeleri aşının etkisini artırabiliyor. Kovid-19 için de aynı şeyi önermek yanlış olmayacaktır.

Yazının devamı...

Wellness, Wellbeing, velhasıl

17 Temmuz 2021

Bu haftaki meselemiz hayatımıza çoktandır girmiş olsa da, hak ettiği değeri ve özeni pek görmediğini düşündüğüm iki terim: Wellness ve wellbeing. Bunlardan ilki biraz daha fiziksel görünümle ilgili bir dikkate ve özene odaklansa da ikincisi olan wellbeing yani ‘iyi hissetme’ olarak çevirebileceğimiz terim aslında herkesi ilgilendiriyor. Çünkü wellbeing kişinin kendisini iyi hissetmesi, bedensel, ruhsal ve zihinsel olarak tam bir iyilik halini ifade ediyor. Yani hepimizin peşinde olduğu bir yaşam biçimini özetliyor.
Bu özeti sizin için biraz açayım isterseniz; wellbeing, sağlıklı yaşamayı seçmeyi ve bunun için de bilinçli, istekli ve kararlı olmanızı salık veriyor. ‘Tedavi etmeye alışmış’ sağlık sistemine karşı, hasta olmamayı tercih eden günümüz insanının sloganı haline geliyor. Malumunuz, hasta olmamak, uzun yaşamak, iyi, kaliteli ve dinç kalmak da emek, zaman, disiplin ve rasyonel seçimler gerektiriyor.
Pandemi öncesi sağlıklı yaşama arzusu bir tür moda gibiyken, pandemi ile zorunluluk haline geldi. Bu durum umarım yıllar sonra pandemiden bize kalan bir değişim olarak devam eder. Artık hastalıkların pek azının kalıtsal olduğunu, kanser başta olmak üzere birçok hastalığın sebebinin seçimlerimiz olduğunu biliyoruz. Yine bildiğimiz bir gerçek, sağlığımızı dedikodulara göre değil, farklılıklarımıza göre davranarak yoluna koyabileceğimiz. Hayat tarzımızı, stilimizi, yediklerimizi, içtiklerimizi ve deneyimlediğimiz her şeyi şuna buna değil de gene göre seçmemiz gerektiği. Yani hepimize iyi gelecek bir ilaç, bir tedavi, bir yaklaşım yok! Wellbeing dediğimiz ‘iyi hissetme’ durumunun bir şartı var; hepiniz diye bir kolaycılık yok, her biriniz diye bir çözüm var. Bu çözüm için de yapmamız gerekenler çok zor değil.
En basiti, algımızı komşumuzdan, falanca hanımdan, filanca hastadan ayırıp kendimize çevirmek. Vücudumuzun, beynimizin, bünyemizin sevmediğini zorla içeri almamak. Bunun bir adım ötesine gidebilecek maddi-manevi gücümüz varsa genetik testlere başvurmak ve kendimizi, hücrelerimizi biraz daha iyi ve net tanımak. Yani 21’inci yüzyıl bilim ve teknolojisinde ‘iyi hissetme’ avantajını genetiğimize göre sağlamak.

 

 

 

Yazının devamı...

AYRINTILARIYLA MAGNEZYUM

14 Temmuz 2021

Magnezyumu da yazarak son dönemde dikkat çekmeye çalıştığım üçlemeyi tamamlamış olayım. Kalsiyum ve fosfordan sonra vücutta en sık rastlanılan üçüncü mineraldir ve yüzde 60’ı kemikte depolanır. Çok sayıda görevi var; vücudumuzda 300’den fazla kimyasal reaksiyonda görevli, kalbinizin ve kemiklerinizin sağlıklı olması, kasların kasılabilmesi ve sinirlerin mesajları ilgili organa iletmesi ve alması, magnezyumun faaliyetlerinden sadece birkaçı...

Aslında yeteri kadar yeşil yapraklı, kuruyemiş ve tahıl yiyenlerde eksikliği çok görülmez. Ama yetersiz ve dengesiz beslenenlerin, böbrek ya da bağırsakta emilim bozukluğu olanların magnezyum seviyesi düşük olabilir. Bu da beraberinde birçok rahatsızlığı getirebilir. O yüzden magnezyumu da ayrıntıları ile incelemek yararlı olacaktır.

Yararları

İnflamasyonu engeller: Tavsiye edilen değerlerin altında magnezyum tüketenlerin inflamasyon belirteçlerinin yükseldiğine dair yayınlar var. İnflamasyonun artması demek kalp hastalığı, yüksek tansiyon, şeker hastalığı gibi birçok kronik rahatsızlığa eğilim demektir.

Migreni önler: Beyinde migreni tetikleyen kimyasalların salınımını durdurur. Klinik çalışmalarda magnezyumun migrenin sıklığını, süresini ve şiddetini azalttığı kaydedilmiştir.

Kan şekerini dengeler: Krom gibi insülin hormonunun düzgün çalışması için gereklidir. Çalışmalara göre  Tip II diyabetin gelişmesini engeller.

Kemikleri güçlendirir: Kalsiyum ve potasyum gibi diğer minerallerin emilimini artırır, D vitamini metabolizması açısından önemlidir. Kandaki düzeyinin düşmesi osteoporosis dediğimiz kemik erimesine sebep olur. Özellikle orta yaş ve üstünün kemik yoğunluğu açısından magnezyuma dikkat etmesi şarttır.

Kalbe etkisi:

Yazının devamı...

Olmazsa olmazlardan çinko

10 Temmuz 2021

Olmazsa olmaz minerallerden biri daha; çinko… İnsan sağlığı için az miktarda da olsa varlığı şart olduğu için ‘temel eser element’ olarak adlandırılır. Vücutta hemen her sistemde, biyolojik reaksiyonda bulunur; büyüme, gelişme ve vücut sisteminin işlemesi için gereklidir. Bu kadar önemli olunca yazma gereksinimi duydum. Bizler sağlıklı olmak için genelde vitaminlerin vücutta tam olması gerektiğini düşünüyoruz ama bazı eser elementler var ki, onlar olmazsa enzimatik reaksiyonların çoğu çalışmıyor, dolayısıyla vücut çalışmıyor. Çinko da o eser elementlerden biri. Eksikliğine de az rastlamıyoruz diyemeyiz. Bir çalışmaya göre 60 yaş üstü insanların yüzde 35-45’inde çinko eksikliği var.
Fonksiyonlarına bir daha bakacak olursak; 300’den fazla enzimin aktivitesinde rol aldığı için sağlıklı sindirim sistemine, beyin ve sinir sistemi sağlığı ile metabolizmaya kadar çok sayıda fonksiyonu bulunmaktadır.

Beyin, sinir sistemi: Diğer organlara kıyasla en yüksek çinko konsantrasyonu beyindedir. Eksikliğinde beyin fonksiyonlarında azalma, depresyon görülebilir, Alzheimer hastalığı sürecini tetikleyebilir.
Yara iyileşmesi: Hücre büyümesi, hücre zarının tamiri ve sağlıklı bir cilt için gereklidir. Çinkoya bağlı olarak çalışan enzimler DNA tamir mekanizmalarından dahi sorumludur. Eksikliğinde yara iyileşmesi gecikir.
Tat ve koku kaybı: Eksikliğinde tat alma ve koku almada kayıp görülür.
Bağışıklık sistemi: Antioksidan mekanizmaların çalışmasına katkıda bulunur. Ayrıca inflamasyon hücrelerinin azalmasına sebep olduğu için eksikliğinde kronik inflamasyon dolayısıyla erken yaşlanma ve kronik hastalıklara eğilim artar.
Yaygın çinko kaynakları arasında kırmızı et ve kümes hayvanları sayılabilir. Yine aynı şekilde deniz ürünleri, süt ürünleri, kabuklu yemişler, baklagiller ve tahıllarda bulunur. Bu kadar çok besinde bulununca takviyesi gerekiyor mu? Tabii ki değil; yeterli ve dengeli beslenen birinde çinko eksikliği bulunması beklenmez.

Yazının devamı...