Her yazı zamanı geldiğinde ‘Artık ne yazabilirim?’ diye kronik bir umutsuzluğa kapılıyorum. Geçmiş yazıları tarıyor, yazdığım kitabı, makaleleri gözden geçiriyor; yazdığım ama sizinle paylaşmadığım bir şeyler kalmış mı diye ince ince eliyorum.
Kalmamış! Ama bilim ve hayat beni şaşırtmaya devam ediyor, umarım sizi de şaşırtmanın yanında değiştirmeye devam ediyordur. Bugüne kadar insanlığın daima yararına çalışan değişim, eğer başarabilirsek bizim için de bir şeyler yapabilir ve heybesinde sakladığı hazinelerle bizi daha sağlıklı bir yaşama kavuşturabilir.
Değişimden kastım ulvi amaçlarla dolu, dikenli bir yol değil. Diyet değişimi. Sözde basit ama özde zorlu ve artan mecburiyetlerle bizi zorluyor. Bakın gündemimize bu kez de beslenirken soluduğumuz zararlı gazlarla giriyor. Üstelik birçoğumuzun kokusunu severek içimize çektiğimiz metrelerce öteden tanıdığımız iştah açıcı dumanlarla...

Kanser riskini artırabiliyor

Et pişirirken açığa çıkan buhardaki polisiklik aromatik hidrokarbonlar (PAH) fetal gelişim için tehlike yaratmasının yanı sıra kanser riskini de artırabiliyor. Yapılan gözlemsel çalışmalar da bunu destekliyor. Örneğin, aşçılarda solunum yolu kanserleri biraz daha fazla gözlemlenirken, vejetaryenlerde tam tersine, akciğer ve solunum yolu kanserlerine daha az rastlanıyor. Aynı şekilde hamilelerde de, yoğun ızgara et tüketme ya da dumanına maruz kalma halinde düşük doğum ağırlığına rastlanabiliyor. Üstelik tanımlanan bu ilişki, tüketmeseler de, tek başına solunum yoluyla maruz kaldıklarında bile neredeyse aynı etkiyi oluşturuyor. Ağız yoluyla tüketerek ya da soluyarak fark etmiyor; sadece mangal çevresinde olmak bile ‘yeni doğanda’ beyin hacminin göstergesi olan daha küçük bir baş çevresi oluşumuna ve doğum ağırlığıyla ilgili eksikliklere sebep olabiliyor. Bu çalışmalar sonrasında, etkilenen çocukların bilişsel gelişiminin de nasibini alarak gelişemedikleri ve IQ seviyelerinin daha düşük olduğu rapor ediliyor.
Çin’de sigara içen kadınlar üzerinde yapılan bir araştırma kapsamında, her gün az yağda ve yüksek sıcaklıkta et kızartanların; başka şeyler kızartanlara göre üç kat daha fazla kansere yakalandığı tespit ediliyor. Bu durumun, kas dokusunun yüksek sıcaklığa maruz kaldığında heterosiklik aminler adı verilen birtakım kanserojenler oluşturmasından kaynaklandığı öne sürülüyor. Yapılan çalışmalarda, lokanta bacalarına yakın oturanların risk oranları da pek iç açıcı değil.

BESLENMEDE PASİF İÇİCİLİK

Kızartma dumanları

İster tereyağı gibi hayvansal yağlar, ister ayçiçek gibi bitkisel yağlar olsun, kızartma esnasında, genotoksik dediğimiz genlere zarar veren uçucu zehirli kimyasallar havaya karışıyor. Çalışmalar içeride kızartma yapmanın, dışarıdakine oranla akciğerde 10 kat fazla tanecik birikimine neden olduğunu gösteriyor. Üretilen toksik uçucu kanserojen maddeler nedeniyle yiyecekleri mümkün olduğunca kızartmamalıyız. Çünkü derin kızartmanın yarattığı hava kirliliği nedeniyle tüm evimiz etkileniyor. Bu konuda ısrarlı davranacaksak, bu durumda havalandırmanın çok iyi olduğundan emin olmalıyız.
Günümüzde faydalı bir diyetin tüm şifrelerini, ne yiyeceğimizi ve nelerden uzak duracağımızı biliyoruz: 50 yıl öncesine dayanan verilerden hareketle, yüksek meyve ve sebze alımının, genel olarak akciğer fonksiyonu ile pozitif ilişkili olduğunu da biliyoruz. Günlük diyetimize eklediğimiz her fazladan meyve porsiyonunun KOAH’a yakalanma ve sonunda ölme riskimizi azaltabileceğini öğrendik. Çay, soya, tofu ve tam tahıllardaki lifin etkisi de koruyucu bulundu.
2007’de bu konuda ortaya çıkan bir çift çalışma dikkat çekti; biri Columbia’dan, diğeri ise Harvard’dan yayımlanan araştırmalarda, işlenmiş et (pastırma, salam, sosis, sucuk) KOAH gelişimi için bir risk faktörü olarak işaretlendi. Etin içindeki nitrit ve nitrat tuzlarının n-nitrozo bileşiklere dönüşüp, sigara dumanının verdiği zararı taklit edebileceğini düşünüyorlardı. 2008’de kadınlar üzerinde yeniden çalışma yapan Harvard aynı sonucu buldu. Özetle, meyve ve sebze tüketimini artırma ve eti azaltmayı içeren diyet müdahalelerinin, yalnızca kronik obstrüktif akciğer hastalığını yavaşlattığı değil, aynı zamanda akciğer fonksiyonunu da iyileştirdiği yönündeydi.
Ata sözlerinin motive edici yönlendirmeleri, tedirgin etmeden öğretmeleri ve yol göstermeleri, geçmişin irfanını anlamak açısından çok önemli ve iyileştirici. Yine de bazı sözleri tersine tasarlasalardı; “Can boğazdan gelir” çağımızda “Can boğazdan gider” biçiminde, daha mı etkili olurdu acaba? Diyetisyen Fatih Kalkan’a katkılarından dolayı teşekkür ederim. Bilgili, sağlıklı, mutlu ve maskeli kalın.