CNN Türk muhabiri Fulya Öztürk, “Bütün meslektaşlarım çok yoruldu. Altın madalyayı hak ettik, çünkü çok çalıştık. Korona da bir savaş aslında ve içindeyiz” dedi

Samimiyeti ve içtenliğiyle her geçen gün kalbimizi kazanan, görev yaptığı her yerde ilgi ve sevgi odağı olan genç ve nadide bir haberciyle beraberiz: Sevgili Fulya Öztürk... Öztürk’le gazetecilik serüvenini ve hayata bakışını konuştuk.

- Adanalı olmak sıklıkla dile getirdiğiniz bir konu. Doğduğunuz büyüdüğünüz yerin mesleki avantajları var mı? Size sağladığı toleranslar neler?

O toprakların insanlarında hep farklı bir efsun var. Ben 18 yaşıma kadar Adana’daydım, orada büyüdüm ve sıklıkla çok güçlü insanlar olduklarını gözlemledim. Özellikle de kadınları; benim çocukluğumun ve gençliğimin kadınları çok güçlüydü. Ben ortaokuldayken kadın otobüs şoförleri vardı mesela... Ailemdeki kadınlar ve çevremdekiler hep ayakları yere sağlam basan insanlardı. Çocukluğumda kazandırdığı bu öz güvenin, samimiyetin mesleğimde çok katkısı olduğunu düşünüyorum.

- Mesleki yaşamınızda n Mesleki yaşamınızda size dokunan, yön veren insanlar oldu mu? 

Çok var... Ben muhabirlik yapmadan önce Mehmet Ali Birand ile çalışma fırsatı buldum, aynı ortamda kendisini çok dinledim. Beni bugün bile çok etkiler, “Ya çocuklar” derdi “Öyle bir anlatın ki sizi Ağrı’da hiç eğitim almamış Ayşe Hanım da anlasın, Kars’ın bir köyündeki Mehmet Amca da anlasın. Sizi hep eğitimli insanlar dinlemiyor, her kesime dokunarak konuşun.” Bu bende takıntı oldu; çekim biter, kameraman arkadaşıma, çevreme sorarım, anlaşıldım mı? Herkes beni anladı mı? Tek gayem ve dileğim hep bu oldu! 81 ilin tamamı beni anlasın... Sayın Birand’ın dışında beni muhabir yapan Ali Güven var, emeği çoktur. Mesela habere çıkmak, kameranın önüne geçmek gibi bir hayalim yoktu, o yönlendirdi. Hatta bir süre sonra yapmama izin vermezler artık diye düşünürdüm. Sonra yaptıkça mesleğin bana, benim de mesleğe çok uyumlu olduğumu anladım.

- Gazetecilik, başarının yıllarla geldiği ve meşhur olmanın avantajlarını da daha geç yaşlarda yaşatan bir meslek. Siz erken bir yaşta tanınan, sevilen bir gazeteci oldunuz. Bu hayatınızı, işini nasıl etkiliyor?

Hocam ben hiç öyle düşünmüyorum, hiç o kafada değilim. Bu bahsettiğiniz durumun farkında da değilim. Sanırım bunun farkındalığı bir egoya yol açabiliyor. Ben her şeyi sıradan, olağan yaşıyorum. Her türlü topluluğa girerek, savaşa da, pazara da giderek çalışıyorum. Belki bir faydası, bana biraz daha kolay ve severek röportaj veriyorlar sanırım. Ama böyle durumlarda da hemen röportajımı, haberimi yapar oradan ayrılırım. O ilgiye çok maruz kalmak istemem, çünkü nihayetinde insanız...

- Bu bizim için de böyle çünkü çok kritik ve riskli yerlerde de sizi izliyoruz ve tavrınız samimiyetiniz değişmiyor.

Bana yol gösteren sözlerden biridir Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün gazeteci tanımı: “Gazeteci, gördüğünü, duyduğunu, bildiğini samimiyetle anlatandır.”
Azerbaycan’da, her yerde böyle çalıştım; siz orada yoksunuz ve ben sizin adınıza oradayım. Bu hissettirme, yaşatma kaygısıyla aktardım. Mesela bir bebek çıkıyor enkazdan, yerimde kim olsa ağlardı, ben de ağladım. Soğukkanlı kalmam gereken zamanlar oluyor, seyirciden defalarca özür dilediğim anlar oluyor. Yapamıyorum. Bunun da bir sınırı var ama kendimi salmamaya özen gösteriyorum. Ama sonuçta insanım...

CESUR YÜREK FULYA ÖZTÜRK- Peki korona ve gazetecilik konuşalım! Geçtiğimiz günlerde bu konuda da bir haberiniz vardı ve hastalığa da yakalandınız. Bu dönemde sizce medya nasıl bir sınav verdi?

Hocam bütün meslektaşlarım çok yoruldu. Altın madalyayı hak ettik, çünkü çok çalıştık. Sağlıkçılar aşılandı mesela, polislerimiz de aşılandı... Tabii ki bunlar çok önemli ama biz de öncelikli meslekler arasında olmalıyız. Ben defalarca Çapa’nın acil servisine, Cerrahpaşa’nın koronavirüs, yoğun bakım servislerine girdim. Bir sürü meslektaşım da girdi. Sağlıkçıların sesini duyurmalıyız; hocalarımıza mikrofon uzatıyoruz, yanına gitmeden nasıl olacak? Polislerin, tüm riskli mesleklerin haberini yapıyoruz ve risk altında yapıyoruz.

- Fuat Kozluklu ve Coşkun Aral ile yaptığım röportajlarda, her ikisinin de savaş muhabirliğini, normal muhabirlikten ayrı tutmaması bana garip gelmişti. Şimdi riskin hep aynı olduğunu daha iyi anlıyorum.

Evet, her aşamada riskimiz var. Korona da bir savaş aslında ve içindeyiz. Ben dört harekat gördüm, Suriye’ye gittim, Azerbaycan’da 40 gün kaldım ve her şeye tanıklık ettim. Atılan tüm bombalara, bütün önemli anlara, zafer gecesine tanıklık ettim. Türk medyası orada o kadar çok çalıştı ki, Azerbaycan medyasıyla iş birliği koşullarımız oluştu. Yakında derslere, seminerlere gideceğiz, onlar ülkemize gelecekler. Hesapta olmayan sıkı bağlar kuruldu.

‘Kaderci bir insanım’

- Sağlığınız konusunda neler yapıyorsunuz, tedbir alıyor musunuz?

Reklama girmesin ama bir solüsyon var, suya damlatıp damlatıp onu içiyorum.
D, C vitamini artık ne varsa bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Normalde de dikkatli beslenen biri değilim.

- Gelecek planlarınızda haber sunumu, talk şov benzeri şeyler var mı?

Benim pek öyle planlarım yok hocam. Çevremde bir sürü insanın hayalleri var; sabah haberleri vs... Ben kaderci bir insanım, zaten bugünkü durumumu da hayal etmiyordum. Hayat beni buraya getirdi. Çok kazanmak, çok şeye sahip olmak gibi heveslerim de yok. O yüzden de biraz daha rahatım. Bugün bir haber stüdyosunda olsam, önüme gelen kağıdı okuyacağım ama örnek olarak Azerbaycan’da 30 yıllık bir mücadelenin sonuna tanık oldum. Bu parayla satın alınamayacak bir deneyim.

- Hem bu tarz bir muhabirlik hem de anne ve eş olmak mümkün olabilir mi?

Benim de tıkanıp, sıklıkla düşündüğüm bir konu. Başarabilen örnekler var ama zor olacaktır diye düşünüyorum.