Çok da uzun olmayan bir zaman içerisinde grip kadar sık rastlayacağımız bir hastalık var; meme kanseri.

Pandemi gündemimizi işgal ederken ihmal ettiğimiz, görmezlikten geldiğimiz onlarca hastalık var, en acımasızlarından biri de hiç şüphesiz kanser! İnsan ömrünün uzamasına ve yaşam şeklimizdeki değişikliklere bağlı olarak giderek sıklığı artıyor. İyileşme oranları da buna paralel olarak artıyordu, ta ki pandemi hayatımıza girene kadar… Korkudan hastanelere gidemez olduk ya da sağlık personelini kendimizle meşgul etmeyelim dedik ama hesap edemedik; korona pandemisi bittikten sonra kanserin pandemisi başlayacak.

Hayat kurtarıcı olabilir

Beni yazılarımdan ya da medyadan takip edenler, “Tümör agnozi çağındayız artık, genetik mutasyonunu bulur evre dört de olsa tedavi ederiz” diye düşünüyor olabilir ama meme kanserini erken evrede yakalarsak gerçekten çok kolay atlatma şansımız var. Bu şansın pandemi sebebiyle elimizden uçup gitmesi çok dramatik. Drama bununla bitmiyor; meme kanseri, elle hissedilecek derecede yüzeysel yerleşimli bir oluşum ve kadınlar gibi vücudundaki değişikliklere duyarlı bir toplulukta ihmal edilmesi çok üzücü. En az ayda bir yapacağımız meme muayenesi bile hepimiz için hayat kurtarıcı olabilir. Kendimize dokunmak, daha çok dokunmak ve kendimizle barışık olmak bu işin en önemli noktası. Bundan vazgeçtim, bu ülkede doktor randevusu için hastanelerin çağrı merkezlerini arayan ve “Meme” demekten çekindiği için “Göğüs” diyerek yanlış polikliniğe randevu alan binlerce insan var.

Sesli olarak meme demenin ayak ya da burun demekten bir farkı, bir ayıbı olmadığında hem fikirsek lütfen bugün bir de dokunmayı deneyip rutin kontrolümüzü yapalım. Bunu ne kadar sık yaparsanız kendi meme dokunuzu o kadar iyi tanırsınız ve memenin doğal kanallarını kist kitle sanma ve yanılma olasılığınız azalır. Muayene ettikçe kendi memenizi tanıyacak ve olası değişiklikleri çok küçükken bile fark edeceksiniz.

Meme kanseri çoğu zaman bulgu vermez, ağrısız kitleler belli bir büyüklüğe gelinceye ya da başka yerlere sıçrayıncaya kadar kendilerini göstermez. Ele gelen kitlenin yanı sıra memenin büyüklüğünde ve şeklinde de değişiklik olabilir. Koltuk altında şişlik gelişebilir ya da meme başında akıntı veya çekilme gözlemlenebilir. Aynada, banyoda yapacağınız muayenelerde, bu belirtilerden birini saptadığınız anda doktorunuza başvurmanız, erken tanı almanıza; hekimin, sizin, sevdiklerinizin, herkesin daha az zorluk yaşamasına fırsat yaratabilir. Bir de bulguları fark ettiğimiz halde korkarak doktora baş vurmadığımız durumlar var! Lütfen bunun olmasına da izin vermeyin. Tamam, tümör agnozi çağında artık geç de olsa hayat kurtarmamız çoğu zaman mümkün, ama maddi manevi onca külfete ne gerek var.

DİYEMEMEK AYIP...

Bizi bu Yeşilçam filmleri mahvetti!

Dünyada üç farklı ülkede doktorluk yaptım. Türkiye dördüncü ve şimdilik sonuncu ülkem ama kanser algısının bizdeki kadar kötü ve korkutucu olmadığını söyleyebilirim. Yaşıtlarım hak verecektir, sanırım bu algının yerleşmesinde Yeşilçam filmlerinin etkisi çok büyük. “Oğlunuz amansız bir hastalığa yakalanmış, maalesef kanser” diye başlayan ve seyircinin bütün ümitlerini un ufak eden müziğin girmesiyle devam eden o sahneler… Bu filmler ile büyümüş nesiller olarak, kansere yenilmemizin en büyük sebebi, adını duyar duymaz takındığımız o sorgusuz çaresizlik. Son 50 yıl, bu öğrenilmiş çaresizlikle geçti ama artık normalleşmenin zamanı geldi. Bu normalleşmeye de meme kanseriyle başlayabiliriz. Çünkü Dünya Sağlık Örgütü birkaç ay öncesinde, en sık görülen kanser türünün meme kanseri olduğunu raporladı. Raporlayamadığı ise sadece bizlerin bildiği bir şey; kadınlar isterse her şey değişir! Yeter ki farkında olsunlar, korkmasınlar ve pandemi dahil her durumda kendilerini ihmal etmesinler. Bizlerin meme kanseri üzerinden yaratacağımız bu sinerji, onlarca kanser türüne uzanacak ve tedavi yolunda hem hastalara, hem yakınlarına hem de hekimlere ilham verecektir.

Başarabileceğimizi düşünün ya da tersini, her iki durumda da haklısınız…