Son birkaç gündür basından üzülerek takip ediyorum; bir grup Türk akademisyen, tıp dünyasının hemen hepsinin kabul ettiği en önemli global yayınlardan biri olan The Lancet’te Sağlık Bakanlığı’nı şikayet eden bir yazı yayınlattılar. T.C. Sağlık Bakanlığı’nı Covid-19 ile ilgili rakamları gizlemekle ve bilimsel yayın yapmayı engelleyecek düzenlemeler getirmekle suçladılar.

Bu talihsiz olayın hemen ardından da Sağlık Bakanımız aynı dergide bir cevap yayınlamak zorunda kaldı.Son birkaç gündür basından üzülerek takip ediyorum; bir grup Türk akademisyen, tıp dünyasının hemen hepsinin kabul ettiği en önemli global yayınlardan biri olan The Lancet’te Sağlık Bakanlığı’nı şikayet eden bir yazı yayınlattılar. T.C. Sağlık Bakanlığı’nı Covid-19 ile ilgili rakamları gizlemekle ve bilimsel yayın yapmayı engelleyecek düzenlemeler getirmekle suçladılar. Bu talihsiz olayın hemen ardından da Sağlık Bakanımız aynı dergide bir cevap yayınlamak zorunda kaldı.

KOL KIRILIR YEN İÇİNDE KALIR



20 yıldır akademisyenim, bu sürenin yaklaşık beş yılını başka ülkelerde doktorluk yaparak geçirdim. Daha 90’ların sonu 2000’lerin başında, yurt dışında, bilim insanlarının içinde çalıştığım dönemlerde bile, bize bizden başkasının dost olmadığını yaşayarak tecrübe etme şansım oldu.

Evet biz her zaman sorunlu, gerginliğin coğrafi olarak da ortasında bir ülke olduk ama hiçbir zaman dış politikada, bu dönemde olduğu kadar çok ve aleni sıkıştırıldığımızı hatırlamıyorum. Yıllardır biraz da gülüp geçtiğimiz ‘dış güçler’ mitini hadi neredeyse ilk kez diyelim, böylesine açık seçik dört koldan hissetmeye başladığımız bir dönemde, Sağlık Bakanlığımızın bu şekilde eleştirilmesi ve bunun tüm ‘dünyanın seyrinde’ gerçekleşmesi beni çok üzdü. Hangi altyapıyla olursa olsun, kendi içimizdeki sorunların şikayet ya da tartışma mecrasının uluslararası arena olabilmesini kabul etmiyorum. Ne kadar bunalırsak bunalalım kişisel hırslarımızın veya öfkemizin ulusal çıkarlarımızın önüne geçebilmesini erdemsizlik olarak görmekten kendimi alamıyorum. Ulusal çıkarlar veri gizlemeyi gerektiriyorsa gizler. Hiçbir durumda pek de şeffaf olmayan onlarca dünya ülkesi içinde, “Ne pahasına olursa olsun şeffaf olmalıyız” saflığını da bağışlayın ama komik, iyileşmez bir aymazlık sayıyorum. Şeffaf olmak bizi her şeyden koruyacak mı? Bundan gerçekten ne kadar eminiz!

KOL KIRILIR YEN İÇİNDE KALIR



Biz doktorlar orkestra şefi gibi olmalıyız

Küçük bir organizasyonda doktor olabilirsiniz. Örneğin, bir sağlık ocağında; oradaki ambulans şoförü, odacı, sekreter, hasta bakıcı, hemşire herkesin bir ahenk içinde çalışmasından sorumlusunuz. Daha büyük bir organizasyon içerisinde de olabilirsiniz; işin içine diğer doktorlar ile ilişkileriniz, çarkın dönmesi için gereken mali sorumluluklar, kentteki algınız, hastanenizin algısı, uzayıp giden birçok detay girer. İşiniz, önünüze gelen hastanın sadece medikal sorunlarını dinleyip onları tedavi etmekle bitmez; hastanızı tüm sorunlarıyla kucaklar yardımcı olmaya çalışırsınız. Çalıştığınız kurumun devamlılığı da, ahlakı da, kazancı da çoğu zaman sizin sorumluluğunuz altındadır. Yani bir orkestra şefi gibi davranırsınız. Bunun reddi de mümkündür, sadece önünüze gelen hastayı dinlemek ve tedavi etmeye çalışmak... Ama orkestra şefliğinde ısrar ediyorsanız, hastanızı, personelinizi, kurumunuzu, şehrinizi ve en sonunda ülkenizi de düşünmek zorundasınız. Ben meslektaşlarımın, sorunları sonuna kadar direnerek kendi içimizde çözmek yerine, uluslararası arenaya taşımalarını hiç iyi niyetli bulmuyorum. The Lancet’e yayın yapmayı meslek hayatları boyunca bir kez bile akıl etmeyen insanların, söz konusu dergiden veryansın etmelerini çirkin buluyorum.

Akademisyen camiamızın yayın performansı

Akademisyen camiamızın yayın performansını da uluslararası dergilere yazalım mı? Pandeminin en başında yayına hazırlanan bir çalışmanın, sadece doktorların kendi aralarında isim sırası yüzünden çıkan bir tartışma sonucu, yine o doktorlar tarafından New England Journal of Medicine gibi bir yayından geri çekildiğini yazalım mı? Bakanlığın yayınlar konusunda getirdiği kısıtlamanın sebebinin, Çin’den sonra dünyada en çok intihal (bilim hırsızlığı) yapanlardan olan Türk akademisyenlerinin, uluslararası arenada bizi biraz daha rezil etmelerini önlemek için planladığı bir kontrol sistemi olabileceğini yazalım mı? Hayır yazmayalım, kendimiz halledelim.Liyakate saygısızlık, her önüne gelenin akademisyen yapılması gibi sorunlar sisteme bağlı olarak eleştirilebilir. Ama günün sonunda herkes kendi sorumluluğunu almalı ve kendimiz için de şapkamızı önümüze koymalıyız.   Verilerin gizlendiğini iddia ederek insanları paniğe sürüklemek, verilerin gizlenmesinden daha kötü sonuçlar doğurabilir. Bilmiyoruz. Ulusal çıkarlarımızın ne olduğunu, neye daha fazla ihtiyacımız olduğunu birkaç kişi bir araya gelerek kararlaştıramayız. Kaldı ki kişisel hırslarımıza yenilmekle ilgili karnemiz de bu kadar ortadayken yapmamalıyız.Hazır herkesi dinleyen, pandeminin ilk gününden itibaren herkesin sevgi ve saygı duyduğu, özür dileyebilen, pek alışık olmadığımız bir şefkat dili geliştirerek tüm ülke insanına dokunabilen bir bakana böylesi cevaplar yazdırmamalıyız. Birlik beraberliğe ve biraz sıkı durmaya gerçekten çok ihtiyacımız var, hırsınızı almak için yapacaklarınız sular çekildiğinde utananlar içinde kalmanıza sebep olacaktır. Bu talihsiz iddiaları, daha da talihsiz bir dönem, yöntem ve mecrayla dile getiren meslektaşlarımı tanımıyorum, yurt dışı geçmişleri olup olmadığını da bilmiyorum ama çabamız salt insan hayatı olmalıyken, sadece Türk olduğunuz için önünüze tarifsiz engeller çıkarabilen bir zihniyetin, bilimsel bir şikayet makamı ya da hakem yerine koymanızı reddediyorum. Bu yazıyı bana üzüntü ve öfkeyle yazdıranları kendi vicdanımda affetmeyeceğim ama bu yazının çevrilerek herhangi bir mecrada dünyayla paylaşılmasına da izin vermem, vermemeliyiz...