Bizim Bulutsuzluk Özlemi’yle ufak bir turne yaptık. Bol televizyon kanalı olan otel odalarını severim. Bu sefer iki oteldeki kanal sayısı ve çeşidi fazlaydı. Dünyanın toplumlar arası dengesizliği, yaşam biçimi, alışkanlıkları resmi geçidi oluyor bu ekranlar... Orta Doğu ülke kanallarında, savaşı ve dini görüyorsunuz, tozu toprağı ve harap evleri... Ya da, çölde şahin yarışını, örtüyü, biraz Türk dizilerini ve Arap star şarkıcıların konserlerini...
Suriye savaşı ve İran’da kapalı hayatlar üzerine, Fas, Cezayir ve Tunus kanallarında nispeten ‘laik’ hallerin programlarına raslıyorsunuz. Afrika cephesinde fakirlik, çıplaklıkla birlikte. Her şekilde ayaklanma görüntüleri tazeliğini koruyor. Kargaşa dolu caddeler, her şeye rağmen dans eden ve ritmin en güzel örneklerini sergilendiği anlar, ormanlar ve iri gözleriyle
bakan zayıf çocuklar...

Fakirlik ve savaş olmasa...

21’inci yüzyılda böyle, peki ne değişecek? Savaşlar, darbeler bitecek, petrolü ve altını kendileri çıkarıp birden, refah ülkeleri olup, caddeleri sokakları tertemiz, binaları düzgün, silahlar bırakılmış bir hal mi alacaklar? Bilemedim, izlerken bu görüntüler bize alıştırılmış gibi geldi. Belgesel kanalları ne iş yapacak, hangi konuları işleyecek, fakirlik ve savaş olmasa? Otantik görüntüler adı altında böyle bir hayat sanki mecbur kılınmış gibi...
Bir de din. Dualar her dilde, her dinde, her mezhepte yüzlerce kanalda... Alışveriş kanalları yok mesela. Onlar Batı tarafında... Sululuk ve çılgınlık dediklerimizden bir demet batı ekranlarında. Müzik kanalları da Batı tarafında yine. Ama dedim Orta
Doğu ve Körfez ülke kanallarında çok iyi Arap seslere rastladım. Arabeskin memleketlerinden güzel örnekler var.
Çinliler ayrı minvalde. “Bizi tanıyın, bizi sevin” kanallarıyla daha çok propaganda hallerinde...
Ekranda fakirler değişmiyor ve sanki bizden çok ve çok daha sonra devam edecekmiş gibi görünüyor!