22.03.2026 - 02:01 | Son Güncellenme:
HASAN NADİR DERİN - Jessie Buckley, geçtiğimiz hafta sonu izlediğimiz Oscar ödüllerinde, en iyi kadın oyuncu kategorisinin tek ve rakipsiz favorisiydi. Ödül sezonu boyunca, neredeyse her ödülü topladı. Tören öncesi, Oscar alacağından herkes emindi ve beklenen oldu. “Hamnet” filminin ülkemizde de beklenmedik derece sevilmesi ve izlenmesiyle, Jessie Buckley ülkemizde de tanınan bir oyuncu hâline geldi. Sıkı sinemaseverlerin bir süredir radarında olan bir oyuncuydu ve her zaman takdir görüyordu ama bu günlere gelmesi çok kolay olmadı. Buckley’nin adım adım tırmandığı bu yola bir göz atalım.

TV yarışmasından ödül avcılığına
1989 yılında, İrlanda’nın Killarney isimli küçük bir kasabasında dünyaya gelen Buckley, 5 çocuklu bir ailenin en büyük çocuğu. Vokal koçluğu yapan annesinin de etkisiyle, küçük yaşlardan itibaren müziğe ilgi duyan Buckley, aynı zamanda okulunda sahnelenen müzikallerde de yer aldı. Tüm öğrenciler kızlardan oluştuğu için, bu müzikallerde, erkek rollerini de kızlar oynuyordu. Daha o günlerde, Buckley’nin sesi kadar oyunculuk yeteneği de belirgin olmalı ki, erkek rollerini üstlenmiş. (örneğin “West Side Story”nin başrolü olan Tony) Sonrasında İrlanda Kraliyet Müzik Akademisi’ne giden Buckley, burada piyano, klarnet ve arp bilgisini geliştirdi. Kendisine oyunculuk ve müzik konusunda bir kariyer çizmeye karar veren Buckley, artık Londra’ya gidip orada bir eğitim almanın vakti geldi diyor. Bu süreçte bazı okullara yaptığı başvuruları reddedilirken, 2008 yılında karşısına BBC’nin “I’d Do Anything” isimli yetenek yarışması çıkıyor. Yarışmanın amacı, bir sonraki yıl sahnelenecek “Oliver!” müzikalinin başrol oyuncularını bulmak. Bu yarışmanın Buckley için bir dönüm noktası olduğu söylenebilir. Her ne kadar yarışmayı kazanamasa da adayların en gençlerinden biri olarak, son haftaya kadar yarışmada kalarak ikinci oldu. Bu yarışma ona tanınırlık kazandırsa da Buckley o günleri pek de iyi hatırlamıyor. Jüri üyelerinin bazılarının yaptığı acımasız yorumlar, seksist söylemler ve ‘body shaming’ içeren ifadelerin onu çok üzdüğünü, ancak bu yıl verdiği bir röportajda dile getirdi. Buckley aynı dönemlerde, Londra’daki Kraliyet Dramatik Sanatlar Akademisi’nden de kabul aldı ve hayatında yeni bir dönem açıldı. Anthony Hopkins, Kenneth Branagh ve Ralph Fiennes gibi isimlerin de mezun olduğu bu okul, ona çok şey kattı ve elbette o coğrafyadan gelen hemen her oyuncu gibi, tiyatroda pişip, Shakespeare oyunlarında yer aldı. Adım adım inşa ettiği kariyerinde, öğrencilik döneminden itibaren televizyonda ve kısa filmlerde küçük roller almaya da başladı. Onunki, tek bir filmle yıldızlığa ulaşan bir oyuncunun hikâyesi değil.

“Hamnet”ten doğan yıldız
İlk uzun metrajlı filmi olan “Canavar / Beast” ile dikkatleri çekmeye başladı. Film beğenilince, Buckley de yavaş yavaş, genç oyuncu kategorilerinden ödüllerle buluşmaya başladı. Kariyerindeki bir diğer kırılma noktası da daha önce “Savaş ve Barış” dizisinde beraber çalıştığı Tom Harper’ın “Wild Rose” filmi oldu. Buckley, bu filmle şarkıcılık yeteneğini, sinema seyircisine de gösterdi. Bir country şarkıcısını canlandırdığı bu filmdeki bütün şarkıları kendisi söylüyor. Bu nedenle filmin soundtrack albümüne de bir anlamda Buckley’nin albümü denebilir. Buckley, birkaç yıl sonra, Suede’in eski gitaristi Bernard Butler ile bir albüm daha yaptı. Belli ki, kariyerinin bu tarafını da tamamen bir kenara bırakmayacak. Belki de ilerleyen yıllarda, Oscar’ının yanına bir de Grammy katar.

“Wild Rose” sonrası yoğun bir çalışma temposuna giren Buckley, irili ufaklı pek çok projede kendini gösterdi. Bu dönemdeki en önemli projeleri, “Çernobil” dizisi, Charlie Kaufman’ın yaptığı “Her Şeyi Bitirmeyi Düşünüyorum / I’m Thinking of Ending Things” filmi, ilk Oscar adaylığını aldığı “Karanlık Kız / The Lost Daughter” ve Alex Garland’ın sürreal korku filmi “Adamlar / Men” oldu. Bu yoğunluk içinde, tiyatroyu da ihmal etmeyip “Kabare”nin yeni uyarlamasında başrolü aldı.
Ve nihayet “Hamnet”. Temposunu biraz daha azalttığı, daha mütevazı işlerde çalıştığı bir dönem sonrasında, bu filmle gerçek anlamda, fırtınalar kopartıyor. Shakespeare’in oğlu Hamnet’in ölümü sonrası, “Hamlet”i yazmasını konu alan film, bu sürece Shakespeare’in karısı Agnes’in gözünden bakıyor ve onun yas sürecini merkeze koyuyor. Filmi çok sevenler olduğu gibi, fazla duygu sömürüsü yaptığını düşünenler de oldu. Ama Buckley’nin performansının çok başarılı olduğu konusunda herkes aynı fikirdeydi. Kimi anlarda, fazla abartılı bulunabilir ama karakterinin yaşadığı acının büyüklüğü de unutulmamalı. Ayrıca, filmin ve karakterinin sessiz anlarındaki oyunculuğu, büyük oynamadığı zamanlarda da karakterinin duygularını yüzüyle ve vücut diliyle verebildiğini gösteriyordu.

“Gelin!”i unutmak isteyecek
Tam da Oscar töreni haftasında vizyon yolculuğunda olan “Gelin! / Bride!” filminde, belli ki yönetmen Maggie Gyllenhaal’un isteğiyle sürekli seyircinin üzerine gelen, abartılı bir performans sergiledi. Film gişede de çok kötü bir sonuç aldı. Belli ki, Buckley’nin ileride pek de bahsetmek istemeyeceği bir film olacak. Ama muhtemelen Cannes ya da Venedik’te göreceğimiz, Alice Rohrwacher filmi “Three Incestuous Sisters” ile yine kendini hatırlatacağına şüphemiz yok. Kim bilir, belki de bir iki sene sonra bu zamanlar, ikinci Oscar’ını alacak mı acaba diye tartışıyor oluruz.