Maça geçmeden önce maçın anlatımıyla ilgili söylemek istediklerim var.

Sanırım milli takımlara lakap takma merakı 12 Dev Adam" ile başladı. Gerek ilk, gerekse yaratıcı olması nedeniyle oldukça popüler olan bu lakabı sonra diğerleri takip etti; Filenin Sultanları, Potanın Perileri, Filenin Aslanları gibi. Bugün artık milli takımlara bir lakap takmadan rahat edemiyor olmalıyız ki malumunuz, Türk Milli Futbol Takımı’nın da bugünlerde bir lakabı var: “Bizim Çocuklar”.

Dün oyun başladı, futbol olarak saha hiçbir şey koyamıyoruz ama maçın anlatımında Bizim Çocuklar aşağı, Bizim Çocuklar yukarı. Maçı izlerken yazıştığım arkadaşlarımdan bir tanesi “iyi ki spiker bizim milli takıma bizim çocuklar diyor, yoksa ben onları başka ülkenin çocukları sanacaktım” dedi ve haklıydı. Zira bu lakap yaratıcılıktan uzak hatta zorlama, dolayısıyla gereksiz. Fakat bu tanımın beni rahatsız eden bir tarafı daha var o da ayrıştırıcı olması. Zira “bizim” kelimesinin içinde gizli olarak “onların” da vardır ve bu düpedüz ayrıştırmadır; ayrıştırma kötüdür. Kaldı ki bir futbol maçına bakışınız “bizim çocuklar” kanalından olunca, rakibin verilmeyen penaltısına “nizami şarj” veya ortada çok kötü bir oyun olmasına rağmen gol yenmeyen bir 45 dakikaya “iyi futbol” deme gibi garipliklere imza atabiliyorsunuz. Duygulara önem vermenin karşısında değilim ama futbol gibi somut yönü çok ağır basan bir oyuna, televizyon reklamlarından anlatımına kadar her alanda sadece duygularla yaklaşınca gerçeklerden bir o kadar uzaklaşıyoruz. Sanıyorum futbolcularımızın maça kafa olarak hiç hazırlanamamış olması ve 2-0’dan sonra da tamamen havlu atmasının ardında, duygu deryasında yüzerken gerçeklik kayasına çarpmış olmanın da önemli bir payı vardı.

Karşılaşmanın gözle görülür tarafında, daha ilk dakikadan itibaren mavilerin kırmızılara karşı çok bariz bir üstünlüğü göze çarptı. İtalya ilk golü bulana kadar mücadele, İtalya atak yapar, top auta çıkar veya Uğurcan’da kalır, Türkiye savunmadan oyun başlatmaya çalışırken baskı yer, topu kaptırır ve yeni bir İtalya atağı başlar şeklinde sürdü. İtalya karşısında oyunu kendi yarı sahamızda kabul etmek gayet normal bir taktikti fakat rakibin her atağında ceza sahasında 7-8 oyuncu bulundurmanın pek anlaşılabilir bir tarafı yoktu. Bu, ne Şenol Güneş’in bilinen yaklaşımına, ne de takımın kimyasına uyan taktik anlayış ile milliler kendisine üç beden büyük gelen bir elbise içinde gibiydi. Ayrıca savunmadaki gereksiz kalabalık sadece hücum anlamında elimizi kolumuzu bağlamakla kalmadı, kendi kalemize gol atmamıza da neden oldu.

Dünkü maçta yokları oynamamıza rağmen gerek İtalya’nın gücü gerekse oyuncularımızın ilk maç şaşkınlığı dikkate alındığında ben bu maçın çok sağlıklı bir gösterge olmadığını, sonraki maçlarda hâlâ daha iyi bir performans gösterebileceğimizi düşünüyorum; elbette başta sahadaki futbol olmak üzere her açıdan ayaklarımız yere daha sağlam bastığı, hamaset, popülizm ve manipülasyondan uzak, akıl, mantık ve doğrulara yakın olduğumuz sürece.