Aman Erol Bulut

13 Aralık 2020

Yaz aylarının transfer şampiyonuydu Fenerbahçe. Büyük maddi sorunlara rağmen onlarca transfer yapıldı, kadro tabiri caizse tepeden tırnağa değişti, aynı mevkiye iki hatta üç oyuncu alındı. Öyle ki sosyal medyada eldeki oyunculardan iki takım yapılıp iki takımın da başa güreşeceği iddia edildi. Aslına bakılırsa sezona da fena başlanmadı ama geride kalan 3-4 aylık sürede takımın ayakları bir türlü yere basmadı ve özellikle son haftalardaki çok kötü oyun rüzgarı bir anda terse döndürdü.

Fenerbahçe gibi büyük camialar negatif rekorları hiç sevmez. Bu nedenle keşke Fenerbahçe son 3 maçını kaybetseydi de Kadıköy’de 3 maç üst üste kaybetmeseydi. Keşke dememin nedeni bu oldukça kötü istatistiğin Erol Bulut’un kaynayan kazanının ateşini körüklüyor olması. Zira şu an Erol Bulut’un taraftar nezdinde (ki umarım sadece öyledir) dahi tartışılıyor olması Fenerbahçe için büyük bir ayıp, hata, geçmişten ders almama artık adına siz ne derseniz öyle.

Erol Hoca zaten kariyerinin başlarında. Kaldı ki geçen sezon hatta geçtiğimiz iki sezon düşünüldüğünde sıfırdan değil eksiden bir takım kurulmuş, seyircisiz bir sezona başlanmış. Bu şartlar altında şaşırtıcı olan inişli çıkışlı bir grafik mi yoksa takımdan ilk haftadan itibaren gümbür gümbür top oynamasını beklemek mi?

Dahası, iki sene önce bir sezonda dört, geçen sene de iki teknik adam değiştirmenin sonuçları da ortadayken şimdi çıkıp #erolbulutistifa demenin mantığını anlamak mümkün değil. Bir işe girişmeden önce her şeyi enine boyuna düşünürsünüz, kararınızı verirsiniz, sonra da o kararın arkasında durursunuz. Ama biz alelacele kararlar veriyor, bir anda büyük umutlara gark oluyor ilk rüzgarda da alabora oluyoruz. Eğer bugünkü gibi durumlarda Erol Bulut’un arkasında durulamayacaksa o, bu takımın başına neden getirildi?

Erol Bulut’un da ciddi hataları elbette var. Aralık ayına gelmemize karşın takımın hala dağınık olması, oyuncuların ruhsuzluğu, kadro kurulması ve ilk on bir seçimindeki hatalar vs. ilk aklıma gelenler. Fakat onun en büyük hatası Fenerbahçe’nin daha ilk haftadan şampiyonluğun en büyük adayı olarak gösterilişine itiraz etmeyişi hatta kendisinin de bu havaya girmesi oldu. Sanıyorum şimdi o havadan eser kalmamıştır.

Olayın bir de Aykut Kocaman boyutu var. Galatasaray’da işler ne zaman karışsa “Hızır” misali Fatih Terim’e koşulması gibi, Fenerbahçe’de de bugünkü gibi durumlarda Kocaman gündeme geliyor. Yahu Aykut Kocaman şimdilerde Premier Lig veya La Liga’da görev yapıyor da benim mi haberim yok? Aykut Hoca iki kere geldi Fenerbahçe’ye, elinden geleni yaptı ve ayrıldı; tıpkı diğer yüzlercesi gib. Bir daha gelse ne yapar, ne eder bilinmez ama onun asla müthiş bir teknik direktör olduğunu düşünmüyorum ve adının her dumanlı havadan sonra gündeme gelmesi çok yanlış. İndirin onun kılıcının gölgesini mevcut teknik direktörün üzerinden de adam görevini yapabilsin.

Fenerbahçe bugünlerde sahadakinden daha büyük bir anlayış problemi yaşıyor. Daha 3 hafta öncesine kadar Bulut mu Simone mi diyenler bugün Bulut’un kuyruğuna teneke bağlama peşinde. Bu kafa değişmediği sürece nice “Bulutlar” gelir gider ama hava hiçbir zaman açmaz.

Yazının devamı...

#notoracism

9 Aralık 2020

Hani kocasından dayak yediği için anne-babasının evine sığınan kızına, aklı sıra işlerin daha da büyümesini veya karışmasını engellemek için “evine dön kızım” diyen babalar vardır ya TFF Başkanı Özdemir’in dünkü maçta yaşananlardan hemen sonra “futbolcular sahaya dönsün” sözleri bana onu hatırlattı. Neymiş efendim, UEFA öyle istiyormuş. Kısaca “el alem ne der” kaygısının futbol sahasına yansıması…

Fakat başta Ba olmak üzere Başakşehirli futbolcuları, Okan Buruk’u ve ve özellikle de Gümüşdağ’ı haklı tepkilerinden, işi sineye çekmek yerine çok ciddi bir risk alarak seslerini yükseltme cesaretini gösterdiklerinden dolayı tebrik etmek gerek. Şimdi iş, tam da olması gerektiği gibi, uluslararası bir boyut kazandı ve en başta PSG’li oyuncular olmak üzere Avrupa’daki birçok futbolcu ve takım, Vebo özelinde tüm insanlığa destek verdi.

Aslına bakılırsa Rumen hakemin bir anlık dikkatsizlik kurbanı olduğunu düşünüyorum ama bu kadar hassas bir konuda ve özellikle bu seviye bir karşılaşmada (sadece bizde değil birçok yerel ligde ırkçılık alanında dönen dolaplardan pek kimsenin haberi olmuyor maalesef) bu şekilde bir dikkatsizliğin kabulü mümkün değil. Koltesku kuvvetle muhtemel artık halı sahada dahi maç yönetemeyecek ve UEFA, Başakşehir’den ve TFF’den bir şekilde özür dileyecek.

Bu konuyla ilgili başka bir boyut, yeri gelince ırkçılığın, kabileciliğin, hemşericiliğin vs. dibine vuranların bir anda en büyük ırkçılık düşmanı kesilmesi. E tabi bize yapıldı ya, mağduruz ya, tepkiden nemalanacağız ya hemen tepki gösterelim. Sosyal medyada ırkçılığa “çingene hakem” diye tepki gösterenleri gördüm ve “tüm” siyasi partilerin #notoracism diye mesajlar attığını. Irkçılığı, insanları sadece ten rengi nedeniyle ayırmak sanınca ortaya işte bunun gibi trajikomik bir tablo çıkıyor. Antropolog bir arkadaşım, ırkçılar genellikle “bu benim yaptığım ırkçılık değil der” demişti, ofsayi bozan oyuncunun ofsayt diye el kaldırması gibi bir şey, nitekim öyle oluyor. Dünkü maçın “kahraman” hakemi Koltesku da Demba Ba’ya “ben onun ten rengini söyledim sadece” diyor.

Velhasıl Başakşehir’e tepki gösterdikleri ve işi büyüttükleri için bir kez daha tebrikler ve teşekkürler. Zira bazı işlerin gerçekten büyümesi gerekir. Bu davranışla bir avuç taraftarı olan bir kulüp bir anda tüm dünyanın sempatisini kazandı ve gruptan çıkamayacak olsa da ülkemizi Avrupa Kupaları’nda en iyi temsil eden kulüp oldu.

Yazının devamı...

Futbolun Adaleti Var

30 Kasım 2020

Dün akşam Beşiktaş ne kadar iyi, Fenerbahçe ne kadar kötüydü öyle. Sanki onlar değil de Barselona ile Osasuna oynuyor gibiydi. İstisnasız herkesin Fenerbahçe’yi favori gördüğü, kağıt üzerinde de sarı lacivertlilerin rakiplerinden iyi olduğu bir ortamda Fenerbahçe, kendi standardının çok altındaki, Beşiktaş da kendi standardının çok üstündeki oyunuyla tüm izleyenleri şaşırttı.

Herkes Perotti’yi överken Rıdvan çıktı sahneye, Pelkas’tan beklenenleri Gezal yaptı. Sosa sahada hayalet gibi dolaşırken Mensah arkadaşlarıyla paslaşmakla meşguldü. Ve en büyük farkı da sadece attığı gollerle değil, verdiği paslarla da, yaptığı koşularla da mükemmel bir kırk beş dakika çıkaran Abubakar yarattı.

Tüm bunları alt alta koyunca ortaya çıkan ilk sonuç şu: Beşiktaş zihin olarak maça çok iyi, Fenerbahçe’de çok kötü hazırlanmış. Maçın ilk dakikasından itibaren siyah beyazlılar yaptıklarıyla “bu maçı kazanmak için sonuna kadar mücadele etmeliyiz” mesajı verirken, ev sahibi takımdan gelen mesaj “biz bu maçı nasıl olsa alırız” gibiydi ve futbol tanrıları rehaveti bir kez daha cezalandırıldı.

Maçı izlemeyenler için bu yazdıklarım kulağa abartılı gibi gelebilir. Fakat Fenerbahçe o kadar yok, Beşiktaş da o kadar vardı ki konuk takım bir kişi eksik kalsa dahi maçta hiçbir şey değişmedi.

Bu karşılaşma iki yeni nesil teknik direktörün karşılaşması açısından da önemliydi. İki hocayı kıyasladığımda ben tercihimi daima Erol Bulut’tan yana kullanırım ama dün akşam Sergen Hoca, kadro tercihi, oyun anlayışı ve hepsinden önemlisi de öğrencilerini maça motive edişiyle, kendisine göre daha tecrübesiz olan Erol Hoca’ya resmen ders verdi. Erol Bulut, çıkardığı hücum kadrosu ile sanki farklı galibiyet peşindeydi ve bu anlayış tam da tecrübesiz teknik direktörlere göre bir durumdu. Bununla birlikte Sisse’yi oyundan alması, rakip bir kişi eksik kalsa da bu durumu avantaja dönüştüremeyişi onun hanesinde büyük eksiler oluşturdu.

Velhasıl dün tam da “futbolun adaleti yok” diyenlerin yanıldığını gösteren bir maç oldu. Zira Beşiktaş o kadar hak etti ki o veya bu nedenle dün akşam kazanamasa futbol adına büyük yazık olacaktı.

Yazının devamı...

Klark Kent'ten Süpermen'e

26 Ekim 2020

İlk devre Fenerbahçe adına sahada Klark Kent vardı, ikinci yarı Süpermen çıktı otaya. Her ne kadar bu siyahla beyaz arasındaki farkta devre arasında yapılan Sosa / Sisse değişikliğinin payı olduysa da bu işin görece küçük nedeniydi. Asıl neden ise ilk yarıda organize olmakta zorlanan ve Trabzonspor’un etkili kontra atakları karşısında zorlanan sarı lacivertlileri oyuncuların takım olarak ikinci yarıya daha konsantre bir şekilde başlamalarıydı.

İlk yarıda üstün olan, istediklerini yapan ve golü bulan taraf Trabzonspor, ilk haftalardaki puan kayıplarının tam tersi istikamette iyi bir oyun sergiledi. Orta alan hakimiyetini ele geçirdi, rakibe ileride basıp çok iyi paslaştı ve taraftarlarına adeta geçen sezondan kalma bir kırk beş dakika izlettirdi.

Fakat ikinci yarı Gustavo’nun daha dikkatli oluş ve, Pelkas, Ozan, Valensiya üçlüsünün vites yükseltmesiyle kontrol tamamen sarı lacivertlilerin eline geçti. Art arda bulunan iki golden sonra rakibin gardı düştü ve Fenerbahçe maçın sonunu kolay getirdi.

Erol Hoca’nın, belli ki eski takımına karşı konsantre olamamış Sosa’yı kenara çekmesi son derece yerinde bir karardı ancak aynı şeyi Pelkas ve Valensiya’nın oyundan alınması için söylemek çok zor. Çünkü iki isim de ikinci yarıya oldukça iyi başlamış, ikinci golün kaydında bir fiil görev almış ve moral kazanmıştı. Fenerbahçe’nin çok geniş bir kadroya sahip olması her oyuncunun her maç oynaması gerektiği anlamına gelmiyor. Örneğin Mert Hakan, her ne kadar büyük umutlarla transfer edilmiş ve önemli bir potansiyele sahip olsa da şu ana kadar formayı hak edecek bir görüntü sergilemedi. Aynı şekilde Pelkas’ın yerine Novak’ın oyuna girmesi de Fenerbahçe’ye çok bir şey kazandırmadı. Erol Bulut’a güveniyorum ve onun artık ilk on biri hemen hemen netleştirdiğine inanıyorum ancak oyuncu değişiklikleri konusunda daha dikkatli olması ve gereksiz değişikliklerden kaçınması gerekiyor.

Bu galibiyet, iki takımın mevcut sezondaki görüntüleri dikkate alındığında sürpriz değil. Trabzonspor geçen sezona kıyasla , kaybettiği önemli oyunculara paralel olarak ciddi bir düşüş yaşıyor ve yeni teknik direktör şimdiden tartışılıyor (zaten ben Ünal Karaman'ın neden gönderildiğini hiç anlayamadım). Fenerbahçe ise tabiri caizse tepeden tırnağa yenilediği ve güçlendirdiği kadrosuyla, zaman zaman acaba dedirtse de, geçtiğimiz sezon hatta sezonlara kıyasla çok daha etkili ve iyi oynayıp taraftarına umut veriyor.

Can.nizamoglu@gmail.com

Yazının devamı...

Erol Bulut'un Bahanesi Yok

4 Ekim 2020

Fenerbahçe bu sene çok farklı...

Karagümrük maçına başlayan on bir oyuncunun sekizi geçen sene yoktu, maç içerisinde bu sayı dokuza çıktı. Her değişikliğin olumlu sonuçlanması şart değildir ama itiraf etmek gerekir ki Fenerbahçe’nin bu seneki kadrosu geçtiğimiz iki yıldan çok daha iyi ve artık sarı lacivertlilerin kadro kalitesi gibi bir şikâyeti söz konusu değil.

Artık mesele eldeki oyunculardan en iyi ilk on biri ve maçların gidişatına, rakibe, sahaya ve benzeri değişkenlere göre değişiklik stratejilerini belirlemek. Kısacası top şimdi Erol Hoca’nım ayağında. Alanyaspor’un olanakları dahilinde kendini göstermeyi başaran Erol Bulut şimdi çok daha geniş olanaklara sahip.

Dünkü maça başlayan oyunculara ilaveten başta Perotti olmak üzere Sisse, Rodrigez, Mert Hakan, Novak, Ferdi, Sinan, Nazım gibi birçok önemli isim var Fenerbahçe kadrosunda. İsimleri yazarken geçen senenin değişmez isimleri olan Dirar, Zanka, Deniz, Ceilson gibi isimlere sıra dahi gelmiyor ve Bakasetas da Erol Bulut ile tekrar çalışmaya çok yakın.

Sözün özü Fenerbahçe Ozan’ı sağ bek, Ceilson’u stoper oynatmak zorunda kalma noktasından rahatlıkla başa güreşebilecek iki on bir oluşturacak kadar alternatifli bir kadroya sahip olma refahına kavuştu. Özellikle santrafor pozisyonunda Erol Hoca’nın nasıl bir karar vereceğini merakla bekliyorum zira Samatta da Sisse de o bölgenin hakkını verecektir. Fakat ilk planda kulağa hoş gelen bu çeşitliliğin uzun vadede kafa karışıklığına dönüşmemesi için kadroda düşünülmeyecek isimlerin de bir an önce belirlenmesi gerekiyor.

Genç teknik adamın çalışkanlığını, işini çok sevmesini ve disiplinini düşündüğümde kısa henüz kısa olmasına karşın başarılı olarak nitelendirilen teknik adamlık kariyerini Fenerbahçe'de taçlandıracağına inananlardanım.

Altay

Geçen sezon yediği hatalı gollerden sonra “neden Harun değil de Altay” sorusu aklıma çok gelmişti. Fakat her geçen gün bu soruma yanıt niteliğinde oluyor ve Altay, sadece önünde daha iyi bir savunmanın (takım halinde) olmasından değil özgüveninin de yükselmesinden çok daha iyi performanslar sergiliyor. Genç kaleci özellikle geçen sezonlardaki hatalarının üzerine gidip onları en düşük seviyeye indirmeyi başarırsa, Fenerbahçe’nin Engin İpekoğlu’dan başlayıp Rüştü ve Volkan ile devam eden iyi/yerli kaleciler geleneğini sürdürebilir.

Yazının devamı...

Bana Stoperini Söyle

13 Temmuz 2020

Fenerbahçe bu sezon hiçbir mevkide sorun yaşamadı, stoper pozisyonunda yaşadığı kadar. Geçen sezon büyük bir umutla alınan ve açıkçası çok da kötü olmayan Sadık’a ne olduğunu bilmiyorum; kadroda bu pozisyona uygun adam sayısı çok azken Skertel’ın gitmesine neden izin verildiğini de. Fakat şurası kesin ki elde sadece Serdar ve Falet kaldı ve onların kâh sakat kâh cezalı oldukları haftalarda, ki bunlar sıklıkla yaşandı, stoper bölgesine sürekli orta sahadan oyuncu devşirildi.

Bu devşirme oyuncuların en meşhuru açık ara Jailson. Kendi bölgesinde hiç de fena bir oyuncu olmayan Brezilyalı stoper oynadığı maçlarda yaptığı hatalarla tabiri caizse hem kendini hem takımını bitirdi. Aynı şekilde zaman zaman o bölgede oynayan Gustavo veya bu hafta olduğu gibi Ozan, bırakın durumu idare etmeyi yaptıkları bireysel hatalarla birçok puan kaybının baş sorumlusu oldular. Tek tek bakmadım ama bu sene Fenerbahçe’nin yediği 43 golün en az 20’sinin bire bir devşirme stoper hatasından olduğuna eminim.

Teknik direktörlerin kafasında “futbolcu her mevkide oynar” gibi bir kabulün olması yeterince garipken bu düşüncenin Fenerbahçe için bu sezon kadro yapma şansına nail olan üç teknik adamın tarafından da benimsenmesi akıllara zarar bir durum. Ve bu yanlışların sarı lacivertlilere faturası çok ağır oldu. Devşirme stoperlerin hataları nedeniyle Fenerbahçe çok kolay gol yiyen bir takıma dönüştü, hiçbir zaman kazanan bir takım hüviyetine bürünemedi ve sadece bu hafta değil defalarca eline geçen üst sıralara tırmanma şansını kullanamadı. Bu olumsuz görüntü takımı o kadar sardı ki bugün Fenerbahçe taraftarının gelecek sezon takımda kalmasını isteyeceği oyuncu neredeyse yok.

Fenerbahçe taraftarı zamanında Mehmet Topal ile serzenişte bulunurken, ki o da bazı maçlarda en geride oynayıp önemli hatalar yapıyordu, bu sezon bu yanlış takımın “normali” oldu. Halbuki iyi bir stoper ikilisi şampiyonluk kapısını açan en önemli anahtarlardan biri; tıpkı Uçe ve Högh, Edu ve Lugano veya Kayer ve Skertel gibi, ve bu anahtarın bu sezon suya düşmüş olması Fenerbahçe’nin büyük umutla girdiği sezonda elini kolunu bağlayan en büyük unsur oldu.

Can.nizamoglu@gmail.com

Yazının devamı...

Fenerbahçe Sınıfta Kaldı

24 Şubat 2020

Pankart

Dün gece her şey baştan aşağı yanlıştı Fenerbahçe için ve bu yanlışlıklar maçtan önce Fenerbahçe tribünlerinde açılan, kötülük dolu “seni de seni seveni de sevmiyoruz” pankartı ile başladı. Özellikle takımlar sahaya Hanau’daki terör saldırısını kınayan, son derece anlamlı bir mesajla çıkmışken bu hassasiyetle taban tabana zıt bir ifade içeren bu pankart ev sahibi takıma hiç yakışmadı ve Fenerbahçe tribünleri daha maç başlamadan sınıfta kaldı.

Kulüp yönetiminin bu pankarttan haberi olmadığını düşünmek naiflik olur. Bu nedenle söz konusu pankart, Ali Koç’un her fırsatta dile getirdiği centilmenlik vurgularını ve iyiliği, iyi insan olmayı öven sözlerini taca çıkardı; onu da sınıfta bıraktı.

Nefret ve ayrışma bugün belki de insanlığın en büyük sorunu ve hiçbir futbol müsabakası veya çekişmesi bu kötü duygulara çanak tutmamalı bilakis onların ortadan kalkmasına vesile olmalı. Centilmenlik ifadelerinin kulüp yöneticilerinin dillerine pelesenk olmaktan çok uygulanmaya ihtiyacı var.

Ersun Yanal

Ersun Hoca ile Fenerbahçe’nin yollarını ikinci kez birleştiren ana neden, Fenerbahçelilerin, Aykut Kocaman’ın savunmacı ve sıkıcı oyunundan haz etmemeleri ile birlikte Yanal’ın 13/14 sezonunda onların damaklarında bıraktığı tattı. Fakat aynı Yanal dünkü derbiye başladığı savunmacı on bir ile adeta kendini inkâr etti. Üstüne üstlük, Trabzonspor maçında, Alanyaspor maçında ve nihayet Ankaragücü maçında Fenerbahçe’nin gol yemesiyle sonuçlanan çok ciddi ve bireysel hata yapan stoper Jailson ile ona benzer bir grafik çizen Altay’da ısrar etmesi, herkese “Ersun Hoca sürekli aynı şeyi yapıp farklı sonuç bekliyor” dedirtti ki akıllı insanlar bunu yapmaz. Maça yanlış bir on bir ile başladıktan sonra, kendisine göre dersine çok daha iyi çalışmış Fatih Terim’in Fenerbahçe savunmasının arkasına atılan toplarla etkili olma planına karşı eli kolu bağlı oturması da Ersun Yanal’ın mevcut kredisini taraftarın gözünde yerle bir etti. Aslına bakılırsa Fatih Terim’in, son haftaların formda ismi Adem’i yedek soyundurması tartışmaya açık, Lemina’nın cezalı olması Fenerbahçe için bir avantaj, rakibin çok daha istekli ve iyi göründüğü ilk otuz dakikayı önde tamamlamak ise Fenerbahçe için büyük bir şanstı. Fakat dün Ersun Hoca’nın aklı o denli karışıktı ki bunların hiçbirinden yararlanamadı, yenilginin mimarı oldu ve o da sınıfta kaldı.

20 Yıl

Dünkü yenilginin Fenerbahçe için belki de tek olumlu tarafı, artık son yıllarda Galatasaray’dan ziyade kendileri için stres kaynağı olmaya başlayan ve bana kalırsa çok da bir anlam ifade etmeyen yenilmezlik serisinin sona ermesi oldu. Bu serinin pek bir anlamı yoktu zira kaybetmemek kulağa hoş gelse de bu oyunda mühim olan sahadan istediğini alarak ayrılmak ve son yıllarda birçok kez şahit olduk ki Galatasaray kazanamamasına rağmen Kadıköy’den istediğini alarak dönen taraf oldu. Ve eğer illa bir istatistik peşindeysek olaya şu açıdan da bakmak mümkün: tam üç sezondur Fenerbahçe Galatasaray’ı Kadıköy’de yenemiyor.

Yazının devamı...

O Zaman Nerelerdeydiniz?

12 Şubat 2020

Kısır futbol tartışmalarının en önemli anahtarlarından biridir “e geçmişte aynısı size/bize yapıldı, o zaman nerelerdeydiniz? O zaman yoktunuz şimdi de konuşmayın” yaklaşımı. Bu anahtar öylesine güçlüdür ki her durumda, her kapıyı açar. Çünkü içinde bulunulan kısır döngü herkesin zamanı geldiğinde benzer olaylarla muhatap olmasını gerektirir ve kuvvetle muhtemel aynı durum geçmişte onların başına da gelmiştir. Bu mucizevi cümle ile karşınızdaki yüzde yüz haklı da olsa lafı onun ağzına tıkayıp onu dize getirebilirsiniz! Birisi herhangi bir şeyden şikâyetçi mi oldu? Yapıştırın “bilmem ne zaman, bilmem ne olduğunda neredeydin” lafını ve hiçbir şey olmamış gibi yolunuza devam edin.

Gelin görün ki “mantıklı” görünen ama aslında son derece mantıksız olan bu yaklaşım, insanın kendini kandırması ve tatmin etmesinden başka bir işe yaramaz; üstüne üstlük son derece sağlıksızdır. Çünkü…

Bahsettiğim durumu somutlaştırmaya çalışayım. Geçen hafta hakem hatalarından Fenerbahçe’nin canı yandı ve taraftarından başkanına kadar herkes, kendi olanakları dahilinde bu işe tepki gösterdi. Çoğu başka takım taraftarlarının bu işe yaklaşımı ise “aynısı geçmişte bize de oldu kardeşim, o zaman nerelerdeydiniz? Oyna devam. Sizin hiç konuşmaya hakkınız yok. O zaman sustunuz şimdi de susun” ve benzeri şeklinde oldu ve o “aynısı”nı bulmak için senelerce gerilere dahi gidildi.

Burada hassas bir nokta var; daha doğrusu yanlış anlaşılan bir kavram: tutarlılık. Tutarlılık, her koşulda tutarlı olma durumudur ama herkesin her duruma tepkisi bire bir aynı olmalı demek değildir. Nasıl ki bir insanın bir yakınının başına kötü bir şey geldiğinde bu duruma olan tepkisi, tanımadığı birinin başına aynı kötü olay geldiğinde gösterdiği tepkiden seviye olarak farklı oluyorsa, taraftarların da olaylara tepkisinin seviyesi başta gönül verdikleri takım olmak üzere, içinde bulundukları duruma, zamana veya ruh hallerine göre değişir; bu normaldir. Aynı adamdan her durumda, hele hele her takıma karşı aynı tepkiyi vermesini bekleyemezsiniz. Dolayısıyla “e o zaman nerelerdeydiniz” diye sormak -ki bu bir soru olmaktan çok “ben sizin durumunuzla ilgilenmiyorum, hatta bu duruma düşmenizden memnuniyet duyuyorum” demektir- abesle iştigaldir ve bunun tutarlılıkla hiç ilgisi yoktur.

Peki, tutarlılık ne gerektirir?

Tutarlılık, şu anda şikâyet edilen zor duruma başkaları düştüğünde onların durumlarını inkâr etmemeyi gerektirir. Kimse kimsenin hakkını kendisininki gibi savunmaz ama tutarlı olanlar en azından “hadi oradan” demekten imtina ederler. Verdiğim örnekten devam etmek gerekirse, bugün Fenerbahçe’nin düştüğü zor duruma, öncesini veya sonrasını karıştırmadan ve lafı eğip bükmeden “evet adamlar hakem hatalarına kurban gitti” demeyi gerektirir tutarlılık ve asıl bunun aksi tutarsızlık olur.

Umarım verdiğim örneğin Fenerbahçe ve hakemler üzerinden olması kafanızı karıştırmamıştır zira benzer veya başka türlü bir haksızlığa istisnasız her takım birçok kez uğradı veya uğrayacak. Velhasıl, kim olursa olsun, düşene tekme atmak değil el vermek gerek zira yarın o düşenin yerinde tekrar siz olacaksınız.

can.nizamoglu@gmail.com

Yazının devamı...