Bizim Çocuklar

13 Haziran 2021

Maça geçmeden önce maçın anlatımıyla ilgili söylemek istediklerim var.

Sanırım milli takımlara lakap takma merakı 12 Dev Adam" ile başladı. Gerek ilk, gerekse yaratıcı olması nedeniyle oldukça popüler olan bu lakabı sonra diğerleri takip etti; Filenin Sultanları, Potanın Perileri, Filenin Aslanları gibi. Bugün artık milli takımlara bir lakap takmadan rahat edemiyor olmalıyız ki malumunuz, Türk Milli Futbol Takımı’nın da bugünlerde bir lakabı var: “Bizim Çocuklar”.

Dün oyun başladı, futbol olarak saha hiçbir şey koyamıyoruz ama maçın anlatımında Bizim Çocuklar aşağı, Bizim Çocuklar yukarı. Maçı izlerken yazıştığım arkadaşlarımdan bir tanesi “iyi ki spiker bizim milli takıma bizim çocuklar diyor, yoksa ben onları başka ülkenin çocukları sanacaktım” dedi ve haklıydı. Zira bu lakap yaratıcılıktan uzak hatta zorlama, dolayısıyla gereksiz. Fakat bu tanımın beni rahatsız eden bir tarafı daha var o da ayrıştırıcı olması. Zira “bizim” kelimesinin içinde gizli olarak “onların” da vardır ve bu düpedüz ayrıştırmadır; ayrıştırma kötüdür. Kaldı ki bir futbol maçına bakışınız “bizim çocuklar” kanalından olunca, rakibin verilmeyen penaltısına “nizami şarj” veya ortada çok kötü bir oyun olmasına rağmen gol yenmeyen bir 45 dakikaya “iyi futbol” deme gibi garipliklere imza atabiliyorsunuz. Duygulara önem vermenin karşısında değilim ama futbol gibi somut yönü çok ağır basan bir oyuna, televizyon reklamlarından anlatımına kadar her alanda sadece duygularla yaklaşınca gerçeklerden bir o kadar uzaklaşıyoruz. Sanıyorum futbolcularımızın maça kafa olarak hiç hazırlanamamış olması ve 2-0’dan sonra da tamamen havlu atmasının ardında, duygu deryasında yüzerken gerçeklik kayasına çarpmış olmanın da önemli bir payı vardı.

Karşılaşmanın gözle görülür tarafında, daha ilk dakikadan itibaren mavilerin kırmızılara karşı çok bariz bir üstünlüğü göze çarptı. İtalya ilk golü bulana kadar mücadele, İtalya atak yapar, top auta çıkar veya Uğurcan’da kalır, Türkiye savunmadan oyun başlatmaya çalışırken baskı yer, topu kaptırır ve yeni bir İtalya atağı başlar şeklinde sürdü. İtalya karşısında oyunu kendi yarı sahamızda kabul etmek gayet normal bir taktikti fakat rakibin her atağında ceza sahasında 7-8 oyuncu bulundurmanın pek anlaşılabilir bir tarafı yoktu. Bu, ne Şenol Güneş’in bilinen yaklaşımına, ne de takımın kimyasına uyan taktik anlayış ile milliler kendisine üç beden büyük gelen bir elbise içinde gibiydi. Ayrıca savunmadaki gereksiz kalabalık sadece hücum anlamında elimizi kolumuzu bağlamakla kalmadı, kendi kalemize gol atmamıza da neden oldu.

Dünkü maçta yokları oynamamıza rağmen gerek İtalya’nın gücü gerekse oyuncularımızın ilk maç şaşkınlığı dikkate alındığında ben bu maçın çok sağlıklı bir gösterge olmadığını, sonraki maçlarda hâlâ daha iyi bir performans gösterebileceğimizi düşünüyorum; elbette başta sahadaki futbol olmak üzere her açıdan ayaklarımız yere daha sağlam bastığı, hamaset, popülizm ve manipülasyondan uzak, akıl, mantık ve doğrulara yakın olduğumuz sürece.

Yazının devamı...

Hasta Adam Fenerbahçe

15 Mart 2021

Dünkü yenilgiden başlayarak ipin ucunu takip ettiğiniz zaman bu iş öyle Serdar Aziz, Erol Bulut değil Ali Koç’a kadar gider. Çok büyük umutla, beklentiyle, dört gözle beklenen Ali Koç, görev başına geçtiği ilk günden itibaren yapmam dediği, eleştirdiği hemen hemen her şeyi yaptı ve Fenerbahçe son iki sezonda tarihi başarısızlıklara imza atarken bu sezon da şampiyonluk yarışından kopma noktasına geldi.

Sorunları çözmek için iyi çözüm önerilerine ihtiyaç olduğu kesin. Fakat bundan bir önceki adım sorunu kabul edip onun nedenlerini anlamaya çalışmak. Bu yazıda herhangi bir çözüm önerisi yok, sadece durum tespiti var, hiç lafı eğip bükmeden tüm Fenerbahçelilerin yüzleşmesi gereken bir durum tespiti; Fenerbahçe bu ligin hasta adamı.

Geçen sezonların “yokluk” içindeki kadrolarına kıyasla bu sezon ihtiyaçtan da fazla sayıda iyi futbolcu ile sürdürülen mücadele yine bir yere varamayacak gibi görünüyor çünkü eldeki 4 forvetten iyi bir forvet, eldeki onca orta saha oyuncusundan iyi bir oyun kurucu, eldeki 4-5 stoperden iyi iki stoper çıkmıyor.

Maçlar ile ilgili, Pelkas ortada oynamalı, Valensiya ve Ferdi her maç ilk on birde olmalı, Sosa yerini Ozan’a bırakmalı gibi yorumları sürekli yapıyoruz ama sanırım sorun bunlar gibi günlük meselelerden daha büyük. Çünkü özellikle bugünkü gibi son derece kötü görüntüler futbolcu performanslarından daha büyük sorunları işaret ediyor; mesela sezonun sonlarına yaklaşılırken Fenerbahçe’nin hâlâ belli bir oyun anlayışını benimseyememiş olması veya yenilen her golden sonra takımın motivasyonunun sıfıra inmesi gibi.

Erol Bulut’un istifaya çağırılmasını her zaman şaşkınlıkla karşıladım ve bugün de karşılıyorum. Zira onun şu anda görevden ayrılması hiçbir şeyi düzeltmeyeceği gibi sorunları daha da büyütür. Fakat özellikle Kadıköy’deki felaket tablosu için “kalemize hiç gelmeden gol attılar veya yediğimiz gol ofsayt”ten çok daha doyurucu açıklamalar gerektiği ortada.

Fenerbahçe uzun yıllardır kötü gidiyor, o veya bu sebeple bir türlü dikiş tutturamıyor. Taraftar sürekli üzülüyor. Ne kadar büyük hayal kurulursa hayal kırıklığı da o kadar büyük oluyor. Sosyal medyadaki #feneriminmaçıvar etiketi bir heyecan değil stres kaynağı uzunca bir süredir. Yaşanan travma nedeniyle kazanılan maçlar moralleri düzeltmeye yetmezken kaybedilenler mangalların devrilmesine neden oluyor. Fazıl Say, Mahfi Eğilmez gibi tanınan isimler dahi şikayetlerini ulu orta beyan etmekten geri durmuyor. Ve ligin hasta adamı yoluna, tökezleye tökezleye, sağa sola çarpa çarpa, sevenlerini üze üze devam ediyor.

Yazının devamı...

Kulüplere Bağış Yapmayın

24 Ocak 2021

Kulüplerin düzenlediği bağış kampanyalarını hiç tasvip etmiyorum. Bu iş, insanların renklere verdiği gönüllerin sömürüsünden başka bir şey değil bana göre. “Taraftar, ekonomik olarak güçlü bir takım görmek istiyorsa, elini cebine atmalı” gibi bir mantıktan yola çıkılıyor ama kulübü batıran taraftar değil ki faturayı da o ödesin! Ortada, zamanında 1 avroya el değiştirmek zorunda olan Parma veya 2013’teki gibi tamam mı yoksa devam mı noktasında olan Rencırs gibi bir durum olsa belki yapılanlar anlaşılabilir ama basiretsiz yönetimlerin kulüp kasalarında açtıkları dev gedikleri yamamak için dönüp dolaşıp taraftara başvurulmasının aklıselime uygun bir tarafı yok.

Bağış yapılması gereken kurum ve kuruluşlar sıralansa, ortada nice yardıma muhtaç insan varken, futbol kulüpleri o sıralamanın en sonlarında olur. İşin bu taraftan bakıldığında ortaya çıkan garipliği bir tarafa, bu kampanyalara katılanların ne kadar bu bağışları verebilecek ekonomik güce sahip oldukları da ayrı bir tartışma konusu. Toplanan bağışların detayını bilmiyoruz ama zaten zor geçinen, özellikle de bugünlerde ekonomik olarak bin bir zorlukla mücadele eden taraftarların da bir SMS ile de olsa bu kampanyaya katıldıkların eminim. Elbette kimse kimseyi bağış konusunda zorlamıyor ama bir kulübün taraftarına bunu yapmaya hakkı olmamalı.

Bazı kişiler için tuttukları takım her şey… Onunla yatıp onunla kalkıyor; onunla sevinip onunla üzülüyorlar. Belki de bu insanlar için bağış işini çok görmemek gerek ama bu çok sağlıksız bir yaklaşım. Bu durum bana Üstün Dökmen’nin şu sözlerini hatırlatıyor: “bahçenizde her zaman birden fazla çiçek olsun. Eğer sadece bir çiçek olursa hayattaki tek amacınız o çiçeği hayatta tutmak olur ve o çiçeğin başına bir şey gelirse hayatınız kararır. Fakat birden fazla çiçeğiniz, başka bir değişle birden başka hobiniz, ilgi alanınız veya yapmaktan hoşlandığınız şey olursa bunlardan biri zarar görse dahi diğerleri sizi “hayatta” tutar.”

Gelelim işin kulüpler tarafına. Kulüp yöneticilerin hepsi şirket patronu ve şirketlerindeki bir kuruşun dahi hesabını yapıyor; haklı olarak. Zira çok büyük sorumlulukları var. Peki ya kulüplerde durum öyle mi? Dışarıdan dünyanın en önemli işi gibi görünen kulüp yönetimi kağıt üzerinde bir dernek başkanlığından farksız ve durum böyle olunca bırakın kulübe milyonlarca lira zarar vermeyi, kulübü iflasa dahi sürüklese, başkan ve arkadaşları ceketini alıp gidebiliyor; sonra varsın yeni gelenler düşünsün. Bu “sorumsuzluk” içinde bir de iş sıkışınca “yetiş ya taraftar” demek, sanıyorum sadece bizim ülkemizde insanların normal karşılayabileceği bir uygulama.

Velhasıl halihazırda kötü yönetilen kulüplere, adeta “daha kötü yönetilin” dercesine bağışta bulunmanın elle tutulur hiçbir tarafı yok ve lafa gelince insanlık, etik, ahlak mangallarında kül bırakmayan kulüp başkanlarının bu işlere girişmesi tamamen tutarsızlık. Sevgili taraftar kardeşim, eğer sen de kulübüne bağış yapmayı düşünüyorsan, bence yapma! O parayla çocuğuna, yeğenine hatta kendine bir şeyler alsan daha evla bir iş yapmış olursun.

Yazının devamı...

Mesut Özil

18 Ocak 2021

Herhangi bir Arsenal taraftarına sorsanız size Mesut ile ilgili karışık duygularından bahsedecektir. Bir tarafta 22 Ekim 2018’deki Lestır maçındaki (ki bu maç sadece bir örnek) gibi asistin pası, asist ve gol içeren resitalleri, diğer tarafta geçtiğimiz sezondan itibaren giderek düşen formu ve en sonunda kadroda kendine yer bulamayışı… Bu nedenle şimdi beni meraklandıran soru, Fenerbahçe’ye hangi Mesut’un geldiği.

Eğer özellikle son iki sezondur sakatlık veya isteksizliğiyle taraftarlarını bıktıran Mesut’tan bahsediyorsak bu oyuncu Fenerbahçe’ye faydadan çok zarar verir ama yok 2014’te Dünya Kupası’nı kazanan, 15/16 sezonunda Premier Lig’de asist kralı olan Mesut’tan bahsediyorsak o zaman onun adını, Hagi’lerin, Aleks’lerin yer aldığı, ülkemize gelmiş en iyi transferler listesinde üst sıralara yazmamız gerek.

Türk tekniği ve Alman disiplini

Almanya’da hemen hemen her takımda bir Türk asıllı oyuncu görmek mümkün ve bu oyuncuların büyük çoğunluğu da orta saha oyuncusu. Bu durum bir tesadüften ziyade, işin fiziksel ve kitabi yönüne daha önem veren Alman ekolünün teknik oyuncu yetiştirmede zorlanmasından ve doğal yetenek tarafı daha ağır basan Türk oyuncuların bu eksiği gidermeye çalışmalarından kaynaklanıyor. Zaten Mesut da kendisi ile ilgili “tekniğim ve topu hissetmem Türk tarafımdan, disiplinim ve asla pes etmemem de Alman tarafımdan geliyor” ifadesini kullanıyor. Bu anlamda Mesut aslında mükemmel bir karışım.

Fenerbahçe’de ne yapar?

Zamanında “iyi bir Sergen” diye bir tanımlama vardı. Zira Sergen her maç aynı performansı göstermiyor, bazen harikalar yaratırken bazen mumla aranıyordu. Bu nedenle yorumcular, “Sergen olursa Beşiktaş kazanır” demek yerine “iyi bir Sergen olursa Beşiktaş kazanır” demeyi tercih ediyorlardı. Arsenal’deki 7 yılını düşünüce bu ifadeyi, en azından şimdilik, Mesut için de kullanmak doğru olacak gibi görünüyor ve iyi bir Mesut, Fenerbahçe’nin sadece kağıt üzerindeki takım değerini değil saha içindeki görüntüsünü de tamamen değiştirme potansiyeline sahip.

Özellikle Sosa’nın formsuzluğu, Mert Hakan’ın beklentileri karşılayamaması ve Ozan’ın o alandaki yetersizliği dikkate alındığında Mesut, kendi bölgesinde Fenerbahçe için biçilmiş kaftan. Eski hocası Venger’in tabiriyle dışa dönük bir kişiliği olmasa da saha içinde lider oyuncu vasfı taşıyan Mesut, performansını sahaya yansıttığı sürece hiç kuşku yok ki, kaleci Altay’dan uçtaki Samata’ya kadar herkesin performansını yükseltecektir.

Umarım Mesut’un ciddi bir sakatlığı yoktur, umarım Fenerbahçe’de iyi bir ortam yakalar, umarım morali yerinde olur ve bu transferin büyüklüğü sadece kağıt üzerinde kalmaz.

Yazının devamı...

Aman Erol Bulut

13 Aralık 2020

Yaz aylarının transfer şampiyonuydu Fenerbahçe. Büyük maddi sorunlara rağmen onlarca transfer yapıldı, kadro tabiri caizse tepeden tırnağa değişti, aynı mevkiye iki hatta üç oyuncu alındı. Öyle ki sosyal medyada eldeki oyunculardan iki takım yapılıp iki takımın da başa güreşeceği iddia edildi. Aslına bakılırsa sezona da fena başlanmadı ama geride kalan 3-4 aylık sürede takımın ayakları bir türlü yere basmadı ve özellikle son haftalardaki çok kötü oyun rüzgarı bir anda terse döndürdü.

Fenerbahçe gibi büyük camialar negatif rekorları hiç sevmez. Bu nedenle keşke Fenerbahçe son 3 maçını kaybetseydi de Kadıköy’de 3 maç üst üste kaybetmeseydi. Keşke dememin nedeni bu oldukça kötü istatistiğin Erol Bulut’un kaynayan kazanının ateşini körüklüyor olması. Zira şu an Erol Bulut’un taraftar nezdinde (ki umarım sadece öyledir) dahi tartışılıyor olması Fenerbahçe için büyük bir ayıp, hata, geçmişten ders almama artık adına siz ne derseniz öyle.

Erol Hoca zaten kariyerinin başlarında. Kaldı ki geçen sezon hatta geçtiğimiz iki sezon düşünüldüğünde sıfırdan değil eksiden bir takım kurulmuş, seyircisiz bir sezona başlanmış. Bu şartlar altında şaşırtıcı olan inişli çıkışlı bir grafik mi yoksa takımdan ilk haftadan itibaren gümbür gümbür top oynamasını beklemek mi?

Dahası, iki sene önce bir sezonda dört, geçen sene de iki teknik adam değiştirmenin sonuçları da ortadayken şimdi çıkıp #erolbulutistifa demenin mantığını anlamak mümkün değil. Bir işe girişmeden önce her şeyi enine boyuna düşünürsünüz, kararınızı verirsiniz, sonra da o kararın arkasında durursunuz. Ama biz alelacele kararlar veriyor, bir anda büyük umutlara gark oluyor ilk rüzgarda da alabora oluyoruz. Eğer bugünkü gibi durumlarda Erol Bulut’un arkasında durulamayacaksa o, bu takımın başına neden getirildi?

Erol Bulut’un da ciddi hataları elbette var. Aralık ayına gelmemize karşın takımın hala dağınık olması, oyuncuların ruhsuzluğu, kadro kurulması ve ilk on bir seçimindeki hatalar vs. ilk aklıma gelenler. Fakat onun en büyük hatası Fenerbahçe’nin daha ilk haftadan şampiyonluğun en büyük adayı olarak gösterilişine itiraz etmeyişi hatta kendisinin de bu havaya girmesi oldu. Sanıyorum şimdi o havadan eser kalmamıştır.

Olayın bir de Aykut Kocaman boyutu var. Galatasaray’da işler ne zaman karışsa “Hızır” misali Fatih Terim’e koşulması gibi, Fenerbahçe’de de bugünkü gibi durumlarda Kocaman gündeme geliyor. Yahu Aykut Kocaman şimdilerde Premier Lig veya La Liga’da görev yapıyor da benim mi haberim yok? Aykut Hoca iki kere geldi Fenerbahçe’ye, elinden geleni yaptı ve ayrıldı; tıpkı diğer yüzlercesi gib. Bir daha gelse ne yapar, ne eder bilinmez ama onun asla müthiş bir teknik direktör olduğunu düşünmüyorum ve adının her dumanlı havadan sonra gündeme gelmesi çok yanlış. İndirin onun kılıcının gölgesini mevcut teknik direktörün üzerinden de adam görevini yapabilsin.

Fenerbahçe bugünlerde sahadakinden daha büyük bir anlayış problemi yaşıyor. Daha 3 hafta öncesine kadar Bulut mu Simone mi diyenler bugün Bulut’un kuyruğuna teneke bağlama peşinde. Bu kafa değişmediği sürece nice “Bulutlar” gelir gider ama hava hiçbir zaman açmaz.

Yazının devamı...

#notoracism

9 Aralık 2020

Hani kocasından dayak yediği için anne-babasının evine sığınan kızına, aklı sıra işlerin daha da büyümesini veya karışmasını engellemek için “evine dön kızım” diyen babalar vardır ya TFF Başkanı Özdemir’in dünkü maçta yaşananlardan hemen sonra “futbolcular sahaya dönsün” sözleri bana onu hatırlattı. Neymiş efendim, UEFA öyle istiyormuş. Kısaca “el alem ne der” kaygısının futbol sahasına yansıması…

Fakat başta Ba olmak üzere Başakşehirli futbolcuları, Okan Buruk’u ve ve özellikle de Gümüşdağ’ı haklı tepkilerinden, işi sineye çekmek yerine çok ciddi bir risk alarak seslerini yükseltme cesaretini gösterdiklerinden dolayı tebrik etmek gerek. Şimdi iş, tam da olması gerektiği gibi, uluslararası bir boyut kazandı ve en başta PSG’li oyuncular olmak üzere Avrupa’daki birçok futbolcu ve takım, Vebo özelinde tüm insanlığa destek verdi.

Aslına bakılırsa Rumen hakemin bir anlık dikkatsizlik kurbanı olduğunu düşünüyorum ama bu kadar hassas bir konuda ve özellikle bu seviye bir karşılaşmada (sadece bizde değil birçok yerel ligde ırkçılık alanında dönen dolaplardan pek kimsenin haberi olmuyor maalesef) bu şekilde bir dikkatsizliğin kabulü mümkün değil. Koltesku kuvvetle muhtemel artık halı sahada dahi maç yönetemeyecek ve UEFA, Başakşehir’den ve TFF’den bir şekilde özür dileyecek.

Bu konuyla ilgili başka bir boyut, yeri gelince ırkçılığın, kabileciliğin, hemşericiliğin vs. dibine vuranların bir anda en büyük ırkçılık düşmanı kesilmesi. E tabi bize yapıldı ya, mağduruz ya, tepkiden nemalanacağız ya hemen tepki gösterelim. Sosyal medyada ırkçılığa “çingene hakem” diye tepki gösterenleri gördüm ve “tüm” siyasi partilerin #notoracism diye mesajlar attığını. Irkçılığı, insanları sadece ten rengi nedeniyle ayırmak sanınca ortaya işte bunun gibi trajikomik bir tablo çıkıyor. Antropolog bir arkadaşım, ırkçılar genellikle “bu benim yaptığım ırkçılık değil der” demişti, ofsayi bozan oyuncunun ofsayt diye el kaldırması gibi bir şey, nitekim öyle oluyor. Dünkü maçın “kahraman” hakemi Koltesku da Demba Ba’ya “ben onun ten rengini söyledim sadece” diyor.

Velhasıl Başakşehir’e tepki gösterdikleri ve işi büyüttükleri için bir kez daha tebrikler ve teşekkürler. Zira bazı işlerin gerçekten büyümesi gerekir. Bu davranışla bir avuç taraftarı olan bir kulüp bir anda tüm dünyanın sempatisini kazandı ve gruptan çıkamayacak olsa da ülkemizi Avrupa Kupaları’nda en iyi temsil eden kulüp oldu.

Yazının devamı...

Futbolun Adaleti Var

30 Kasım 2020

Dün akşam Beşiktaş ne kadar iyi, Fenerbahçe ne kadar kötüydü öyle. Sanki onlar değil de Barselona ile Osasuna oynuyor gibiydi. İstisnasız herkesin Fenerbahçe’yi favori gördüğü, kağıt üzerinde de sarı lacivertlilerin rakiplerinden iyi olduğu bir ortamda Fenerbahçe, kendi standardının çok altındaki, Beşiktaş da kendi standardının çok üstündeki oyunuyla tüm izleyenleri şaşırttı.

Herkes Perotti’yi överken Rıdvan çıktı sahneye, Pelkas’tan beklenenleri Gezal yaptı. Sosa sahada hayalet gibi dolaşırken Mensah arkadaşlarıyla paslaşmakla meşguldü. Ve en büyük farkı da sadece attığı gollerle değil, verdiği paslarla da, yaptığı koşularla da mükemmel bir kırk beş dakika çıkaran Abubakar yarattı.

Tüm bunları alt alta koyunca ortaya çıkan ilk sonuç şu: Beşiktaş zihin olarak maça çok iyi, Fenerbahçe’de çok kötü hazırlanmış. Maçın ilk dakikasından itibaren siyah beyazlılar yaptıklarıyla “bu maçı kazanmak için sonuna kadar mücadele etmeliyiz” mesajı verirken, ev sahibi takımdan gelen mesaj “biz bu maçı nasıl olsa alırız” gibiydi ve futbol tanrıları rehaveti bir kez daha cezalandırıldı.

Maçı izlemeyenler için bu yazdıklarım kulağa abartılı gibi gelebilir. Fakat Fenerbahçe o kadar yok, Beşiktaş da o kadar vardı ki konuk takım bir kişi eksik kalsa dahi maçta hiçbir şey değişmedi.

Bu karşılaşma iki yeni nesil teknik direktörün karşılaşması açısından da önemliydi. İki hocayı kıyasladığımda ben tercihimi daima Erol Bulut’tan yana kullanırım ama dün akşam Sergen Hoca, kadro tercihi, oyun anlayışı ve hepsinden önemlisi de öğrencilerini maça motive edişiyle, kendisine göre daha tecrübesiz olan Erol Hoca’ya resmen ders verdi. Erol Bulut, çıkardığı hücum kadrosu ile sanki farklı galibiyet peşindeydi ve bu anlayış tam da tecrübesiz teknik direktörlere göre bir durumdu. Bununla birlikte Sisse’yi oyundan alması, rakip bir kişi eksik kalsa da bu durumu avantaja dönüştüremeyişi onun hanesinde büyük eksiler oluşturdu.

Velhasıl dün tam da “futbolun adaleti yok” diyenlerin yanıldığını gösteren bir maç oldu. Zira Beşiktaş o kadar hak etti ki o veya bu nedenle dün akşam kazanamasa futbol adına büyük yazık olacaktı.

Yazının devamı...

Klark Kent'ten Süpermen'e

26 Ekim 2020

İlk devre Fenerbahçe adına sahada Klark Kent vardı, ikinci yarı Süpermen çıktı otaya. Her ne kadar bu siyahla beyaz arasındaki farkta devre arasında yapılan Sosa / Sisse değişikliğinin payı olduysa da bu işin görece küçük nedeniydi. Asıl neden ise ilk yarıda organize olmakta zorlanan ve Trabzonspor’un etkili kontra atakları karşısında zorlanan sarı lacivertlileri oyuncuların takım olarak ikinci yarıya daha konsantre bir şekilde başlamalarıydı.

İlk yarıda üstün olan, istediklerini yapan ve golü bulan taraf Trabzonspor, ilk haftalardaki puan kayıplarının tam tersi istikamette iyi bir oyun sergiledi. Orta alan hakimiyetini ele geçirdi, rakibe ileride basıp çok iyi paslaştı ve taraftarlarına adeta geçen sezondan kalma bir kırk beş dakika izlettirdi.

Fakat ikinci yarı Gustavo’nun daha dikkatli oluş ve, Pelkas, Ozan, Valensiya üçlüsünün vites yükseltmesiyle kontrol tamamen sarı lacivertlilerin eline geçti. Art arda bulunan iki golden sonra rakibin gardı düştü ve Fenerbahçe maçın sonunu kolay getirdi.

Erol Hoca’nın, belli ki eski takımına karşı konsantre olamamış Sosa’yı kenara çekmesi son derece yerinde bir karardı ancak aynı şeyi Pelkas ve Valensiya’nın oyundan alınması için söylemek çok zor. Çünkü iki isim de ikinci yarıya oldukça iyi başlamış, ikinci golün kaydında bir fiil görev almış ve moral kazanmıştı. Fenerbahçe’nin çok geniş bir kadroya sahip olması her oyuncunun her maç oynaması gerektiği anlamına gelmiyor. Örneğin Mert Hakan, her ne kadar büyük umutlarla transfer edilmiş ve önemli bir potansiyele sahip olsa da şu ana kadar formayı hak edecek bir görüntü sergilemedi. Aynı şekilde Pelkas’ın yerine Novak’ın oyuna girmesi de Fenerbahçe’ye çok bir şey kazandırmadı. Erol Bulut’a güveniyorum ve onun artık ilk on biri hemen hemen netleştirdiğine inanıyorum ancak oyuncu değişiklikleri konusunda daha dikkatli olması ve gereksiz değişikliklerden kaçınması gerekiyor.

Bu galibiyet, iki takımın mevcut sezondaki görüntüleri dikkate alındığında sürpriz değil. Trabzonspor geçen sezona kıyasla , kaybettiği önemli oyunculara paralel olarak ciddi bir düşüş yaşıyor ve yeni teknik direktör şimdiden tartışılıyor (zaten ben Ünal Karaman'ın neden gönderildiğini hiç anlayamadım). Fenerbahçe ise tabiri caizse tepeden tırnağa yenilediği ve güçlendirdiği kadrosuyla, zaman zaman acaba dedirtse de, geçtiğimiz sezon hatta sezonlara kıyasla çok daha etkili ve iyi oynayıp taraftarına umut veriyor.

Can.nizamoglu@gmail.com

Yazının devamı...