O Zaman Nerelerdeydiniz?

12 Şubat 2020

Kısır futbol tartışmalarının en önemli anahtarlarından biridir “e geçmişte aynısı size/bize yapıldı, o zaman nerelerdeydiniz? O zaman yoktunuz şimdi de konuşmayın” yaklaşımı. Bu anahtar öylesine güçlüdür ki her durumda, her kapıyı açar. Çünkü içinde bulunulan kısır döngü herkesin zamanı geldiğinde benzer olaylarla muhatap olmasını gerektirir ve kuvvetle muhtemel aynı durum geçmişte onların başına da gelmiştir. Bu mucizevi cümle ile karşınızdaki yüzde yüz haklı da olsa lafı onun ağzına tıkayıp onu dize getirebilirsiniz! Birisi herhangi bir şeyden şikâyetçi mi oldu? Yapıştırın “bilmem ne zaman, bilmem ne olduğunda neredeydin” lafını ve hiçbir şey olmamış gibi yolunuza devam edin.

Gelin görün ki “mantıklı” görünen ama aslında son derece mantıksız olan bu yaklaşım, insanın kendini kandırması ve tatmin etmesinden başka bir işe yaramaz; üstüne üstlük son derece sağlıksızdır. Çünkü…

Bahsettiğim durumu somutlaştırmaya çalışayım. Geçen hafta hakem hatalarından Fenerbahçe’nin canı yandı ve taraftarından başkanına kadar herkes, kendi olanakları dahilinde bu işe tepki gösterdi. Çoğu başka takım taraftarlarının bu işe yaklaşımı ise “aynısı geçmişte bize de oldu kardeşim, o zaman nerelerdeydiniz? Oyna devam. Sizin hiç konuşmaya hakkınız yok. O zaman sustunuz şimdi de susun” ve benzeri şeklinde oldu ve o “aynısı”nı bulmak için senelerce gerilere dahi gidildi.

Burada hassas bir nokta var; daha doğrusu yanlış anlaşılan bir kavram: tutarlılık. Tutarlılık, her koşulda tutarlı olma durumudur ama herkesin her duruma tepkisi bire bir aynı olmalı demek değildir. Nasıl ki bir insanın bir yakınının başına kötü bir şey geldiğinde bu duruma olan tepkisi, tanımadığı birinin başına aynı kötü olay geldiğinde gösterdiği tepkiden seviye olarak farklı oluyorsa, taraftarların da olaylara tepkisinin seviyesi başta gönül verdikleri takım olmak üzere, içinde bulundukları duruma, zamana veya ruh hallerine göre değişir; bu normaldir. Aynı adamdan her durumda, hele hele her takıma karşı aynı tepkiyi vermesini bekleyemezsiniz. Dolayısıyla “e o zaman nerelerdeydiniz” diye sormak -ki bu bir soru olmaktan çok “ben sizin durumunuzla ilgilenmiyorum, hatta bu duruma düşmenizden memnuniyet duyuyorum” demektir- abesle iştigaldir ve bunun tutarlılıkla hiç ilgisi yoktur.

Peki, tutarlılık ne gerektirir?

Tutarlılık, şu anda şikâyet edilen zor duruma başkaları düştüğünde onların durumlarını inkâr etmemeyi gerektirir. Kimse kimsenin hakkını kendisininki gibi savunmaz ama tutarlı olanlar en azından “hadi oradan” demekten imtina ederler. Verdiğim örnekten devam etmek gerekirse, bugün Fenerbahçe’nin düştüğü zor duruma, öncesini veya sonrasını karıştırmadan ve lafı eğip bükmeden “evet adamlar hakem hatalarına kurban gitti” demeyi gerektirir tutarlılık ve asıl bunun aksi tutarsızlık olur.

Umarım verdiğim örneğin Fenerbahçe ve hakemler üzerinden olması kafanızı karıştırmamıştır zira benzer veya başka türlü bir haksızlığa istisnasız her takım birçok kez uğradı veya uğrayacak. Velhasıl, kim olursa olsun, düşene tekme atmak değil el vermek gerek zira yarın o düşenin yerinde tekrar siz olacaksınız.

can.nizamoglu@gmail.com

Yazının devamı...

Sergen Attı Şampiyonluk Geldi

29 Ocak 2020

Nice futbolseverin hayalidir, futbolculuk yıllarında efsane olan isimleri teknik adam olarak tekrar takımlarında görmek. Bu hayal öylesine güçlüdür ki, o adamın artık bir futbolcu değil teknik adam olarak takıma geleceği ve futbolculukla teknik adamlığın birbirlerinden çok farklı işler olduğu gibi gerçeklerin kolaylıkla gözlerden kaçmasına neden olur. Zamanında Rıdvan gibi, Haci gibi hatta Aykut gibi nicelerini öğüten bu değirmen şimdi de gözünü Sergen’e dikmiş görünüyor.

Sergen, Türkiye’nin gelmiş geçmiş en yetenekli oyuncusu olabilir ama bu onun aynı oranda iyi bir teknik adam olacağı anlamına gelmiyor. Hatta bana kalırsa yetenekli bir futbolcu olmak, iyi bir teknik direktör olma yolundaki en büyük engel. Bunun nedenlerini çok önceleri burada tartışmıştım: http://www.milliyet.com.tr/skorer/a-can-nizamoglu/bir-futbol-teorisi-yildiz-futbolcular-kotu-teknik-direktor-olur-1304150 Bu nedenledir ki Sergen be Beşiktaş birlikteliğinden hiç umutlu değilim.

Bu işin teorinin ötesinde pratik açıdan da pek umut vadeden bir yanı yok. Aşağıdaki tabloda Yalçın’ın A takım teknik direktörü olarak görev aldığı takımlar ve görevde kalma süreleri yer alıyor; ortalama süre 112 gün veya 3,7 ay!

Ve şimdi o Sergen’den uzun süreli ve başarılı bir performans bekliyoruz; hem de Beşiktaş gibi çok zor bir camiada.

Beşiktaş yönetimi eğer Sergen Yalçın’ı takımın başına, sırf olası (oldukça) bir başarısızlık halinde “e Sergen’i getirdik, daha ne yapalım” demek için getirdiyse bu ciddi bir skandaldır. Bundan daha ciddi bir skandal ise Sergen’i, ona inanarak takımın başına getirmiş olmak olur. Zira Abdullah Avcı gibi bir “taktikçi” teknik adamdan sonra ve aynı sezon içinde, onun yüz seksen derece tersi olan Sergen gibi “duygusal” bir teknik adama görev vermek, yönetimin teknik direktör seçimi konusunda herhangi bir politikasının olmadığını gösterir.

Bir de işin maddi boyutu var. Son açıklanan mali tablolara göre Beşiktaş’ın finansal durumu çok kötünün de ötesinde ve ortada çok tartışılan harcama limiti konusu var. Bu koşullar altında Beşiktaş’ın bir taraftan Abdullah Avcı’ya tazminat ödeyip bir yandan da Sergen’e maaş vermesi, kulübün finansal yapısını daha da içinden çıkılmaz hale getirecektir; tabi diğer kulüplerin yaptığı gibi maaş ve tazminatlar kulübün kuruluş yılı olarak belirlenmezse…

Velhasıl, Sergen’in futbolculuk kariyerini ne kadar başarılı buluyor, o kariyere ne kadar saygı duyuyorsam teknik adam olarak ona o derece şüpheli yaklaşıyorum. Sanırım yazının bu son kısmında “umarım yanılırım” demem lazım ama ben o ifadeyi hiç dürüst bulmuyorum; umarım yanılmam.

Yazının devamı...

Harcama Limitleri

15 Ocak 2020

Hani zamanında Lineker “futbol on bire on bir oynanan bir oyundur” demiş ya, bizde durum tam olarak öyle değil. Bizim için futbol “milyonlara milyonlar oynanan ve sahada ne olduğundan çok saha dışındaki sonu gelmez ve herkesin kendini kesinlikle haklı ilan ettiği tartışmaların önemli olduğu bir oyundur” demek daha doğru olur.

İşte bu tartışmaların son ama sonuncu olmayan perdesi, TFF’nin belirlediği harcama limitleri konusunda cereyan ediyor.

Bu konunun, kulüpler arasındaki söz düellosundan önce, tam olarak ne olduğunun anlaşılmasında fayda var.

Geçtiğimiz sene TFF, UEFA’nın “finansal fair play” uygulamasına paralel olarak, kulüplerin finansal durumlarını kontrol altına almak için onların harcamalarına bir sınır getirmeye karar vermiş ve Eylül ayında da her kulübün ne kadar harcama limiti olduğuna dair bir liste yayınlamıştı. Bu listede yer alan rakamların hesaplanması oldukça uzun bir mevzuata dayanıyor var ve bu hesaplamanın teknik detayları ile kafa karıştırmak istemem. Bu nedenle özet olarak TFF’nin bu hesaplamaları yaparken, biri gelir – gider farkı, diğeri de net borç/faaliyet gideri oranı olmak üzere iki yöntem kullanıp, limitleri bu iki yöntemin ortalaması şeklinde belirlediğini söylemek yeterli olacaktır. Bir de elbette gelir ve giderler hesaplanırken tüm kalemlerin dikkate alınmadığını; örneğin futbolcu maaşları hesaba katılırken ödenen bonservis bedellerinin hesaplama dışında tutulduğunu hatırlatmakta fayda var.

Buraya kadar her şey normal ve anlaşılır. Fakat bu konunun bugün bu kadar tartışılmasına neden olan durum, Fenerbahçe’nin limitinin Galatasaray’ın neredeyse yarısı kadar belirlenmiş olması. Bunun nedeni Fenerbahçe’nin finansal durumunun Galatasaray’dan iki kat kötü olması değil, Galatasaray’ın borçlarını ilk iki sene ana para ödemesi olmayacak şekilde yapılandırmış olması. Zira TFF’nin limit hesaplamasında borçlarını yapılandıran kulüpler “borçsuz” sayılırken, Fenerbahçe gibi borcunu yapılandırmamış kulüpler çok daha düşük bir limite tabi oldu.

Bu durumda Ali Koç’un “bu uygulama, ilerisi düşünülmeden yapılmış, kısa vadeli bir uygulama” serzenişinin haklılık payı var. Fakat bu uygulamanın Eylül’den beri ortada olması nedeniyle itirazın zamanlaması konusunda Koç haksız. Zira mesele buysa ilk günden itibaren bu işin peşi bırakılmamalıydı.

Fenerbahçe’nin bu konudaki ikinci bir eleştirilme noktası da şeffaf olmama konusunda. Bugün çeşitli mecralarda değişik rakamlar söylense de kimse Fenerbahçe’nin limiti aşıp aşmadığını veya aştıysa ne kadar aştığını tam olarak bilmiyor. Yorumlar “başkan bu kadar itiraz ettiyse kesin limit aşılmıştır” akıl yürütmesine dayanıyor.

Bir de Koç’un “bu uygulama Trabzonspor için çıkarılmış” gibi sağlıklı bir temele oturtulamayan bir çıkışı var ki bu konuda kendisini eleştirmemek mümkün değil.

Yazının devamı...

Karaman´dan Kahramana

30 Aralık 2019

Devre arasında teknik direktör değişimlerine alışığız alışık olmasına ama işler hem sahada hem de puan cetvelinde iyi giderken, bir anda teknik direktörle yolların ayrıldığının açıklanması en azılı Ünal Karaman eleştirmenlerine dahi “nasıl ya?” dedirtti.

Karaman’ın bir futbol dâhisi olduğunu ben de düşünmüyorum ama geçen seneden beri Trabzonspor’un her geçen gün biraz daha iyiye gidip bu sene şampiyonluğun en güçlü adaylarından biri olmasında en büyük pay hocanındı.

Ünal Karaman’ın kovulma kokan istifasına, Ağaoğlu’nun deplasmanda kazanılan Konyaspor maçından sonra “tamam da takım top oynamıyor” temalı açıklamanın sebep olduğu söyleniyor. Eğer durum bundan ibaretse burada eleştirilecek çok durum var; mesela kulüp başkanı neden teknik konularda bu kadar derin yorumlar yapıyor? Veya bu nasıl bir top oynayamamadır ki Trabzonspor ligin ilk yarısı son yılların en iyi derecesi ile tamamlıyor? Diğer taraftan, Karaman’ın da sadece bu açıklama üzerine “demek top oynayamıyoruz, o zaman ben de bırakıyorum, bakalım şimdi nasıl top oynayacaklar” şeklindeki yaklaşımı profesyonellikten çok uzak.

Trabzon’un kendine has dinamikleri olduğu malum ama bu “yerel ve duygusal” profil, yabancıların tabiriyle günün sonunda hep Trabzonspor’a zarar veriyor. Bugün de bu durum değişmedi.

Karaman ile yollar ayrılınca, belki başkanın bir B planı vardır diye düşünmüştüm ama bugün yapılan “şu ana kadar kimseyle görüşmedik” açıklaması adeta yüreklere su serpti! Ağaoğlu aynı açıklamada, “yahu Konyaspor maçından sonra ben hocayı eleştirmemiştim, özeleştiri yapmıştım” dedi ama bu bana gerçek olmaktan ziyade gelen tepkileri yumuşatmak için yapılmış bir hamle gibi göründü.

Velhasıl bu ayrılık Trabzonspor penceresinden bakıldığında dostu üzdü, düşmanı ise sevindirdi; tarafsız gözler ise olan bitene bir anlam veremedi. Trabzonspor’un gayet iyi bir kadrosu olduğu için, yeni teknik adam Amerika’yı tekrar keşfetmeye çalışmazsa, takımda bir çöküş yaşanacağını düşünmüyorum. Fakat her hâlükârda yeni teknik adamın gelir gelmez Ünal Karaman seviyesine çıkması da zor. İşin bir diğer boyutu da şu: Ağaoğlu bu hamlesi ile hem bundan sonra alınacak her kötü neticenin sorumluluğunu şimdiden üzerine almış, hem de tıpkı bir zamanlar Ünal Aysal’ın Fatih Terim’e yaptığı gibi, Karaman’ı bir nevi kahramana dönüştürerek onun cebine bir gün takımın başına daha da güçlenmiş olarak dönme biletini koymuş oldu.

Bu yazı vesilesiyle, yeni yılınız kutlu olsun!

can.nizamoglu@gmail.com

Yazının devamı...

Cenk Şahin

15 Ekim 2019

Söze biraz Zankt Pauli’yi (St. Pauli) tanıtmakla başlamam gerek; takımdan önce semti…

Hamburg’u görmüş olanlar bilir, bu şehrin bir yandan diğer gelişmiş Alman şehirleri gibi organize ve güzel görünümlü bir yüzü, bir yandan da alabildiğine bohem, bir o kadar renkli ve alternatif tarafı vardır ve Zankt Pauli bu alternatif tarafın kendisidir. O semte girdiğinizde en küçük kafeden parklara kadar her şeyin farklı, insanların hem kıyafetleri hem de hal ve hareketleriyle bir başka olduğunu görürsünüz. Bu farklılığın temelinde, bu semtin limana yakın oluşunun ve yüzyıllar boyunca denizcilerin uğrak yeri olmasının çok önemli bir payı var ve başta gece hayatı olmak üzere, yeme içme, eğlence ve hayata bakış olarak sadece Almanya’nın değil belki de tüm Avrupa’nın geri kalanından farklı bir hale bürünmüş olan bu semt mevcut kimliğini bugün de “gururla” sürdürmekte.

Bu semtin bir de dillere destan futbol takımı, bu takımın da son derece ateşli, her maç tribünleri tamamen dolduran, yeni kombine kart almak isteyenleri yıllarca bekleten bir taraftar topluluğu var. Bu spor kulübü, semt ile o kadar özdeşleşmiş ki, maç günü tribünleri semtin sokaklarından ayırmak çok zor. Ve Milentor Stadı’nın açık tribünü, kulübün hayata bakışını özetleyen şu cümleyi barındırır: Nobody is illegal (kimse yasadışı değildir).

Özetle Zankt Pauli, kelimelerin tam anlamıyla bir spor kulübünden fazla; sol görüşlü, her türlü farklılığa açık (eski başkanları açık bir eşcinseldi), ırkçılık karşıtı, cinsiyetçilik karşıtı, faşizm karşıtı ve kült bir kulüp. İşte bu kulüpte uzun yıllardır forma giyen Cenk Şahin, geçen hafta Türkiye’nin Suriye’de yaptığı operasyonu destekleyen ve askerlerine iyi dilekte bulunan Instagram mesajı nedeniyle önce kadro dışı kaldı, sonra da sözleşmesi devam etmesine karşın takımla ilişkisi kesildi. Bunun nedeni olarak da kulübün her türlü savaşa karşı olması, bu mesajın kulüp değerleriyle bağdaşmaması gösterildi. Konu ile ilgili konuştuğum birkaç sıkı taraftar da kulübün hareketinin doğru olduğunu söyledi.

Bir açıdan bakarak değerlerin, kulübün en pahalı transferlerinden birini dahi bir celse de boşayacak kadar önemli görülmesini anlayabilir hatta takdir edebilirsiniz. Fakat bu işin doğrusu olayı biraz daha araştırmak, olan biteni sadece tek taraflı medya araçlarından değil farklı kaynaklardan dinleyerek Türk Ordusu’nun yaptığını daha iyi analiz etmek ve ondan sonra karar vermek olurdu. Kaldı ki değerleriyle övünen Zankt Pauli’nin anayasa sayılabilecek ilkelerinden biri de “insan ilişkilerinde tolerans ve saygı”dır ve hiç şüphe yok ki kulübün Cenk ile ilgili aldığı karar bu ilke ile hiç bağdaşmadı.

Aslında bu konunun Emre Can veya İlkay Gündoğan gibi Almanya’da hatta Alman milli takımında forma giyen oyuncularla da ilgisi var. Bu iki isim de, Cenk Tosun’un Arnavutluk maçı sonrası paylaştığı asker selamlı fotoğrafı Instagram üzerinde beğendikleri için ufak bir soruşturma geçirdi, sonra ikisi de beğenilerini kaldırdı ve muhtemelen geçen sene Mesut Özil’in başına gelenleri düşünerek tarafsızlık açıklamasında bulundu.

Tüm bu yaşananların gösterdiği şu ki hoşgörü ve saygı sadece sözcük olarak kalmamalı. Kötü ve zararlı davranışlar elbette cezayı hak eder ama hiç katılmasak da düşünce ve ifade özgürlüğüne izin vermek durumundayız; sadece Almanya değil tüm dünyada.

can.nizamogu@gmail.com

Yazının devamı...

Tatsız Derbi

29 Eylül 2019

Maçtan önce iki takımın bu seneki istatistiklerine bakanlar Fenerbahçe’nin hem topa sahip olma hem de gerek şut, gerekse gol sayılarından yola çıkarak hücum etme konularında Galatasaray’dan daha iyi olduğunu görmüştü. Nitekim maç Galatasaray’ın evinde olsa da, planlarını sahaya daha iyi yansıtan taraf Fenerbahçe oldu.

Fenerbahçe

Fenerbahçe orta sahası ilk dakikalardan itibaren rakibine üstünlük kurdu, ikili mücadeleleri kazandı ve topa daha çok sahip oldu. Bunun en önemli nedeni hem birçok pozisyonda top çalan hem de gerek kendi kazandığı gerekse arkadaşlarından aldığı topları iyi kullanan Gustavo’ydu. Brezilyalı, Emre’yi çok rahatlattı.

Yakaladığı pozisyonlara karşın Fenerbahçe’nin gol kaydına muvaffak olamayışının nedeni ilk yarıda Tolga, Kruze ve Ozan; ikinci yarıda da yine Kruze ve Deniz’in etkisiz vuruşları veya yanlış tercihleri oldu. Bunun yanı sıra, Rodrigez ve Moses’in olmayışı ve Yanal’ın Ferdi’yi muhtemelen riskli görmesi nedeniyle sarı lacivertliler doksan dakikayı gerçek bir kanat oyuncusundan yoksun tamamladı ve kanatları hiç kullanamadı.

Ersun Yanal’ın ikinci yarıda oyuna aldığı Deniz’i maç bitmeden tekrar kulübeye çekmesini çok beğendim. Zira bu hareketle Yanal hem Deniz’e performansının çok kötü olduğunu net bir şekilde söylemiş, hem de kendi hatasını kabul etmiş oldu.

Galatasaray’ın, Fenerbahçe’nin yumuşak karnı olan savunma dörtlüsü üzerinde herhangi bir baskı kuramaması nedeniyle, bu bölgedeki oyunculara fazla iş düşmedi hatta genel anlamda iyi göründüler fakat bu yanıltıcı bir iyilik. İyileşen Hasan Ali’nin dönmesi ve Dirar’ın kendi kanadına geçmesi ile savunmadaki taşların biraz daha yerine oturmasını beklemek mümkün; fakat stoperdeki soru işareti ortadan kalkmış değil.

Galatasaray

Galatasaray bu sene ne savunmasıyla orta sahasını bağlayabiliyor ne de orta sahasıyla hücum hattını. Geriden topla çıkmakta zorlandıkları gibi, orta sahadaki isimlerin organize bir şekilde rakip kaleye yöneldiklerine çok az şahit olduk. Bu senaryoda forvetiniz Falkao değil Agüero da olsa fayda etmeyecektir. Zira dün Kolombiyalı oyuncu ceza sahasında topla hiç buluşamadı.

Yazının devamı...

Üç Hata Üç Puan

17 Eylül 2019

Fenerbahçe’nin savunması, herkes yerinde oynasa dahi, tabiri caizse muhallebi gibi; bir de sol bek, sağ bek ve stoperlerden biri eksik olunca ortaya dünkü gibi trajikomik bir manzara çıktı. Bu cümle ne kadar söylense az: “Sadık veya Serdar, ne kadar hata yaparsa yapsın Jailson’dan daha iyi stoperdir; çünkü stoperdir.

Alanyaspor’un üçüncü golünden önce Ozan Tufan, ayağındaki topla, yüzü kendi kalesine dönükken sağa yani kendi kalesine yani tehlikeli alana dönüyor. Halbuki o pozisyonda sola dönse, topu kaptırsa dahi pozisyon bu kadar vahim bir hal almayacaktı; klasik bir yerinde oynamayan oyuncu hatası.

Yenilgiden sonra Ersun Yanal daha ziyade ilk on biri, oyun planı ve oyuncu değişiklikleri ile ilgili eleştirildi. Fakat bunların ötesinde ve öncesinde onun ve Komoli’nin kadro yapılanmasını eleştirmek gerek. Zira Fenerbahçe kadrosunda sol bek yedeği yok, sol stoper yok, geçen sezon transfer edilen stoperler forma şansı bulamıyor, Adil Rami nerelerde?

Velhasıl futbol, kimi nereye koyarsanız istediğiniz sonucu alabileceğiniz veya sadece istemekle sonuca varabileceğiniz kadar basit bir oyun değil. Tıpkı hayat gibi futbolun da kurallarına uyanlar amacına ulaşıyor. Umarım Ersun Yanal da inadından vazgeçer ve Jailson’u bir kez daha stoperde, Ozan’ı da bekte görmeyiz.

Alanyaspor

Maçları genellikle büyük takımlar açısından değerlendiriyoruz ama Erol Bulut’un Alanyaspor’undan bahsetmemek olanaksız. Müthiş oynamıyorlar, hatta ilk yarıda oyunu kendi yarı alanlarında kabul edip öncelikle yememeyi düşünmeleri ister istemez Fenerbahçe’yi oyunun hâkimi kıldı fakat geriye düştükten sonra biraz yüklenince golü bulmakta hiç zorlanmadılar. Sanıyorum maçtan önce Bulut, Fenerbahçe’nin etkili tarafı olan hücumunu çok adamla etkisiz hale getirip, yumuşak savunmasına karşı şekilde gol bulmayı planlamıştı. Bu plan, düşünülen seyirde olmasa da sonuçta amacına ulaştı.

Alanyaspor, oyuncu kalitesi olarak Fenerbahçe’den daha iyi değil fakat çok uyumlu ve bilinçliler. Bu da büyük bir teknik direktör marifeti. Erol Hoca geçen sezon Malatyaspor’da elde ettiği başarının üzerine koyarak, açık olmasını dilediğim yoluna devam ediyor.

Yazının devamı...

19:05

9 Eylül 2019

Milletçe şekle ve sembollere (gereksiz yere) çok önem verdiğimizden olsa gerek, kulüplerin kuruluş yıllarındaki rakamlarla ilgili ne oyunlar oynayacağımızı şaşırıyoruz; Fenerbahçe 19.07’yi Dünya Fenerbahçeliler Günü ilan eder, Beşiktaş stadyumunu 41.903 kapasiteli yapar, Trabzonspor ve plaka kodu müsait diğer takımlar maçın ilgili dakikasında tribün gösterisine kalkışır vs.

Bu işin zirvesi de geçen hafta TFF’nin, Fatih Terim’in cezasını saat 19:05’te açıklaması oldu. Bu olaydan sonra TFF’nin “saat konusu bir tesadüften ibarettir” şeklindeki sözleri cayır cayır yanan yüreklere düşen bir damla sudan öteye geçemezken, insanın aklına “ey TFF, tamam bilerek yapmamış olabilirsin ama herkes bu rakamlara bu kadar önem atfederken, hiç mi dikkat etmedin cezanın duyurulma saatine” sorusunu getirmeden edemedi.

Fakat bu 1.905 rakamı ile ilk karşılaşmamız değil. 2017 sonunda Fatih Terim bir kez daha Galatasaray’a imza atarken, KAP’a yapılan açıklamada Terim’in maaşının ilgili sezon bitene kadar aylık 1.905 TL, sonraki sezon ise yıllık 3 milyon avro olacağı belirtilmişti. Kaba bir hesapla o zamanın 1.905 TL’si 423 avro yapıyordu. Yarım sezonu altı ay diye düşünsek toplam maaş yaklaşık 2.500 avro eder. Demek ki takip eden sene maaş artışı tam 3.000 kat!

Nedir bu işler Allah aşkına? Biz takımların, kulüplerin ve elbette federasyonun gayet profesyonel ve ciddi olmasını beklerken bu rakam oyunlarıyla varılmak istenen yer neresidir?

TFF’nin cezayı saat 19:05’te açıklamasından sonra şimdi hangi Galatasaraylı cezanın hakkaniyeti, daha doğrusu Terim’in “profesyonel” suçlamasının yanlış olduğu konusunda ikna edilebilir? Bu yapılan iş, dikkatsizlik dahi olsa, normalde haksız olan adamı haklı hale getirmez mi?

Haksız demişken madalyonun diğer tarafı… 19:05 olayını bir an için unutursak, Terim’in Kayserispor maçı sonrası söyledikleri çok basit, çok eski ve çoktan tarihe karışmış olması gereken bir dilin cümleleri. Yahu daha ligin üçüncü haftası oynanırken ve rakip takımda kırmızı kartlar havada uçuşmuşken, üstüne üstlük maç da kazanılmışken hangi plan, hangi proje, hangi profesyonellik? Terim’in basın toplantısında söylediği sözler ancak futbol ile ilgili bir komedi programında söylenebilir ama onun da ne kadar güldürücü olacağı tartışılır.

Ne var ki bizim ülkemizde işler normalden farklı yürüyebiliyor. Mesela iki sene önce bir Alman otomobil firması çok büyük bir dizel skandalı yaşadı, iflasın eşiğine geldi çünkü Avrupa’daki tüm araçlar toplandı. Fakat bu iş Türkiye’de kimsenin umurunda olmadı ve belki de bu durum firmayı iflastan kurtardı. Buna paralel, Terim’in açıklamaları başka ülkelerde hayretle karşılanacakken bizim ülkemizde hâlâ prim yapabiliyor. Herkesin her an yapabileceği türden bu açıklamalar için hâlâ “adam haklı ya” diyenler çıkabiliyor; hem de çoğunluk olacak şekilde. Durum bu olunca Fatih Terim de hem açıklamasının prim yapacağını hem de bu tür açıklamaların TFF’yi Galatasaray’ın lehine hata yapmaya zorlayacağını bildiği için bu yolda ilerlemekten hiç geri durmuyor; işte size profesyonellik. Ha ceza mı? Dedim ya bizim ülkemizde işler biraz farklı işliyor diye; bizde cezalar neredeyse ödülden sayılıyor.

Yazının devamı...