Putin

29 Temmuz 2022

Her şey ne kadar kötü gidebilirse öyle gitti o akşam Kadıköy’de.

Aslında maça fena başlanmamış, ilk dakikalardan itibaren pozisyonlar bulunmuş, gole bir kale direğinden daha az bir mesafe kalacak kadar yaklaşılmıştı.

O zaman da Fenerbahçe hocası dahil tüm kadrosu baştan aşağı yenilenmiş (son 10 yılda olduğu gibi) ve bu anlamda zamana ihtiyacı olan bir takımdı ama sahada fena değilken bu hakikat o kadar göze çarpmıyordu.

Fakat ne zaman ki önce oyuncu sayısı ondan hemen sonra da skor olarak geri düşüldü, işin rengi bir anda değişti. Üstüne üstlük bir de penaltı da kaçtı. Maç son bir can havliyle uzatmalara taşınsa da dakikalar ilerledikçe kendini daha fazla gösteren yorgunluk ve uyumsuzluk bir anda çaresizliğe dönüştü ve Şampiyonlar Ligi hayalleri yine başka bir bahara ertelendi.

Buraya kadar olanlar, özellikle Fenerbahçe taraftarının çok da yabancı olmadığı durumlardı ama her şeyi en üst seviyedeki olumsuzluk mertebesine taşıyan, rakip takımın golünden sonra tribünlerdeki Putin tezahüratı oldu.

Bu tezahürat, Buyalskiy´nin gol sevinci üzerine, sadece santra yapılana kadar, 25-30 saniye süren ve bir daha tekrarlanmayan bir tepki ama bana kalırsa bu aralar yapılabilecek en tehlikeli tezahürattı. Zira Avrupa´da savaşa ve Rusya´ya karşı tam bir konsensüs oluşmuş durumda. Hatırlarsınız savaşın ilk başladığı günlerde iş Rus ürünlerini marketlerden kaldırmaya, Rus akademisyenleri üniversitelerden uzaklaştırmaya hatta Ruslara sağlık hizmeti sunmamaya kadar götürülmüştü. Neyse ki bugünlerde bu cadı avından bir nebze vazgeçildi ama yine de Avrupa’da Rusya’nın tüm dünya için en büyük tehlike ve Putin´in de tam bir şeytan olduğuna dair hemen hemen kimsenin şüphesi yok.

Tüm bunları düşündüğüm zaman UEFA´dan Fenerbahçe’nin ceza alması ne yazık ki çok yüksek bir olasılık gibi geliyor. İş ki bu ceza para cezası gibi hafif bir şekilde atlatılabilse. Bu anlamda kulübün bugün yayımladığı ve yapılanları tasvip etmediklerini belirten bildiri oldukça yerinde bir davranıştı.

Bu arada UEFA bu tezahürata ceza verirse bunda haklı olmayacağını da belirtmek gerek. Zira savaş başladığından beri ulusal ve uluslararası birçok organizasyonda Ukrayna lehine siyasi içerikli gösterilerden, logolardan veya pankartlardan kimse ceza almadığı gibi bunlar adeta teşvik edildi. Eskiden böyle değildi. En ufak bir siyasi, dini veya ideolojik içerik dahi cezalandırılıyor, tribünlerde Filistin bayrağı asan Seltiksliler suçlu bulunuyordu.

Yazının devamı...

Fenerbahçe beraberliğe oynamaz

18 Mayıs 2022

Fenerbahçe beraberliğe oynar mı hiç? Hem de Kadıköy’de! Olacak is değil…

Pazar günü takımlarını ıslıklayan taraftarlar, belli ki 17 Ekim -20 Kasım arasındaki dört maçtan sadece bir puan alındığını, bu sezon Kadıköy’de üç kez mağlup olunduğunu ve bir ara liderle puan farkının 20´ye çıktığını çok çabuk unutmuş.

Doğu kültürünün önemli özelliklerinden biri kibir. Sorulduğunda tevazu konusunda mangalda kül bırakmasak da is icraata geldiğinde bir anda büyüklük krizine girip “nasıl olur da böyle olur, koskoca bilmem kim böyle yapar mı?” tadında cümlelere ve davranışlara çok rahat bürünebiliyoruz. Tarihimizden tutun, yetiştirilme tarzımıza kadar hayatimizin her alanında, tabiri caizse hamurumuzda kibir var. Hatta öyle ki tevazuu bile abartıp kibre çeviriyoruz; “ben neyim ki, bir fakir, bir hizmetkar” vs. gibi.

İste bu düşünce taraftar bedeni ile birleşince ortaya “en büyük bizim takım çıkıyor.” Yahu son 15 yılda sadece iki kere şampiyon olabilmiş veya beş milyardan fazla borcu olan veya ligi küme düşme hattının biraz üzerinde tamamlayabilmiş veya son şampiyonluğunu tam 38 yıl önce kazanmış takımlardan hangisi en büyük? Ve tabi ki en büyük takım asla bir puana oynamaz, galip gelemediği her maç onun için puan kaybıdır, o rakibe göre plan yapmaz, sürekli hücum oynar vs.

Bu aşırı duygusallık hali, bu kadar meraklı olmamıza rağmen futbolda dünya çapında bir basarimizin olmamasının önemli nedenlerinden biri. Zira biraz başarılı olsak bunu “zaten olması gereken” diye algılayıp rehavetin, basarisiz olduğumuzda da “bu olacak is değil” diye düşünüp aşırı karamsarlığın kollarında buluyoruz kendimizi.

Geçenlerde Klopp´un başarılı olmasının nedenleri diye bir makale okumuştum. Onun teknik bilgisi, koçluğu ve karizmatik liderliği bir yana, makalede yazan bir ifade dikkatimi çekmişti: “kazanmak istiyorsan, bu oyunda bazen kaybedebileceğini de kabul etmen gerek.” Velhasıl isin özü ve sağlıklı yaklaşımı, sadece futbolda değil hayatin her alanında, mümkün olduğunca gerçekçi kalabilmek. Elbette futbol gibi öncelikle duygulara hitap eden bir oyunda tüm duygulardan sıyrılıp soğuk kanlılığın kitabini yazmaktan bahsetmiyorum ama isi limbik sistemden biraz daha selebrum seviyesine taşımakta fayda var.

Velhasıl bu çalkantılı sezonun sonunda tabelanın ikinci sırasında yer alıp Şampiyonlar Ligi şansını kovalayabilmek Fenerbahçe için basaridir.

can.nizamoglu@gmail.com

Yazının devamı...

Bizim Çocuklar

13 Haziran 2021

Maça geçmeden önce maçın anlatımıyla ilgili söylemek istediklerim var.

Sanırım milli takımlara lakap takma merakı 12 Dev Adam" ile başladı. Gerek ilk, gerekse yaratıcı olması nedeniyle oldukça popüler olan bu lakabı sonra diğerleri takip etti; Filenin Sultanları, Potanın Perileri, Filenin Aslanları gibi. Bugün artık milli takımlara bir lakap takmadan rahat edemiyor olmalıyız ki malumunuz, Türk Milli Futbol Takımı’nın da bugünlerde bir lakabı var: “Bizim Çocuklar”.

Dün oyun başladı, futbol olarak saha hiçbir şey koyamıyoruz ama maçın anlatımında Bizim Çocuklar aşağı, Bizim Çocuklar yukarı. Maçı izlerken yazıştığım arkadaşlarımdan bir tanesi “iyi ki spiker bizim milli takıma bizim çocuklar diyor, yoksa ben onları başka ülkenin çocukları sanacaktım” dedi ve haklıydı. Zira bu lakap yaratıcılıktan uzak hatta zorlama, dolayısıyla gereksiz. Fakat bu tanımın beni rahatsız eden bir tarafı daha var o da ayrıştırıcı olması. Zira “bizim” kelimesinin içinde gizli olarak “onların” da vardır ve bu düpedüz ayrıştırmadır; ayrıştırma kötüdür. Kaldı ki bir futbol maçına bakışınız “bizim çocuklar” kanalından olunca, rakibin verilmeyen penaltısına “nizami şarj” veya ortada çok kötü bir oyun olmasına rağmen gol yenmeyen bir 45 dakikaya “iyi futbol” deme gibi garipliklere imza atabiliyorsunuz. Duygulara önem vermenin karşısında değilim ama futbol gibi somut yönü çok ağır basan bir oyuna, televizyon reklamlarından anlatımına kadar her alanda sadece duygularla yaklaşınca gerçeklerden bir o kadar uzaklaşıyoruz. Sanıyorum futbolcularımızın maça kafa olarak hiç hazırlanamamış olması ve 2-0’dan sonra da tamamen havlu atmasının ardında, duygu deryasında yüzerken gerçeklik kayasına çarpmış olmanın da önemli bir payı vardı.

Karşılaşmanın gözle görülür tarafında, daha ilk dakikadan itibaren mavilerin kırmızılara karşı çok bariz bir üstünlüğü göze çarptı. İtalya ilk golü bulana kadar mücadele, İtalya atak yapar, top auta çıkar veya Uğurcan’da kalır, Türkiye savunmadan oyun başlatmaya çalışırken baskı yer, topu kaptırır ve yeni bir İtalya atağı başlar şeklinde sürdü. İtalya karşısında oyunu kendi yarı sahamızda kabul etmek gayet normal bir taktikti fakat rakibin her atağında ceza sahasında 7-8 oyuncu bulundurmanın pek anlaşılabilir bir tarafı yoktu. Bu, ne Şenol Güneş’in bilinen yaklaşımına, ne de takımın kimyasına uyan taktik anlayış ile milliler kendisine üç beden büyük gelen bir elbise içinde gibiydi. Ayrıca savunmadaki gereksiz kalabalık sadece hücum anlamında elimizi kolumuzu bağlamakla kalmadı, kendi kalemize gol atmamıza da neden oldu.

Dünkü maçta yokları oynamamıza rağmen gerek İtalya’nın gücü gerekse oyuncularımızın ilk maç şaşkınlığı dikkate alındığında ben bu maçın çok sağlıklı bir gösterge olmadığını, sonraki maçlarda hâlâ daha iyi bir performans gösterebileceğimizi düşünüyorum; elbette başta sahadaki futbol olmak üzere her açıdan ayaklarımız yere daha sağlam bastığı, hamaset, popülizm ve manipülasyondan uzak, akıl, mantık ve doğrulara yakın olduğumuz sürece.

Yazının devamı...

Hasta Adam Fenerbahçe

15 Mart 2021

Dünkü yenilgiden başlayarak ipin ucunu takip ettiğiniz zaman bu iş öyle Serdar Aziz, Erol Bulut değil Ali Koç’a kadar gider. Çok büyük umutla, beklentiyle, dört gözle beklenen Ali Koç, görev başına geçtiği ilk günden itibaren yapmam dediği, eleştirdiği hemen hemen her şeyi yaptı ve Fenerbahçe son iki sezonda tarihi başarısızlıklara imza atarken bu sezon da şampiyonluk yarışından kopma noktasına geldi.

Sorunları çözmek için iyi çözüm önerilerine ihtiyaç olduğu kesin. Fakat bundan bir önceki adım sorunu kabul edip onun nedenlerini anlamaya çalışmak. Bu yazıda herhangi bir çözüm önerisi yok, sadece durum tespiti var, hiç lafı eğip bükmeden tüm Fenerbahçelilerin yüzleşmesi gereken bir durum tespiti; Fenerbahçe bu ligin hasta adamı.

Geçen sezonların “yokluk” içindeki kadrolarına kıyasla bu sezon ihtiyaçtan da fazla sayıda iyi futbolcu ile sürdürülen mücadele yine bir yere varamayacak gibi görünüyor çünkü eldeki 4 forvetten iyi bir forvet, eldeki onca orta saha oyuncusundan iyi bir oyun kurucu, eldeki 4-5 stoperden iyi iki stoper çıkmıyor.

Maçlar ile ilgili, Pelkas ortada oynamalı, Valensiya ve Ferdi her maç ilk on birde olmalı, Sosa yerini Ozan’a bırakmalı gibi yorumları sürekli yapıyoruz ama sanırım sorun bunlar gibi günlük meselelerden daha büyük. Çünkü özellikle bugünkü gibi son derece kötü görüntüler futbolcu performanslarından daha büyük sorunları işaret ediyor; mesela sezonun sonlarına yaklaşılırken Fenerbahçe’nin hâlâ belli bir oyun anlayışını benimseyememiş olması veya yenilen her golden sonra takımın motivasyonunun sıfıra inmesi gibi.

Erol Bulut’un istifaya çağırılmasını her zaman şaşkınlıkla karşıladım ve bugün de karşılıyorum. Zira onun şu anda görevden ayrılması hiçbir şeyi düzeltmeyeceği gibi sorunları daha da büyütür. Fakat özellikle Kadıköy’deki felaket tablosu için “kalemize hiç gelmeden gol attılar veya yediğimiz gol ofsayt”ten çok daha doyurucu açıklamalar gerektiği ortada.

Fenerbahçe uzun yıllardır kötü gidiyor, o veya bu sebeple bir türlü dikiş tutturamıyor. Taraftar sürekli üzülüyor. Ne kadar büyük hayal kurulursa hayal kırıklığı da o kadar büyük oluyor. Sosyal medyadaki #feneriminmaçıvar etiketi bir heyecan değil stres kaynağı uzunca bir süredir. Yaşanan travma nedeniyle kazanılan maçlar moralleri düzeltmeye yetmezken kaybedilenler mangalların devrilmesine neden oluyor. Fazıl Say, Mahfi Eğilmez gibi tanınan isimler dahi şikayetlerini ulu orta beyan etmekten geri durmuyor. Ve ligin hasta adamı yoluna, tökezleye tökezleye, sağa sola çarpa çarpa, sevenlerini üze üze devam ediyor.

Yazının devamı...

Kulüplere Bağış Yapmayın

24 Ocak 2021

Kulüplerin düzenlediği bağış kampanyalarını hiç tasvip etmiyorum. Bu iş, insanların renklere verdiği gönüllerin sömürüsünden başka bir şey değil bana göre. “Taraftar, ekonomik olarak güçlü bir takım görmek istiyorsa, elini cebine atmalı” gibi bir mantıktan yola çıkılıyor ama kulübü batıran taraftar değil ki faturayı da o ödesin! Ortada, zamanında 1 avroya el değiştirmek zorunda olan Parma veya 2013’teki gibi tamam mı yoksa devam mı noktasında olan Rencırs gibi bir durum olsa belki yapılanlar anlaşılabilir ama basiretsiz yönetimlerin kulüp kasalarında açtıkları dev gedikleri yamamak için dönüp dolaşıp taraftara başvurulmasının aklıselime uygun bir tarafı yok.

Bağış yapılması gereken kurum ve kuruluşlar sıralansa, ortada nice yardıma muhtaç insan varken, futbol kulüpleri o sıralamanın en sonlarında olur. İşin bu taraftan bakıldığında ortaya çıkan garipliği bir tarafa, bu kampanyalara katılanların ne kadar bu bağışları verebilecek ekonomik güce sahip oldukları da ayrı bir tartışma konusu. Toplanan bağışların detayını bilmiyoruz ama zaten zor geçinen, özellikle de bugünlerde ekonomik olarak bin bir zorlukla mücadele eden taraftarların da bir SMS ile de olsa bu kampanyaya katıldıkların eminim. Elbette kimse kimseyi bağış konusunda zorlamıyor ama bir kulübün taraftarına bunu yapmaya hakkı olmamalı.

Bazı kişiler için tuttukları takım her şey… Onunla yatıp onunla kalkıyor; onunla sevinip onunla üzülüyorlar. Belki de bu insanlar için bağış işini çok görmemek gerek ama bu çok sağlıksız bir yaklaşım. Bu durum bana Üstün Dökmen’nin şu sözlerini hatırlatıyor: “bahçenizde her zaman birden fazla çiçek olsun. Eğer sadece bir çiçek olursa hayattaki tek amacınız o çiçeği hayatta tutmak olur ve o çiçeğin başına bir şey gelirse hayatınız kararır. Fakat birden fazla çiçeğiniz, başka bir değişle birden başka hobiniz, ilgi alanınız veya yapmaktan hoşlandığınız şey olursa bunlardan biri zarar görse dahi diğerleri sizi “hayatta” tutar.”

Gelelim işin kulüpler tarafına. Kulüp yöneticilerin hepsi şirket patronu ve şirketlerindeki bir kuruşun dahi hesabını yapıyor; haklı olarak. Zira çok büyük sorumlulukları var. Peki ya kulüplerde durum öyle mi? Dışarıdan dünyanın en önemli işi gibi görünen kulüp yönetimi kağıt üzerinde bir dernek başkanlığından farksız ve durum böyle olunca bırakın kulübe milyonlarca lira zarar vermeyi, kulübü iflasa dahi sürüklese, başkan ve arkadaşları ceketini alıp gidebiliyor; sonra varsın yeni gelenler düşünsün. Bu “sorumsuzluk” içinde bir de iş sıkışınca “yetiş ya taraftar” demek, sanıyorum sadece bizim ülkemizde insanların normal karşılayabileceği bir uygulama.

Velhasıl halihazırda kötü yönetilen kulüplere, adeta “daha kötü yönetilin” dercesine bağışta bulunmanın elle tutulur hiçbir tarafı yok ve lafa gelince insanlık, etik, ahlak mangallarında kül bırakmayan kulüp başkanlarının bu işlere girişmesi tamamen tutarsızlık. Sevgili taraftar kardeşim, eğer sen de kulübüne bağış yapmayı düşünüyorsan, bence yapma! O parayla çocuğuna, yeğenine hatta kendine bir şeyler alsan daha evla bir iş yapmış olursun.

Yazının devamı...

Mesut Özil

18 Ocak 2021

Herhangi bir Arsenal taraftarına sorsanız size Mesut ile ilgili karışık duygularından bahsedecektir. Bir tarafta 22 Ekim 2018’deki Lestır maçındaki (ki bu maç sadece bir örnek) gibi asistin pası, asist ve gol içeren resitalleri, diğer tarafta geçtiğimiz sezondan itibaren giderek düşen formu ve en sonunda kadroda kendine yer bulamayışı… Bu nedenle şimdi beni meraklandıran soru, Fenerbahçe’ye hangi Mesut’un geldiği.

Eğer özellikle son iki sezondur sakatlık veya isteksizliğiyle taraftarlarını bıktıran Mesut’tan bahsediyorsak bu oyuncu Fenerbahçe’ye faydadan çok zarar verir ama yok 2014’te Dünya Kupası’nı kazanan, 15/16 sezonunda Premier Lig’de asist kralı olan Mesut’tan bahsediyorsak o zaman onun adını, Hagi’lerin, Aleks’lerin yer aldığı, ülkemize gelmiş en iyi transferler listesinde üst sıralara yazmamız gerek.

Türk tekniği ve Alman disiplini

Almanya’da hemen hemen her takımda bir Türk asıllı oyuncu görmek mümkün ve bu oyuncuların büyük çoğunluğu da orta saha oyuncusu. Bu durum bir tesadüften ziyade, işin fiziksel ve kitabi yönüne daha önem veren Alman ekolünün teknik oyuncu yetiştirmede zorlanmasından ve doğal yetenek tarafı daha ağır basan Türk oyuncuların bu eksiği gidermeye çalışmalarından kaynaklanıyor. Zaten Mesut da kendisi ile ilgili “tekniğim ve topu hissetmem Türk tarafımdan, disiplinim ve asla pes etmemem de Alman tarafımdan geliyor” ifadesini kullanıyor. Bu anlamda Mesut aslında mükemmel bir karışım.

Fenerbahçe’de ne yapar?

Zamanında “iyi bir Sergen” diye bir tanımlama vardı. Zira Sergen her maç aynı performansı göstermiyor, bazen harikalar yaratırken bazen mumla aranıyordu. Bu nedenle yorumcular, “Sergen olursa Beşiktaş kazanır” demek yerine “iyi bir Sergen olursa Beşiktaş kazanır” demeyi tercih ediyorlardı. Arsenal’deki 7 yılını düşünüce bu ifadeyi, en azından şimdilik, Mesut için de kullanmak doğru olacak gibi görünüyor ve iyi bir Mesut, Fenerbahçe’nin sadece kağıt üzerindeki takım değerini değil saha içindeki görüntüsünü de tamamen değiştirme potansiyeline sahip.

Özellikle Sosa’nın formsuzluğu, Mert Hakan’ın beklentileri karşılayamaması ve Ozan’ın o alandaki yetersizliği dikkate alındığında Mesut, kendi bölgesinde Fenerbahçe için biçilmiş kaftan. Eski hocası Venger’in tabiriyle dışa dönük bir kişiliği olmasa da saha içinde lider oyuncu vasfı taşıyan Mesut, performansını sahaya yansıttığı sürece hiç kuşku yok ki, kaleci Altay’dan uçtaki Samata’ya kadar herkesin performansını yükseltecektir.

Umarım Mesut’un ciddi bir sakatlığı yoktur, umarım Fenerbahçe’de iyi bir ortam yakalar, umarım morali yerinde olur ve bu transferin büyüklüğü sadece kağıt üzerinde kalmaz.

Yazının devamı...

Aman Erol Bulut

13 Aralık 2020

Yaz aylarının transfer şampiyonuydu Fenerbahçe. Büyük maddi sorunlara rağmen onlarca transfer yapıldı, kadro tabiri caizse tepeden tırnağa değişti, aynı mevkiye iki hatta üç oyuncu alındı. Öyle ki sosyal medyada eldeki oyunculardan iki takım yapılıp iki takımın da başa güreşeceği iddia edildi. Aslına bakılırsa sezona da fena başlanmadı ama geride kalan 3-4 aylık sürede takımın ayakları bir türlü yere basmadı ve özellikle son haftalardaki çok kötü oyun rüzgarı bir anda terse döndürdü.

Fenerbahçe gibi büyük camialar negatif rekorları hiç sevmez. Bu nedenle keşke Fenerbahçe son 3 maçını kaybetseydi de Kadıköy’de 3 maç üst üste kaybetmeseydi. Keşke dememin nedeni bu oldukça kötü istatistiğin Erol Bulut’un kaynayan kazanının ateşini körüklüyor olması. Zira şu an Erol Bulut’un taraftar nezdinde (ki umarım sadece öyledir) dahi tartışılıyor olması Fenerbahçe için büyük bir ayıp, hata, geçmişten ders almama artık adına siz ne derseniz öyle.

Erol Hoca zaten kariyerinin başlarında. Kaldı ki geçen sezon hatta geçtiğimiz iki sezon düşünüldüğünde sıfırdan değil eksiden bir takım kurulmuş, seyircisiz bir sezona başlanmış. Bu şartlar altında şaşırtıcı olan inişli çıkışlı bir grafik mi yoksa takımdan ilk haftadan itibaren gümbür gümbür top oynamasını beklemek mi?

Dahası, iki sene önce bir sezonda dört, geçen sene de iki teknik adam değiştirmenin sonuçları da ortadayken şimdi çıkıp #erolbulutistifa demenin mantığını anlamak mümkün değil. Bir işe girişmeden önce her şeyi enine boyuna düşünürsünüz, kararınızı verirsiniz, sonra da o kararın arkasında durursunuz. Ama biz alelacele kararlar veriyor, bir anda büyük umutlara gark oluyor ilk rüzgarda da alabora oluyoruz. Eğer bugünkü gibi durumlarda Erol Bulut’un arkasında durulamayacaksa o, bu takımın başına neden getirildi?

Erol Bulut’un da ciddi hataları elbette var. Aralık ayına gelmemize karşın takımın hala dağınık olması, oyuncuların ruhsuzluğu, kadro kurulması ve ilk on bir seçimindeki hatalar vs. ilk aklıma gelenler. Fakat onun en büyük hatası Fenerbahçe’nin daha ilk haftadan şampiyonluğun en büyük adayı olarak gösterilişine itiraz etmeyişi hatta kendisinin de bu havaya girmesi oldu. Sanıyorum şimdi o havadan eser kalmamıştır.

Olayın bir de Aykut Kocaman boyutu var. Galatasaray’da işler ne zaman karışsa “Hızır” misali Fatih Terim’e koşulması gibi, Fenerbahçe’de de bugünkü gibi durumlarda Kocaman gündeme geliyor. Yahu Aykut Kocaman şimdilerde Premier Lig veya La Liga’da görev yapıyor da benim mi haberim yok? Aykut Hoca iki kere geldi Fenerbahçe’ye, elinden geleni yaptı ve ayrıldı; tıpkı diğer yüzlercesi gib. Bir daha gelse ne yapar, ne eder bilinmez ama onun asla müthiş bir teknik direktör olduğunu düşünmüyorum ve adının her dumanlı havadan sonra gündeme gelmesi çok yanlış. İndirin onun kılıcının gölgesini mevcut teknik direktörün üzerinden de adam görevini yapabilsin.

Fenerbahçe bugünlerde sahadakinden daha büyük bir anlayış problemi yaşıyor. Daha 3 hafta öncesine kadar Bulut mu Simone mi diyenler bugün Bulut’un kuyruğuna teneke bağlama peşinde. Bu kafa değişmediği sürece nice “Bulutlar” gelir gider ama hava hiçbir zaman açmaz.

Yazının devamı...