Hulk’u bilirsiniz. Futbolcu olan değil de o futbolcuya ismini veren gerçek, çizgi roman Hulk; namı diğer yeşil dev. Bu kahraman normal zamanlarda Brus Bennır adında, kendi halinde bir vatandaştır fakat hayatının tehlikede olduğunu hissettiğinde veya aşırı sinirlendiğinde bir anda yeşil deve dönüşür. Hikâye tanıdık geliyor mu?

Milli takımımızın 2008 Avrupa Şampiyonası’nda normal koşullarda oynadığı iki maç vardı. Bunlardan biri ilk maçımız olan Portekiz, diğeri de son maçımız olan Almanya karşılaşmasıydı. İkisini de kaybettik. Bu iki maçın arasındaki İsviçre, Çek Cumhuriyeti ve Hırvatistan maçlarında ise “Hulk” sahadaydı ve bu maçlarda rakipleri efsanevi bir şekilde alt etmeyi başardık; hem de birçok oyuncumuz sakatlık veya ceza nedeniyle oynayamazken.

Bu Avrupa Şampiyonası’nda da durumumuz aynıydı. Kaybettiğimizde elenmeyeceğimiz ilk iki maçta Brus Bennır olarak rakiplere karşı hiçbir varlık gösteremezken, yeşil dev olarak çıktığımız maçta Çekleri, hem de 2-0 yenmeyi başardık.

Turnuva öncesi grup maçlarına baktığımızda hatta diğer turnuva öncesi performanslarımıza baktığımızda gördüğümüz manzara hep aynı. Rahat durumdayken görece basit maçları dahi kazanamıyor, sıkıştığımızda zorları başarabiliyoruz.

Bu hiç de sağlıklı bir durum değil!

Ben milli takımımdan, özellikle de hem maddi hem de manevi gücü diğer birçok milli takımdan kat be kat fazla olan milli takımımdan, ayakları yere sağlam basan, aklı başında, planlı ve sürdürülebilir bir başarı beklerim. Sürekli hayal kırıklıkları ve anlık zaferler arasında gidip gelen, uzun vadede güven vermeyen ve bu şeklide kendini bir türlü dünya futboluna kabul ettiremeyen bir milli takım istemiyorum; bunu kimse istemez.

Milli takımın bu “çift kişilikli” yapısının en önemli nedenlerinden biri Fatih Terim. Pirlo’nun biyografisinde Terim için söylediklerine dayanarak bunu söylüyor değilim. Fatih Terim’in konuşmalarını dinlediğinizde, onun taktik detaylardan ziyade isteklendirme referansları yaptığını işitirsiniz. Bununla birlikte az da olsa teknik konuşmalarında basit eksiklikler yakalamanız çok olasıdır. Mesela Çek Cumhuriyeti maçından önce Çalhanoğlu’nun son 15 maçta kanatta oynadığını söylemesi, bu oyuncunun ne kendi takımında ne de milli takımda 15 maç boyunca kanatta oynamadığını bilenler için oldukça gariptir. Bu durum, milli takımın “normal” maçlarını kazanamayıp “son şans” maçlarını kazandığı gerçeğiyle birlikte düşünüldüğünde ortaya tencere ve kapak misali bir uyum çıkıyor.

Belki milli takımı bir ustaya emanet ederek birkaç yıl yatırım yapılmasını beklemeye tahammülümüz yok -ki bu durum millet olarak da düşünce sistemimizin çok sağlıklı olmadığını gösteriyor- veya milli takımı emanet ettiğimiz Hidding gibi isimler bu göreve dört elle sarılmıyor. Fakat bu andan itibaren artık Türk Milli Takımı’nın kimliğini bulması, iyi kötü bir sisteminin olması ve hedefinin de bu sistemi yıldan yıla ileri taşıyarak sürdürülebilir bir başarı yakalamak olması şart. Aksi takdirde son 20 senede olduğu gibi çok büyük emeğe karşın bir arpa boyu yol kat edemeyiz.

Arda Turan

Arda’nın bir özelliği var, eleştirilmeyi kabul etmiyor; tıpkı Fatih Terim gibi. Bu isimler istiyorlar ki sürekli el üzerinde tutulsunlar, takdir edilsinler fakat asla eleştirilmesinler. Arda’nın geçenlerde sosyal medyada birisiyle tartışması, son İspanya maçında tribünler ile diyaloga girmesi hep bu yaklaşımın sonuçları. Hâlbuki bu ülke hem Arda’ya hem de Fatih Terim’e gereğinden fazla değer verdi ve onları onurlandırdı. Nice meslektaşları varken Fatih Terim’in adını taşıyan iki stadyum, Gökdeniz Rusya’da yıllarca başarıyla oynarken Arda’nın milli kahraman ilan edilmesi ve sokaklara isminin verilmesi bu aşırı ilginin kanıtlarıdır. Fakat bu yapılanlar onların dolu bir başak misali başlarını eğmelerine neden olacağına onların yüksek egosunu beslemiş olmalı ki Fatih Terim tamamen kendi eseri olan milli takım ile ilgili “bir suçlu aranacaksa o kişi ben değilim” Arda da “herkesten tek tek hesap soracağım” diyebilecek gücü kendisinde bulabiliyor.

Tasavvufta bir söz vardır: “ben ihlaslıyım demek ihlas eksikliği göstergesidir” diye. Aslında bu söz tüm iyi meziyetler için geçerli olup Arda’nın “benim adamlıma kimse laf edemez” sözünü bu açıdan değerlendirdiğimizde ortaya çıkan sonuç bellidir. Açıkçası biz futbolseverlerin Arda’nın adamlığına ihtiyacımız yok, onunla ilgilenmiyoruz da. Biz onun iyi oynamasını, goller atmasını, maçlar kazandırmasını, İspanya maçındaki gibi oyunu bırakmamasını istiyoruz. Bugün Türkiye’nin averaj ile turnuva dışında kalması, İspanya maçının son yarım saatinde atılan havlu nedeniyledir. Hem Arda hem de diğer futbolcular, Çek Cumhuriyeti maçındaki konsantrasyonlarını, motivasyonlarını ve hırslarını ilk iki maçta da göstermiş olsalar ne bu kadar eleştirilir ne de bu milleti bu kadar üzerlerdi.

Suç başka yerde değil

Turnuvadaki 270 dakikamızın 180 dakikasında başka âlemlerdeyken, son 90 dakikadaki iyi oyunumuzla gruptan çıkmayı beklemek ancak tatlı bir hayaldi. Fakat bu hayal, sanki bize bir mesaj verir gibi, 85. Dakikada gelen bir golle suya düştü. Bu durumun sebebi İtalya’nın İrlanda Cumhuriyeti maçına yedeklerle çıkması veya turnuvanın statüsü değil tamamen kendi performansımızdır. Zira grup liderliğini garantilemiş İtalya’nın, bir sonraki maçı düşünerek sahaya yedek ağırlıklı kadro ile çıkması normal olup, bizim hem turnuvaya direkt katılmamızı hem de umutlarımızı grup maçlarının son saniyesine kadar sürdürmemizi sağlayan şey aynı turnuva statüsüydü.

can.nizamoglu@gmail.com