Mircea Lucescu ile başladı. Sonra Almanya’ya dönüp Tuchel’in adını attı ortaya. Derken Dünya Kupası’na yöneldi. İsviçre Milli Takımı Teknik Direktörü Ottmar Hitzfeld, Almanya’nn patronu Joachim Löw ve ABD’nin hocası Jürgen Klinsmann’la yoklama çekti. Bu temasları sırasında sık sık ortaya atılan Mustafa Denizli’nin, listesinde olmadığını, hocayı kırmayacak biçimde kibarca beyan etti. Özellikle vurguladı ki Alman ekolünün, Alman teknik adamlarının peşindedir. Vizyonlarında Alman hocalardan yana bir tercih vardır.
Galatasaray Başkanı Ünal Aysal, yukarıdaki kısa öykünün sonunda hepimizi ters köşeye yatırarak Çizme’den tavşan değil, bir İtalyan çıkardı: Cesare Prandelli!
Yine de ön yargılı olmayalım... Prandelli’nin hocalığı hakkında yapılan yorumların ortaya koyduğu ortak kanı “saygıyı hak eden bir kariyer”e sahip olduğudur. Tıpkı Roberto Mancini gibi, yaptıklarını ilginç ve tuhaf karşılasak da saygı duymalıyız.
Prandelli ile ilgili en somut gerçekler, İtalya’da onca başarısına rağmen lig şampiyonluğunu kazanamaması ve ilk kez yurt dışında bir takımı çalıştıracak olmasıdır. Evet, şampiyonluk kazanamamıştır ama, çalıştırdığı takımlarla Şampiyonlar Ligi’nde grup liderliğini yakalamıştır. Roma’da şampiyonluk hayalleriyle başlayan kariyeri, maalesef eşinin hastalığı nedeniyle yarım kalmıştır. Del Bosque’nin Beşiktaş’la yaşadığı dramatik beraberlik ve üzücü sonuçları Prandelli için olsa olsa dikate alınması gereken bir örnektir ama, bire bir fizik yasası değildir.
Dünya Kupası’nda İngiltere’yi (2-0) yenip Uruguay ve Kosta Rika (1-0) yenilgilerinin ardından eve dönen Prandelli’yi İstanbul’a getirmek yine de başarıdır. Bu anlamda Aysal’ı kutlamak gerekiyor. Prandelli Şampiyonlar Ligi’ne doğrudan katılacak olan Galatasaray’ı uygun bir eşleşme olursa, gruptan çıkarabilir.
2-0 geride
Ezeli rekabete gelince...
Fenerbahçelilerin de Galatasaraylıların da en merak ettiği konu bu olmalı. Hemen söyleyeyim: Hocalar arasındaki istatistiklere göre 2-0 geriden başlayacak. 2003-04 sezonu UEFA Kupası’nda Prandelli’nin çalıştırdığı Parma, Gençlerbirliği’ne önce evinde (1-0), sonra da Ankara’da (3-0) yenilerek elendi. O sezon Gençlerbirliği’nin başında Ersun Yanal vardı. Yanal’ın Fenerbahçe’si ile Prandelli’nin Galatasaray’ı arasındaki zirve rekabetinin her şeyden önce barış ve keyif getirmesini diliyoruz.
O halde cesaret Prandelli!

Prandellliiii

Cesare Claudio Prandelli, İtalya’yı değiştiren, futbola tat ve renk getiren, takımını Euro 2012’de finale taşıyan adam. Yaptığına devrim diyemesek de dünyanın en tutucu defansif futbol anlayışını değiştirdiği için finalde İspanya’ya (dünyanın en iyi takımına) 4-0 yenilmesine rağmen onu takdir etmeliyiz.
Cesare ile Manuela (Caffi) birbirlerine aşık olduğunda 18 ve 15 yaşındaydılar. 1982’de evlendiler. Bu evlilikten Caroline ve Nicolo adlı iki çocukları oldu. (Nicolo İtalyan Milli Takımı’nda kondisyoner). Prandelli, 2004-2005 sezonunda hayallerinin takımı Roma’ya teknik direktör oldu. Ama gelin görün ki, Manuela kansere yakalanmıştı. Eşinin zor zamanlarında elini tutabilmek, ona yoldaşlık edebilmek için Roma’yı bıraktı. 26 Kasım 2007’de Manuella Prandelli öldü. O, son nefesine kadar hayat arkadaşının yanındaydı.
İşte benim kahramanım. Cesare Claudio Prandelli... Adam, baba, koca, hoca... Delikanlı, usta, insan ve sevgili...
Anlıyorsunuz değil mi? Prandellliiiii!
(Milliyet/ 4 Temmuz 2012 Çarşamba)

En büyük oydu: Alfredo di Stefano

Bırakalım, Pele - Maradona, ya da Messi - Ronaldo tartışmalarını... Neymar’a da sağlıklar dileyip kariyerini sürdüren tüm futbol yıldızlarını alkışlamaya devam edelim.
Ama bugün susma zamanı...
Tüm zamanların en büyük futbolcusu Alfreda di Stefano öldü.
Güzel ve onurlu yaşamında üç ülkeye (Arjantin, Kolombiya ve İspanya’ya) milli formayla hizmet etti. Real Madrid mi onunla efsane oldu, o mu Real Madrid’le? Bilmiyoruz. İkisi öylesine iç-içe.
8 lig şampiyonluğu, 1 kupa, 5 Şampiyon Kulüpler Kupası, 1 kıtalararası şampiyonluk... Oynadığı 555 maçta attığı 405 gol...
Sadece forvet, sadece orta alan değil, sırası geldiğinde ilk libero örneği sayılabilecek savunma oyununu da başarıyla gerçekleştirdi. 40 yaşında transfer yapacak büyülü bir kariyerin kahramanıydı.
Benim en büyüğüm oydu.
Sanırım cennette de meleklerle oynuyor şimdi.

Heeeeyttt... Cüneeeyt!..

Haberi sevgili Bora Koçyiğit’ten aldım. Herkesten önce o duymuştu. “Abi, dedi, tam da beklediğim oldu. Hepimizin rüyasındaki mutluluk ve coşku Hollanda - Arjantin maçında gerçekleşecek. Cüneyt’e yarı finali verdiler!”
Çocuklar gibi sevindim. Cüneyt Çakır’ın duru, masum ve temiz öyküsünde bir sayfa daha açılıyordu. Bora, üç gün önce Cüneyt’le mesajlaştığını anlatmış, “Ya bir yarı final, ya da üçüncülük maçı bekliyorum. 37 yaşındaki bir hakeme ilk kez katıldığı Dünya Kupası’nda final vermezler!” demişti.
Arada FİFA’nın endüstriyel (!) uyarılarıyla azalan sarı kartları, hakemlerin zaman zaman ortaya koyduğu eyyamcı örnekleri, özellikle Ariel Robben’in Meksika maçında kazandığı yutturmaca penaltıyı, ardından Kosta Rika maçında “playacting”le yarattığı frikik pozisyonunu konuştuk. Cüneyt o eyyamcı hakemler arasında yer almadığından, Brezilya - Meksika, Cezayir - Rusya maçlarında düdüğünü ve kartlarını adam gibi kullandığından olsa olsa bir dördüncü hakemlikle çırak çıkarılabilirdi.
Hayır, korktuğumuz değil, umduğumuz oldu.
Türk hakemliği Cüneyt Çakır, Bahattin Duran ve Tarık Ongun’la yarı finalde!
Ben mutluyum... Kupa’da nasıl olsa hakem yorumlama programları da yok... Deymeyin keyfime!