Gamzeda'ya mektup; 3 Temmuz insanların zihinlerine yerleştirilen bir kör noktadır.

Sevgili Gamzeda,

İstanbul'a kar yağıyor. Şu an sana yazdığım odanın penceresinden dışarı baktığımda herkesi mutlu edecek bir kartpostal karesi görüyorum.

Dünyanın kuzey karım küresinin bir çok noktasında benzer şeyler yaşanıyor olabilir, sen nerede yaşıyorsun, oralara da kar yağıyor mu, bilmiyorum. Bu konulardan özenle kaçınıyorsun.

Hatırlıyor musun seninle yine böyle bir kış günü karşılaşmıştık; sen fotoğraf çekiyordun, bana "yalnızlığın fotoğrafını çektiğini" söylemiştin.

Bense bugün olduğu gibi yine aynı yalnızlığı yaşıyordum ve seninle karşılaştıktan sonra; yalnızlığın üzerine binip dolaştığımız ve bizi “diğerlerine” karşı haklı konuma getiren hüzünlü bir ruh hali olmadığını fark etmiştim.

Benden neden uzaklaştığını ve hala bunu ısrarla sürdürdüğünü merak ediyorum; bu konuları konuşamayacağız, sınırları net çiziyorsun.

Ama sonuna kadar zorlamamı da anla lütfen...

Peki...

Geçen hafta yazdığım mektuba verdiğin cevap beni gelecek için az da olsa seninle bir gün bir yerde yeniden bir araya gelebilme olasılığı konusunda umutlandırıyor.

Umarım yanılmıyorumdur.

"Dünyayı güzelleştiren objelerin etrafında hep karanlık kimlikler var... Bu da bir denge olsa gerek..." diyerek başlamışsın mektubuna.

Kurduğun az ve öz cümleleri her zaman çok sevdim. Bir anlamda beni anladığını, en azından çalıştığını hissediyorum.

"3 Temmuz günü neler hissettiğimi ve sonrasında sergileyeceğim duruş konusunda nasıl karar aldığımı sormuşsun."

Çok güzel bir soru, bu soruyu herkesin kendisine sorup sormadığını merak ediyorum.

Sorunu bir anımı anlatarak cevaplamaya çalışacağım.

Yıllar önce büyük bir ihtimalle 10-11 yaşındayken evimizin arka bahçesinde benden bir yaş küçük arkadaşımla toprak kazıyorduk.

Kazı sırasında bir madeni para buldum. Üzerinde 1 cent yazıyordu. Her ikimiz de çok heyecanlanmıştık.

Paraya öylece bakarken arkadaşım elimden aldı ve oradan kaçarak uzaklaştı.

Bir süre sonra sokakta yeniden bir araya geldik.

Annelerimiz pencereden bizlere bakıyordu; arkadaşım annesine az önce benden çaldığı parayı gösteriyor ve nasıl bulduğunu anlatıyordu.

Canım çok sıkkındı ve ona saldırmak istiyordum.

Sonra az önce onun bana yaptığı şekilde bir boş anını yakaladım ve parayı elinden aldım.

Ancak çok daha büyük bir sorun ortaya çıktı. Çocuk bütün sokağı ayağa kaldıracak şekilde bağırmaya başladı ve beni ‘hırsız’ ilan etti.

Annem bile “oğlum çocuğun parası versene” diye azarlıyordu.

Ne kadar “parayı benim bulduğumu, bana ait olduğunu” anlatmaya çalışsam da kimseyi ikna edemedim.

Hırsız kimdi?

Çaresizce ona iade ettim.

Bu olay benim iç dünyamda öylesine derin izler bıraktı ki hiç unutamadım.

Yıllar sonra, kendisini dünyayı değiştirmeye adamış bir filozofun yazdığı "görünen ile öz aynı olsaydı bilime ihtiyaç olmazdı" cümlesini okurken de aynı şeyleri hissediyordum.

Sana "kör noktadan" söz etmiş miydim? Blind spot!

İnsanlar her çağda yaşadıkları bazı şeyleri göremiyor; belli bölgeler karanlıkta kalıyor ya da özellikle gizleniyor.

Okuduğunu tahmin ediyorum, bir yerde yazmıştım, insan yaşarken bir yere not düşmediğinde, fotoğraflamadığında, resimlemediğinde, çizmediğinde aslında yaşamamış oluyor.

Bu nedenle senin fotoğraflarınla, benim de yazılarımla yapmaya çalıştığım şey önemli. Tarihe bir kayıt atıyoruz, hiçbir şeyin karanlıkta kalmasına izin vermiyoruz, kör noktaları aydınlatıyoruz.

Fenerbahçe tarihini en yakından bilen bir aileden geliyorum.

Yılbaşı gecesi eski fotoğrafları karıştırırken dedemin bir fotoğrafını buldum. Babam, dedem Mehmet Emin'in bir süre Fenerbahçe'nin genç takımında futbol oynadığının bilgisini verdi.

Ayrıca Rüştü Dağlaroğlu'nun yazdığı Fenerbahçe Spor Kulübü Tarihi'nde dedemin ağabeyi Boncuk Sermet'in Fenerbahçe'nin ilk boksörleri arasında olduğunu da öğrendim.

Bunlar kişisel bilgi, aslında konumuzla çok ilgili değil, sana böyle şeyler yazmayı sevdiğim için anlatıyorum.

Fenerbahçe'nin benim gençliğimdeki dönemi tam anlamıyla ortaçağı andırıyordu. Hiçbir düzen, sistem, plan, program yoktu. Bu nedenle de sürdürülebilir başarısı da olmuyordu. Futbol takımının 1990 ile 2000 yılları arasında tek bir şampiyonluk kazanmış olduğunu söylersem durumu belki çok daha net anlatmış olurum.

Stadyumun hali içler acısıydı. Maça gitmek için sabah erkenden, hatta bir gece öncesinden stadyumun etrafında kapılara yakın bir yerden kendine yer edinmen gerekiyordu.

Doğru dürüst bir forma, bayrak bulman bile mümkün değildi.

Hatta takımın o sezon forma rengini tekstilciler belirliyordu bile diyebiliriz. Gülme hiç abartmıyorum. O sene hangi renkler kullanılmışsa takımın formasındaki sarı ile lacivert o oluyordu. Yıllar önce Fenerbahçe'ye forma diken bir tekstilcinin anlattıklarıdır bunlar.

Amatör spor branşlarında Fenerbahçe'nin adını duymak mümkün değildi. bütün bu zaman boyunca basketbolda bir şampiyonluk hatırlıyorum; yanılmıyorsam 1991 yılında.

1998'den sonra Fenerbahçe'de öyle bir değişim başladı ki...

Bu kadar kısa sürede bir kulübün vizyonu böylesine değiştirilebilir mi, bunun cevabını o tarihte sormuş olsan, kesinlikle hayır derdim. Ama biz bütün bunları yaşadık, gördük.

Fenerbahçe'nin değişim, dönüşüm ve gelişiminde asla "kör bir nokta" yoktur. Her şey ortadadır.

3 Temmuz sabahı televizyonun başında gelişmeleri izlerken şu soruyu sordum kendime;

"Fenerbahçe'yi ortaçağdan alıp, böylesine büyük bir milenyum gücene dönüştüren bir yönetim kendisine yöneltilmiş suçları işlemiş olabilir miydi?"

Aklım zihnimin içine yerleştirilmeye çalışılan o kör noktayı o an reddetti.

Evet, net söylüyorum 3 Temmuz insanların zihinlerine yerleştirilen bir kör noktadır.

Sana yazarken oradan oraya gidiyorum belki ama sen beni tanıyorsun. En çok hangi tarafını seviyorum diye kendime sorduğumda, beni toparlayan özelliğini, diyorum.

Dünyayı güzelleştiren objelerin etrafında hep karanlık kimlikler var demişsin ya, biz buna izin vermeyelim. El ele verip önce güzellikleri yaratalım, sonra da etrafımıza yine güzel insanları yerleştirelim.

Önce birbirimizden başlayalım, olur mu?

http://twitter.com/uzaygokerman