Pazar

31.01.2009 - 22:06

Eylül 1955’in sancısı...

Sitene Ekle
.  |  İlber Ortaylı Tüm Yazıları »

“Güz Sancısı”nın senaryosu, 6-7 Eylül gibi çok boyutlu bir gelişmeyi basite indirgiyor, olayları açıklayamıyor, insanları düşündüremiyor

Kayıt tutmayız, bir-iki sohbet dışında her şeyi unuturuz. Hatırladığım ilk olay, Yeşilköy’deki şarküterinin encamıydı. Dükkan darmadağındı, havyarlar saçılmıştı; yağmacılar garip peynirleri tatmadan dağıtmışlardı, anlaşılan tahin helvasıyla beyaz peynir aramışlardı.
Sahibi olan Rumla, köyün Levanten hanımları lisan-ı fransevi konuşuyorlardı. Hatice teyzem çevirdi: “Ziyanı yok, Allah size iki mislini verir.”  Adam “Merci madame”  diyor ve beriki devam ediyor, “üç mislini versin”, hızını alamıyor “hatta dört defa versin.”  Gariptir, bu diyalogla aşağılandığımızı o yaşımda hissettim.
Beyoğlu caddesinin halini doğrusu o zaman görmemiştim ama anlatılanlar dehşetti. Dehşeti Türkler üzülerek seyrediyor, daha aklı başında insanlar dökülen milli servete acıyor, Rum vatandaşları ise caddenin iki yakasından birbirine “Bora ine thaperasi”  yani “Bu da geçer yahu”  diye sesleniyorlarmış.
Yağmacılıkla kimse ezilemez, ne Balkan Türklüğü ne Rusya Yahudiliği ezildi. İstanbul Rumları niçin yağmayla saf dışı edilsin ki? Dahiliye vekilimiz Dr. Namık Gedik “Mozaik çatladı” demiş. Ne kadar tertip veya değil, olaylara İstanbul’un 1955’te artan işsiz takımı nasıl çekildi, hâlâ anlaşılamıyor. Şurası da açık ki, 1955’te hiçbir yerin halkı polise ve kanuna rağmen bu kadar fütursuzca sokağa dökülemezdi. İmparatorluğumuzun yarattığı mozaik gerçekten o gün çatladı.
 Peki İstanbul’un 1950’li yıllarından haberi olmayan bütün bir nesil Sayın Yılmaz Karakoyunlu’nun senaryosundan ve “Güz Sancısı” filminden İstanbul Rumlarını nasıl görüyor?  Randevuevi olarak işletilen bir Beyoğlu apartman katında, güzel torununu pazarlayan bir büyükanne ve onların ahbabı, oyuncakçı Rum.
Tarabya’da kilise yanıyormuş ama Büyükdere’de böyle bir vaka olmamış. Arnavutköy’de yağmalanan bir berber dükkanını ertesi gün bütün komşular yeniden abat etmeye gayret etmiş. Yedikule’de yağma olayları var, Samatya ahalisi yağmacıları mahallelerine uğratmamış.
6-7 Eylül gecesi çalkalanan koca şehirde “Güz Sancısı”, Taksim Aya Triada’nın yanındaki sokakta dönüyor.  Ara sıra elinde sopayla geçen bazı ademler, çaputla doldurulmuş bir sokak, orta sınıftan Zuhal Olcay’ın canlandırdığı bir yağmacı kadın ve alt sınıftan öbür yağmacılar...
Koskoca bir şehri saran bu zıt olaylar ve insanlar; apartmanını koruyan bir emekli albay ve “Burada gavur yok” diyerek yağmacıları ikna eden bir bekçiden ibaret.
Hele kapılara kırmızı boyayla haç konması İstanbul’dan değil, Paris’te Protestanların kesildiği St. Bartholomeus gecesinden mülhem bir basit episod.
Herkes neyi savunursa savunsun, çok bilmek zorunda. Tomris Giritlioğlu teferruata çok dikkat eden başarılı bir yönetmendir, bunu biliyorum. Tabii kendisine çevreyi de çok iyi veren metin olursa mesele kalmaz. Ama Karakoyunlu’nun böyle bir metin ortaya çıkaramadığı çok açık. Çok çizgili ve renkli olayları basite indirgemek fazla bir zenginlik getirmez. Daha evvel Mithat Paşa’nın Yıldız mahkemesinde yargılanma olayını da seyretmiştim ve “Salkım Hanım’ın Taneleri”ni biliyorum, aynı doğrultuda kaleme alınmış. 

Arkadan yağmacılar nasıl geldi?
6-7 Eylül olayları, Varlık Vergisi ile birlikte yakın tarihin en büyük sorun çıkaran iki tertibidir. Tertiplerin akışına sorumlular bile hakim olamamıştır. İş büyümüş ve ustasından iyi öğrenemediği sihirli kelimelerle süpürgeye emir verip dükkanı süpürtmeye başlayan  ama durduramayan büyücü çırağının haline benzemiştir.
Kıbrıs olayları üzerine ilk adım muhtemelen milliyetçi muhacir çevrelerden gelmişti ama nasıl oldu da bunları saf dışı eden yağmacılar arkadan ortaya çıktı?
Türkiye bugüne kadar 6-7 Eylül yağmasının ve yağmanın üzerine katliam propagandasının töhmeti altında dış dünyada tanınıyor.  
Galiba yazarların bu gibi serencamı bütün renkleriyle ele almaları gerekiyor. Basite indirgenerek çizilen resimlerin hiçbir olayı açıklayamadığı ve insanları düşündüremediği açıktır.
Bir dostum “Bomboş çıktım, ne diyeyim?” dedi. Evet, “Tarihçi değiliz” diye cevap verilecektir. Tarihin bam teline dokunanlar sonunda tarihçi olmadıklarını söylüyor ama tarihçiden daha çok bilmek ve derinlemesine düşünmek zorundayız.


Aydın dostumun ölümü
 Tamamı 40 yıl oldu. Bir resepsiyonda Nilüfer Gürsoy, ki zeki bir portredir, ben ve Sezer Duru Arabistan üzerine tartışıyorduk, Orhan da sakin haliyle seyrediyordu. Sonra olmadık bir nükte yaptı, havayı dağıttı. Gittikçe elektriklenen tartışmamız nasıl böyle çelebice sona erdi, hâlâ hatırlarım.
Bazen evlerine giderdim. Onun kuşağında hiç göremeyeceğiniz bir okumuş adamla karşılaşırdım. Ya Osmanlıca bir vekainame ortaya çıkar, ya sonradan basılan Bizans’ın ünlü tarihçisi Prokopios’un gizli tarih tercümesinden söz edilir, ya Sezer ve benim etrafın canına okuyan tasvirlerine geçilirdi. O zaman insanlar kendilerini methetmezlerdi, Orhan Duru ise hiç etmezdi.  Bu uzun boylu, sakin adam bir veterinerdi. 147’ler tavsiyesinde atılan tek asistandı ve kanuni hakkı olduğu halde, dedikodu kazanı fakültesine bir daha dönmemişti.
1933’ün aralık ayında, Boğaz’ın Rumelihisarı’nda doğmuştu. Doğduğu yörede de son uykusunu uyuyor. Hızlı çalışan bir kafası ve yüzündeki hafif gülümsemeyle çıkardığı keskin mizah Orhan Duru’yu hep hatırlatacak.  Hikayelerinde de bazen kimsenin hayaline gelmeyecek imajlar, bazen de görüp ifade edemediğimiz manzaralar vardı. Onun Ulus Merkez Bankası ile Kızılay arasında işleyen dolmuşlardan birinin ve müşterilerinin kompozisyonunu çizen hikayesini herkes hatırlar. İstanbul çocuğu, Ankara’yı bir yerlerinden tatlı tatlı çimdikliyordu.
Nerdeyse bütün Anadolu’yu biliyordu, sıradan veteriner olmadığı açık. Sıradan solcu da olmadı. Doktrinde tartışılır: Orhan’la Sezer mutlaka uzun yıllar Ankara’nın, ondan evvel İstanbul’un ve sonra yine İstanbul’un en renkli çiftiydi.  Hava kirliliği dolayısıyla Ankara’nın en büyük kayıpları olduğuna hiç şüphe yoktur.
Basın muhitinin çekişme, dedikodu ve ayak kaydırmaları arasında Orhan Duru vicdanlı bir gazete yöneticisi oldu.  Bunu 1983’te Milliyet’teki kısa çalışmam sırasında kulaklarımla işittim, gözlerimle gördüm.
Orhan Duru; gündüz gazeteci, akşam tarihi eserler çevirmeni ve giderayak tarih araştırmacısı... Hepsi de önemli katkı yapan çalışmalardır, ne zaman hikaye yazıyordu, görmedim bilemem; ama o hikayelerin hep okunacağını ve kalıcı olacağını biliyorum.
Zamanın çılgın gençleri arasında iki kişi mantığı temsil ederdi, biri sakin haliyle Orhan Duru, öbürü hiç de öyle görünmeyen Murat Katoğlu.  Hayatı hem tadıyla hem de ciddiyetiyle sürdürüyorlardı.
Doğrusu 40 yıldır ilişkimi kesmedim ama niçin daha sık bir araya gelemedik, hayıflanıyorum. Orhan Duru dostlarıyla düzenli görüşecek kadar düzen sahibi bir adamdı.  Biz ise hep onu özleyerek yaşayacağız.

©Copyright 2009 Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.