Pazar
16.12.2012 - 02:30

“Başta bu rolü biraz utana sıkıla oynadım”

Sitene Ekle
Bir sor iki işit  |  Asu Maro amaro@milliyet.com.tr Tüm Yazıları »

Sumru Yavrucuk, transseksüel Umut’u canlandırdığı tek kişilik oyunu “Kimsenin Ölmediği Bir Günün Ertesiydi” ile yarın akşam Kumbaracı50’de seyirciyle buluşuyor. Oyunun provasında ziyaret ettiğimiz Yavrucuk, cesur işlere alışık olduğu halde ilk başlarda bu rolün argo dilinden biraz utandığını
söylüyor

Birkaç ay önce konuştuğumuzda “Ağır Roman”ın Tina’sı olarak seyirci karşısına çıkmaya hazırlanıyordu. Elinde de ona büyük heyecan veren bir tekst vardı: “Kimsenin Ölmediği Bir Günün Ertesiydi”. Ebru Nihan Celkan’ın oyunu. Transseksüel Umut’un öyküsü... Kumbaracı50’de ‘Altı Üstü Oyun’ diye bir proje başlıyordu, altı yazarın altı tek kişilik oyununun sahneleneceği. Sumru Yavrucuk’un elindeki bunlardan ilkiydi.
Aradan aylar geçti. “Ağır Roman” 10’uncu bölümünde final yaptı. Aynı hafta, Umut’un seyirciyle buluşma zamanı geldi.
Sumru Yavrucuk’un yönettiği ve oynadığı “Kimsenin Ölmediği Bir Günün Ertesiydi”nin prömiyeri yarın. Son provalardan birine gidip Sumru’nun makyajıyla, peruğuyla Umut oluşunu, içinden bambaşka bir ses, bambaşka bir yürüyüş, bakış çıkarışını izledim...
265 transseksüelin öldürüldüğü bir yılın son günlerinde yanlış bedende doğmanın ne demek olduğunu konuştuk. Bir de tiyatrodan, televizyondan, kaldırılan dizisinden...

Birçok erkek oyuncu kadın rolü oynamayı hayal ettiğini söyler. Senin için de Umut öyle mi oldu?

Kime nasip olur ki? Heyecandan başka hiçbir şeye inanmıyorum yaptığım işte. Bu rol de beni büyüledi.

 Karakteri üstüne giyme süreci nasıl geçti?

Beden dili için İlyas Odman’dan destek aldım, çeşitli videolar izledim. Oyundaki tonlar bugüne kadar hiç kullanmadığım tonlar. Ben sopranoyum, orada bayağı pes kalın tonlara çalıştım. İlk başta tahammül edemiyordum kendi halime. Çünkü bir şeyi taklit etmek başka, bir şeyi olma hali bambaşka. Bir transseksüel, kadın üzerine algısını kurar ve kendi bedeni üzerine yerleştirmeler yapar. Ben de her şeyi unutup öğrenmeye çalıştım belli jestleri, belli mimikleri. Seyirciyi hiçbir dış etkiden etkilenmeden benim dünyama davet ettiğim bir oyun. Gittikçe açılarak, doğaçlamalar yaparak devam ettim. Gullüm Şov gibi bir gösteri ve Umut kendi hikayesini anlatıyor. Kendi madiliklerini, eğlencesini, çok acıklı durumlarını, aşkını, evden ayrılışını, şiddeti...

 Gullüm Şov’dan kastın ne?

Gullüm eğlence, lubunya dilinde. Yalnızsın, tek başınasın, her an bir yerde ölüp gidebilirsin, bu hayatın ağırlığından ve şiddetinden kurtulmak için kendine, arkadaşlarına eğlence yaratmak...  Birkaç transseksüel arkadaşla sohbetler ettim ve onların kimi cümlelerini de oyuna koydum. Örneğin biri bana Güneydoğu’da askerlik yaptığını, operasyonlara katıldığını söyledi.
“O zaman ailem benle gurur duyuyordu. Ama transseksüel olduğumu öğrenince beni reddettiler” dedi. Sonra sanatçılara ve transseksüellere hep daha çok fiyat çekilir. Bir etek 25 liraysa onlara 50’dir. Buna bir başka transseksüelin verdiği bir cevap var, “Bu paralar gökten yağmıyor” dedi, devamını da ben söyledim: “Nokta nokta’dan geliyor...”

“Umut olabilmek için kaşlarımı botoksla biraz kaldırttım”

Yanlış bedende doğmuş olma hissi ne tuhaf değil mi?

Evet. Ve yapayalnızlar. Yine bir transseksüelin anlatımıydı, o kadar vurucuydu ki: “Annen yok, baban yok, kardeşlerin yok, kadın değilsin, kocan yok, erkek değilsin, karın yok. Sanki başka bir gezegenden gelmiş gibi.” Bu büyük bir yalnızlık. Seyirciler Umut’u sevsin istiyorum. Burada tanık oldukları şeylerden etkilensinler ve şu kapıdan farklı çıksınlar.

 Oyuncu Sumru’yla yönetmen Sumru çatıştı mı?

Hem nasıl. Ben zaten gariban, bu ikisinin arasında kaldım. Yönetmen diyor ki “Şunu şunu şunu düşün”, oyuncu diyor ki “Bana hiç zaman ayırmadın, ben daha sahneye çıkmadım”. Onun kavgaları çok büyüktü. Hele ilk başta, yönetmen baleler düşündü, “Kuğunun Ölümü”yle açılsın sahne falan... Belki sahne imkanları bambaşka olan bir yerde de o şekilde koyabilirim. Ama bunlar mekan projesi. O yüzden bu mekanda bulunan her şeyi kullanma yoluna gittim. Kapıyı, pencereyi, gerçi penceresini ne kadar kullanacağım bilmiyorum, çıktığım zaman bazen olay oluyor.

 Ne olayı?

Bir gün prova yaptım, tiyatroda Ali Bey var, çıkışta koşarak geldi, “Sumru hanım, iki abi geldi, çok öfkeliydiler” dedi. “Kadının biri çıkıyor, bize küfrediyor, çok ayıp şeyler söylüyor, olmasın bir daha, fena olur” demişler. Şimdi o yüzden fazla bağıramıyorum. Geçen gün gene açtım camı, “Bu mahalleye bayılıyorum ben” diye, karşı komşu halı silkeliyordu, onunla bir diyalog oldu aramızda.

 O ‘çok ayıp şeyler’ seni de tedirgin etti mi hiç?

İlk zamanlar çok utangaçtım. Ki ben çok rahat olduğumu düşünürüm, tiyatroda da epey cesur işler yaptım. Ama bu bambaşka bir şeydi. Transseksüel olarak açılmak... Bayağı utana sıkıla oynadım ilk zamanlar. Ama sonra yönetmenden fırça yedim.

 Fiziksel görünümü nasıl ortaya çıktı Umut’un?

İzlediğim videolardan, belgelerden, görüşmelerimde... En etkili araçları gözleri, kaşlar çok önemli. Hatta kaşımı botoksla biraz yukarı kaldırttım ama o da yeterli olmadı, makyajla kapatıp keskin bir kaş yapıyorum üstüne. Göğüsler için özel bir şey yapmadım, açıkçası şanslıydım o konuda. Takma dişim var, çünkü dişlere de çok önem veriyorlar. Kafalarındaki güzel kadın kim, Seda Sayan mesela, ona benzemek istiyorlar. Sarı ve uzun saç tutkuları var. Onların da belli sınıfları var. Platine yakın sarıyı çok zengin translar kullanıyor. Benim oynadığım Umut gibi orta halli grup daha salaş, röfleli saçı tercih ediyor. Kızıl düşünüyordum, fakat kızılı sadece patronların kullanabileceğini öğrendim. Perukacısından kostümcüsüne herkes çok yardımcı oldu. Demek ki kalabalıklar, herkes kendisini yalnız sanıyor ama...

 Oyunun sonunda “May Way”i söylüyorsun... Şan eğitimin vardı değil mi?

Evet, keşke olmasaydı diyorum maalasef. Şan bölümünde okurken “Kendin gibi değil benim gibi söyle”ler bayağı bir travma yaratmıştı bende. Allahtan şan tiyatroya varmak için uğradığım bir istasyondu, babam tiyatrocu olmamı istemediği için. Resmen korktum ben şandan, o yüzden de uzun süre şarkı söylemedim.

 Bu kadar çok çeşitli rol oynayan az oyuncu var. Senin fiziğin her şeye mi uygun da Antepli’yi de, Rum’u da, köylüyü de, kentliyi de oynayabiliyorsun?

Bu kendi ruhunu ve bedenini serbest bırakmakla da ilgili bir şey. Oyuncuların egosu yüksektir. Sesine aşık olanlar vardır, fiziğine aşık olanlar vardır ve onlar yüz yıl geçse de aynı şeyleri oynarlar. Saçları aynı yerden taranmıştır, eğer yakışıyorsa o kirli sakalsız bir gün göremezsiniz. Ben rolümü kendimden daha çok seviyorum, kendimi rolüme adıyorum. “Ay buna hep aynı roller geldi” diye bir şey yok. Hep aynı rol gelmez kimseye. O taviz vermek istemiyordur bir halinden. Sahnenin plastiği çok başka, büyülü bir plastiktir. Çok grotesk şeyler yaparsınız ama en güzel siz durursunuz. Ben hep rolüme hizmet ettim. Ona ihanet edemem. O rolü çoğaltmak isterim.
O zaman ne yapıyorum, kendimi siliyorum. Sumru egosunun bir kere, sahnede olmaması gerekiyor. Orada yeniden birini yoğurmaya başlıyorsun. Mutlaka ki senden daha güzel birini çıkarıyorsun ortaya.

“Küfretme, sigara içme, bu ne biçim Ağır Roman?

Senin bir kırılma senen oldu adeta. Önce Tina, sonra Umut...

Devlet Tiyatrosu’nda da ben aslında sıradışı rollerde oynadım. Özellikle “Leenane’in Güzellik Kraliçesi”, aslında benim kırılma noktam odur. Tina bambaşka bir ihtiyaçtan doğdu. Feride ve Ebe Nine’den sonra epey sıkılmıştım aynı karakterleri yeniden yeniden farklı nüanslarla oynamaktan. O yüzden bir ters köşe yaratayım, insanlar başka bir yanımı görsün istedim. Ama en büyük kırılmam hakikaten bu oyunla oldu, daha da kırılamam herhalde.

 Abla - teyze yerine güzelliği, dişiliği de ön planda olan bir kadın olarak görünmek istediğini söylemiştin...

Evet, ben tiyatroya başladığımdan beri hep kendimden yaşça çok büyük karakterleri oynadım. “Toprağı Bol Olsun” diye bir oyun oynadım mesela, 24 yaşındaydım, Rüçhan Çalışkur’un anneannesini oynuyordum. Yaşım ilerledikçe “Ben hiç kendi zamanımı gösteremeyecek miyim?” dedim. Herhalde onun etkisiyle, bir daha da oynayamam korkusuyla, hazır bu halimi de koruyorken Tina’yı oynamak istedim.

Seyircinin aglısında bir değişiklik oldu mu?

Artık evet “”Annem sizi çok severdi” durumu kalktı, iyi oldu.

 “Ağır Roman” biraz vakitsiz bitti... Ne hissettin? Hayal kırıklığı, üzüntü?

Üzüldüm tabii çünkü hepimiz kafa yorduk rollerimize. Ve açıkçası az rastladığım bir şeydi, çok huzurlu bir setti.

 Bir işin sürüp sürmeyeceğini baştan tahmin edebiliyor musun?

Tabii ki zor bir seçim olduğu belliydi, “Ağır Roman”ın. Başından beri kaygılarım vardı benim. Mesela senaryoyu elime aldığım zaman bir baktım Tina’nın bir repliği var, baştan sona kadar saydırıyor. Çok esprili ama üstü tamamen bip’leniyor. Küfredemiyorsun, sigara içemiyorsun, cigaralık kullanamıyorsun, o zaman niye “Ağır Roman?” Bizim o dünyayı sevdirmek gibi bir amacımızın olmaması gerekiyor.
Her şeyi kısıtlıydı, o nedenle seyircide de tabii düş kırıklığı yarattı.

“Her halükarda aşk biten bir şey”

 Koşturma arasında kendine vakit ayırabiliyor musun?

Gururla söyleyebilirim ki özellikle Umut’u çalışırken, kaslı, etli, fit bir görünüm elde etmek için her gün bir saat yüzdüm. Sabah 7’de de olsa akşam 10’da da. O bana iyi geliyor. Yüzerken ezber yapıyorum. Eskiden örgü örerdim, şimdi yüzüyorum.

 Bulunduğun yaşla ilgili ne düşünüyorsun?

Valla yaşımı hissetmiyorum. Hangi yaşta olduğumu düşününce fenalık basıyor içime. Kendimi iyi hissediyorum, ne istediğimi bildiğim, daha az katlanmak zorunda kaldığım, hatta katlanmadığım bir dönem. İnsanın yaşı ilerledikçe ruhu daha toparlanıyor. Hele başkalarını memnun etmek üzerine size bir şeyler öğretilmişse çocukluğunuzdan itibaren, o çok uzun yıllar sizin peşinizi bırakmıyor.

 Senin ailen “Evleneceksin, çoluk çocuk olacak” şeklinde bir hayat planı koymuş muydu önüne?

Öyle bir hayat koymadı benim önüme ama olan hayat zaten öyle bir hayattı. Model, çok fedakar bir anne ve bütün hayatını işine adamış bir baba. Ama konservatuvarı tercih edişimle beraber onların da beklentileri değişti tabii.

 Evlendin de aslında değil mi?

Evet. İlki konservatuvarı bitirdiğim yaşta, kısa bir şey. Ama asıl daha sonra yaptığım evliliğim altı yıl sürdü. Her halükarda aşk biten bir şey. Yerinde bir şeyler varsa seni tutan, onlarla devam edersin. Evlendim illa ki sonuna kadar sürdürme zorunluluğu yok. Bittiği zaman kimseye rol yapma ihtiyacı duymak istemiyorum. Çünkü belli bir yaşıma kadar zaten rol yaptım. Ne kadar acı bir şey, kan tükür, kızılcık şerbeti içtim de. Ne gerek var? Kim kime kan tükürttürebilir?

“Bir ödül töreni için aldığım tuvaleti bir başka törende ters çevirip giydim”

 Tiyatro kurma hayalin sürüyor mu?

Şimdi daha da niyetliyim çünkü yoklukta insanın yaratıcılığı güçleniyor. Ben bunu hep biliyordum zaten, işitme engellilerle çalışmıştım, o zamanlardan. Ve yine Feriköy’de sobalı evlerde otururken bilirim, ödül töreni olurdu, kıyafet almam lazım, hiç param yok, bir tuvalet buldum Beyoğlu’ndan, siyah kadife, önü dekolteydi ve arkasında yırtmacı vardı, onunla gittim ödül aldım. İki hafta sonra başka bir törende tuvaletimi ters çevirdim, yırtmaç öne geldi, sırtı açık oldu. Deri ayakkabıyı da seramik boyayla boyayınca rugan görünümlü oluyor. Öyle şeyler yapardım.

 Nereden biliyorsun bütün bunları peki?

Deniyorum. Çocukluğumda da boncuklara meraklıydım, iplere, halatlara, örgüye, dikişe, nakışa. Sahne kıyafetlerimi de çoğu zaman ben tasarlarım. Ucuza mal oluyor, özgün oluyor, sana ait oluyor.

 Çok para harcadığın bir lüksün var mı?

Hiç yok. Öyle paralarım olduğu zaman, okuttuğum çocuklarım var, onlara gidiyor. Türkiye bu haldeyken marka bir çantanın, saatin beni mutlu etmesi mümkün değil. Ve de mesele senin nasıl taşıdığınla çok ilgili. Bazı insanlar vardır, marka giyer, anlamazsın bile. Öyle sıradandır ki... O ruha sahip olduğun zaman bir çöpü bile çok güzel taşıyabilirsin.

 

©Copyright 2012 Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.