Pazar

01 Mayıs 2011 - 02:30 | Son Güncelleme:

“Türkçeyi 12 Eylül sayesinde öğrendim”

Elif Batuman, ABD’nin en parlak genç yazarlarından biri. Rus edebiyatını eğlenceli bir üslupla anlattığı ilk kitabı “The Possessed” (Ecinniler) bestseller oldu, ülke ülke dolaştı.

Sitene Ekle

Miraç Zeynep Özkartal zeynep.ozkartal@milliyet.com.tr

Bir süredir en ünlü dergilerden The New Yorker’ın sözleşmeli yazarı. Altı aydır Koç Üniversitesi’nin davetlisi olarak İstanbul’da yaşıyor.
Batuman’la Koç Üniversitesi kampüsünde buluştuğumuzda İstanbul’un tadını çıkaramamaktan şikayetçiydi. Hızlı konuşmasının ve heyecanlı halinin aksine çok yavaş çalıştığını söyledi. Üzerinde uzun düşündüğü, hem bilgi hem de dil açısından zengin yazılar yazıyor. Bir anlamda işi yazı olan herkesin hayalini gerçeğe dönüştürüyor. 

*Hikayeniz nerede, nasıl başlıyor?

Ne kadar geriye gidip anlatayım? 1977’de New York’ta doğdum, Harvard’da edebiyat okudum, sonra Stanford’da doktora yaptım.

* Aileniz siz doğduğunuzda neden New York’taydı?

Annemle babam Hacettepe Tıp Fakültesi’ni bitirip New Jersey’de ihtisas yapmaya gelmişler ABD’ye. Annem Ankaralı, babam Adanalı.  Sanırım bu annemin fikriydi, yurtdışında devam etmek isteyen oydu. Babam sosyalizme inanıyordu ve ABD’ye pek hayran olduğu söylenemezdi. Annem onu birkaç yıllığına ABD’ye gitmeye ikna etti, hâlâ orada yaşıyorlar. Ben 10 yaşındayken boşandılar. Ben babam döner sanmıştım ama dönmedi. New Jersey’de büyüdüm.

* Tek çocuk musunuz?

Babam yeniden evlendi ve 19 yaşında bir erkek kardeşim var.

“Çocukken hep üzgündüm”

* Harvard’da okuduğunuza göre çok iyi bir öğrenciydiniz...

Okul annem ve babam için çok önemliydi. Çok iyi bir öğrenciydim. Hem çok ders çalıştım hem keman çaldım. Pek eğlenceli olduğu söylenemezdi. Annem de babam da çok çalışıyordu, evde çok az zaman geçirirlerdi. Ben de hep okurdum. Geriye bakıp düşünüyorum, niye daha çok dışarı çıkmadım, neden daha çılgınca şeyler yapmadım diye... Öyle biri değildim galiba. Daha küçük yaşlarımda ben edebiyat okumak isterken ailem beni matematik okumaya zorladı ama kısa süre sonra vazgeçtiler.

* Kitaplarla ne zaman tanıştınız?

Çok erken yaşlarda. 4 yaşındayken babam bana okuma öğretti, bunu da herkese anlatırdı “Ben öğrettim” diye... Onlar hastanedeyken ben evde masal kitapları okurdum. Grimm, Anderson, bir sürü masal kitabım vardı.

* Yalnız bir çocukluk gibi görünüyor. Ne hatırlıyorsunuz o yıllardan?

Hep çok üzgündüm. Neden dersen bilmiyorum. Bu artık bir espriye dönüşmüştü, hemen gözlerim dolardı. Neyin var derlerdi, “Bilmiyorum” diye ağlardım. Bak çok garip bir şey anlatacağım. 2-3 yaşındayken banyodaki baskülü devamlı yanımda taşırdım. Bir oraya bir buraya... “Niye taşıyorsun?” derlerdi, “Çünkü taşımam lazım” derdim. Böyle bir görev yaratmıştım kendime...

“Kafayı cadılara takmıştım”

* Yazmak ne zaman devreye girdi?

3-4 yaşındayken günlük tutmaya başladım. Ama yazamıyordum tabii, halam İngilizce öğrenmek için bize gelmişti. Ona söyleyip yazdırıyordum. Büyüyünce ne olacağım, nasıl bir evim olacak... Hâlâ saklıyorum günlükleri.

* Bu yalnız çocuğun okul yılları nasıldı?

Beş yaşımdan 12 yaşıma kadar sınıfın en uzunuydum. Diğer öğrencilerden tamamen farklı görünüyordum. Onların görünüşü gayet Amerikalıydı. Sadece bir siyahi öğrenci vardı. 11 yaşıma kadar böyleydi, sonra başka milletlerden öğrenciler geldi. Erken yaşta etrafımdaki insanların ne yaptıklarını umursamamayı, farklı olmayı öğrendim.

* Türkçeyi nasıl öğrendiniz?

Evde pek Türkçe konuşmazlardı, annem son yıllarda daha çok konuşuyor. Benim anlamamı istemediklerinde aralarında Türkçe konuşurlardı yalnızca. Aslında Türkçeyi 3 yaşında öğrendim. 1980’de annem sınavları var diye beni birkaç haftalığına Ankara’ya, büyükannemlerin yanına getirmişti. Ama 12 Eylül darbesi oldu ve havaalanları kapandı, ben de birkaç ay Ankara’da kaldım. Döndüğümde Türkçe konuşuyordum, hem de büyükbabamların Türkçesini... “Bakkalda her nevi şey satılır” gibi cümleler...

* Hep edebiyat mı vardı aklınızda? Hiç başka bir meslek düşündünüz mü?

Düşündüm ama şöyle... Doktor olurum, tıpla ilgili kitap yazarım... Astronot olurum, uzayla ilgili kitap yazarım... Daha ortaokuldayken mesleğimin edebiyat olacağını biliyordum.

* O günlüklerden sonra gerçek anlamda ne zaman yazmaya başladınız?

7 yaşındayken öyküler yazıyordum. Masallardaki cadılara takmıştım. Hep aynı cadı mı yoksa farklı mı diye listeler yapıyordum. Amacım masallar arasında bağlantı kurmaktı. Babamın hastanede çok hoş bir asistanı vardı. Yazdıklarımı daktiloya çekiyordu, babam da onları ciltletip kitap haline getiriyordu. Şimdi fark ediyorum bunun ne kadar hoş bir şey olduğunu...


“New Yorker beni küçük bir dergide keşfetti”


* The New Yorker sizi nasıl keşfetti?

Üniversiteden arkadaşlarım New York’ta n+1 diye bir dergi yayımlamaya başlamışlardı, benden de yazmamı istediler. 2005 yılıydı. New Yorker editörleri dergideki yazılarımı görmüş. Çok küçük bir dergiydi, sadece birkaç bin basılıyordu ama dağıtımı çok iyiydi. New Yorker’la bir sözleşme yaptım. Birçok edebiyat menajerinden de telefon aldım, ABD’de menajerin olmadan hiçbir şey yapamazsın. Sonunda kitabımı da yayımladım.

* Kitabınız “Ecinniler”in bu kadar ilgi çekeceğini bekliyor muydunuz?

Bilmiyorum bekliyor muydum... Sonucun hüsran olmayacağını biliyordum. Ama tahminimden fazla oldu. Avustralya’da basıldı, oraya gittim. Hollanda’da basıldı, oraya gittim. Söyleşiler, konuşmalar... Biraz alıştım ama hâlâ tuhaf geldiği zamanlar oluyor. Kitaptaki yazıları 2004-2009 arasında yazdım. Ve şimdi 2011’de hâlâ onlar üzerine konuşmak biraz garip. Hâlâ aynı heyecanı taşımak zor.

* “Ecinniler” yakında Türkçe olarak Doğan Kitap’tan çıkacak. Türkiye’de de aynı ilgiyi bekliyor musunuz?

Hiç bilmiyorum. Çevirisini henüz görmedim çünkü vaktim olmadı.


Yurttaki kızı kıskanıp Rusça okudum”

* Edebiyat alanında akademik kariyer yapmayı nasıl seçtiniz?

Aslında rastgele. İlk üniversiteye gittiğimde edebiyat okumayı düşünmüyordum. ABD’de şöyle bir inanış var: Eğer yazar olmak istiyorsan kendini klasiklere gömme. Sokağa çık, hayata dal... Üniversite fabrikadır falan filan. Hiç de öyle değil aslında. Bir inanış da şu: Eğer edebiyat okuyacaksan bu teori olacak ve teori yazar için faciadır, yazamazsın. Böylece dilbilim okumaya başladım, Rusça okuyordum.

* Neden başka bir dil değil de Rusça?

Yurtta Rusça okuyan bir kız vardı ve onu çok kıskanıyordum. Merak ediyordum Rusçayı. Rus edebiyatı okumak, İngiliz edebiyatı okumaktan daha fazla ilgimi çekti.

“Kolumu kırdım, depresyona girdim, Stanford’a döndüm”

* Bu arada yazmaya devam ettiniz mi?

Evet, plan buydu. Aslında üniversite bittikten sonra doktora yapmaya niyetim yoktu. Oturup romanlarımı yazacaktım. Bir işim yoktu, o sırada erkek arkadaşım da mastıra başvurdu. Bir yaz boyunca bir yayınevinde çalıştım, yapamayacağımı gördüm. Erkek arkadaşımla Kaliforniya’ya taşındık, ben de Stanford’a girdim. İlk yılımdan sonra bir yıl ara verdim. Tuhaf işlerde çalıştım; bir reklam ajansında marka sloganları, GRE sınavı için de sorular yazdım. Bu arada da romanla boğuşuyordum.
O esnada düşüp kolumu kırdım. Sağlık sigortam yoktu, bir sürü masraf çıktı. Depresyona girdim ve Stanford beni arayıp geri dönmemi teklif edince kabul ettim.

* Bu dönüş hayal kırıklığı yarattı mı?

Moralim bozuldu tabii. Denedim ve başaramadım. Ama sabırlıydım, “Demek ki şimdi zamanı değil” dedim. En eski arkadaşım Dara Horn’la aynı zamanda Harvard’a gitmiştik ve o çoktan romanını yayımlamıştı. O zaman hayata dair düşünmeye başlıyorsun, “Ben niye yapamadım?” diyorsun. Şu anda da Dara evli, üç çocuğu var ve dördüncü romanını çıkardı bile!


“Çarşı grubuyla çok eğlendim”

* The New Yorker’da Beşiktaş’ın taraftar grubu Çarşı üzerine bir makale yazdınız. Bu fikir kimindi?

New Yorker benden Türkiye’de futbolla ilgili bir yazı istedi. Buradaki fanatiklerin deli olduğunu duymuşlar. Onların istediği Fenerbahçe ve Galatasaray’dı. Bana birileri “Alen Markaryan’la konuş, o her futbol takımının tarihi bilir” dedi. Ona ulaşmaya çalıştığım sırada vuruldu. İyice ilgimi çekti ve Çarşı ile ilgili daha fazla şey okumaya başladım. Solcu futbol fanatikleri fikri batı için çok şaşırtıcıydı.

* Sonuçta Beşiktaşlı oldunuz mu?

Çarşı grubuna çok sempatim var. Herhangi bir takımın taraftarı olduğumu söyleyecek kadar futbol seyretmiyorum. Ama Çarşı grubuyla çok eğlendim. Nasıl olup da bu kadar kurumsallaştıklarına inanamıyorum. Bir de kapalı tribünde herkesin aynı anda o uzun tezahüratları söylemesine ve aynı anda hep birlikte diğer tezahüratlara geçmelerine çok şaşırıyorum.

* Çiya lokantasıyla ilgili de bir yazınız yayımlandı. The New Yorker, Türkiye ile ilgileniyor anladığım kadarıyla.

Çok ilgileniyorlar. Onlar beni özellikle Türkiye’ye göndermediler ama burada birkaç ay geçireceğimi öğrenince heyecanlandılar. Politik bir şeyler yazmamı da istediler. Ama bu konuda yazmadım, gözüm korktu. Kim kötü adam kim iyi anlayamıyorum, her gün başka birileri tutuklanıyor. Ben mi çözeceğim Balyoz’u?


“Orhan Pamuk kitaplarından büyülenmedim”


* Koç Üniversitesi’nde ne yapıyorsunuz şu anda?

Bana ders vermemi teklif ettiler ama hiç vaktim yok. Yeni bir kitaba başlamak istiyorum, New Yorker’la sözleşmem var. Yine de gelmemi istediler, konuk yazar olarak davet ettiler. Burada bir ofisim var, lojmanda yaşıyorum, konferanslar veriyorum. Üniversitede temmuza kadar kalacağım ama sanırım bunu uzatacağım. İstanbul’un tadını çıkaramadım.

* Neler yaptınız İstanbul’da?

Hiçbir şey! Çok yavaş çalışıyorum. Bu yıl yalnızca üç makale yazdım, birkaç yere seyahat ettim. Annemin kuzeni burada yaşıyor, birkaç da arkadaşım var. Ama şehir merkezinde yaşıyorlar, ben de buradan pek çıkmıyorum.

* Türk edebiyatı üzerine çalışmayı düşünüyor musunuz?

Türk edebiyatına daha aşina olmaya çalışıyorum. Bilmiyorum akademik bir çalışma yapar mıyım. “Çalıkuşu”nu okudum ve çok sevdim. Nazım Hikmet’i liseden beri okurum. Burada Ahmet Ümit’in kitaplarını okudum. Tanpınar da okuyorum ama pek kolay olmuyor. “Huzur”un İngilizce çevirisi pek iyi değil, “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nün üzerinde de Orhan Pamuk’un çevirmeni Maureen Freely çalışıyormuş. Eminim iyi bir çeviri olacaktır.

* Orhan Pamuk okuyor musunuz?

“Kar”ı sevdim. Herkesin sözünü ettiği “Cevdet Bey ve Oğulları”nı okumadım. Orhan Pamuk kitaplarından çok da büyülendiğimi söyleyemeyeceğim.

* Neden peki?

Eğlenceli değil. Mizah benim için çok önemli... Hüznü ben de seviyorum. Ama Orhan Pamuk’u okurken sanki tek melankolik oymuş gibi geliyor, doğu ile batı arasına sıkışma hali bana çok sempatik gelmiyor.

* Oryantalist mi buluyorsunuz?

Batılı bir bakışla yazıyor. Bu doğuyla batı arasına sıkışma fikri de batıdan geliyor. Bunu içselleştirdiğinden eminim, bunu oynamıyor. Sanırım o oryantalist değil ama oryantalizmin bir sonucu.

* Yeni kuşak yazarlarla tanıştınız mı burada?

Kaya Genç’le tanıştım. Onun kitabı “Macera”yı okuyamadım çünkü dili zor geldi. Ama çabalayacağım. 


 

Etiketler:
Bülent Ersoy'la soyadı benzerliği olan sanatçı adı hangi seçenektedir?
©Copyright 2011 Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.
İlginizi ÇekebilirX