23 kasım tool
milliyet logosu
toker.gif

Basın Tasarısını Beklerken: 2
"Önce basına çamur atınız!"

Metin Toker

BASIN özgürlüğü ancak demokratik rejimlerin, bir lüksü değil, tabiatının parçasıdır. İkisini birbirinden ayırmak kabil olmaz. Ne var ki bazen demokrasiye ve basın özgürlüğüne muhalefetteyken aşık görünenler bunu, onları iktidara fırlatacak mancınık gözüyle gördüklerinden yaparlar. İktidara geldiklerinde de ilk iş olarak mancınığı başkaları tarafından kullanılamaz hale sokmak için kolları sıvarlar ve buna basın özgürlüğünü kuşa çevirmekle başlarlar.
Çünkü basın özgürlüğü bir demokratik rejimin en güçlü teminatıdır.
Türkiye bunu iki defa yaşadı. Şimdi bir takım "acemi çaylaklar" bunun üçüncü denemesini yapıyorlar. Halbuki köprülerin altından ne sular aktı! O geçen zamanlara ve bugün tekrarlanan usullere bakıyorum da "bunların gelişmiş bir muhayyele güçleri bile yok" diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Henüz yeniyken etkili olan bazı uygulamaların eskidiklerinde bu niteliklerini kaybetmelerinden daha doğal ne bulunabilir?
Türkiye'de çok partili ilk genel seçim 1946'da yapıldı ama daha 1945'ten itibaren memlekette bir özgürlük havası esmeye başladı. Bunun sezintileri önce basında hissedildi. Gazetelerin fiyatı 5 kuruştu. En çok satanı - 25 bin kadar - ve en itibarlısı Cumhuriyet idi. Demokrasi rüzgarlarıyla birlikte DP'yi tutan Vatan ve Tasvir gibi gazeteler hamle yaptılar. Halk, gazetesini daha bir ilgiyle okuyor, en önemlisi ona sahip çıkmaya başlıyordu. Yani, basın özgürlüğüne de.. Gazeteler de doğrusu, tekdüzelikten kurtuluyor, ilginç hal alıyorlardı. 21 Temmuz 1946 seçimlerinin öncesi, kendisi ve sonrası siyasi kavgaları daha da kızıştırdı. Yeni CHP hükümetini Recep Peker kurmuştu. Peker, tabiaten otoriter ruhlu bir kimseydi. Zaten İnönü biraz muhalefete gözdağı vremek, biraz da özgürlüklerin anarşiye dönüşmesini önlemek için Başbakan olarak onu tercih etmişti. Daha seçimleri takip eden sonbaharda basın özgürlüğü Peker hükümetine fazla geldi. Meclise Basın ve Ceza kanunlarında değişiklikler yapan tasarılar sevketti. Tabii basın da - tıpkı bugünkü gibi - kıyameti kopardı. Öngörülen suçlar - tıpkı bugünkü gibi - muğlak, lastikli, her yana çekilebilir şeylerdi. - Tıpkı bugünkü gibi - "Meclis'in meşruiyeti" deniliyordu, "Meclis müzakerelerinin tahrifi" deniliyordu, "Yalan haber" deniliyordu, "Başlıklarda halkın huzurunu bozarak onu heyecana düşürmek" deniliyordu. Hele bir "Devlet güvenliğiyle ilgili yayınlar yasağı" vardı ki nerede başlar nerede biter hiç kimse bilemezdi.
Peker hükümeti aklındaki yasayı çıkartabilmek için bir ön hazırlığın yapılmasını lüzumlu gördü. Halk basın özgürlüğünü sevmişti ya.. Basına çamur atmak lazımdı. Kamuoyunda şöyle bir kanı doğmalıydı: Basın özgürlüğü iyi ama, bu basınla mı?. O zaman kanunu kabul ettirtmek kolaylaşacaktı. Müfrit CHP milletvekilleri kolları sıvadılar, adı sanı bilinmez gazetelerde çıkan - bazılarını kendilerinin yazdırttıkları - uydurma, iğrenç haber ve yorumları Meclis kürsüsüne getirmeye başladılar. En sert edalarıyla sorarlardı: Hükümet bunlara karşı tedbir almak için daha ne bekliyor? Vatandaşın haysiyetine ve hürriyetlerine tecavüz devam mı edecek?
Tasarılar Meclise - bugün de ona hazırlanılıyor - böyle bir suni kampanyadan sonra getirildi. Müzakere günü basın locasındaydım. Çok tuhaf bir olay başlıca konu edinildi: Tam da o sabah - Ne tesadüf! - Yeni Türkiye diye uydurma bir gazetede bir haber kocaman başlıklarla verilmişti. Habere göre CHP'nin organı Ulus'un başyazarı Falih Rıfkı Atay ile Müessese Müdürü Naşit Hakkı Uluğ içip içip Ulus meydanında kavgaya girişmişler, döğüşmeye başlamışlar, rezalet çıkarmışlardı!
Tabii, işin ne aslı vardı, ne faslı. Yalan haberin kuyruklusuydu. Ama biz, genç gazeteciler hemen anladık ki "haberin ilhamcısı" Peker hükümetinin ta kendisiydi. Bütün her şey bırakıldı, o örnek esas alınarak müfrit iktidar milletvekillerinin "Yuh olsun! Basın özgürlüğü bu mu? Sizin olsun böyle basın özgürlüğü! Lanet, lanet!" naraları arasında, bu örneğe dayanılarak kanun geçti.
İktidara hazırlanan DP muhalefeti adına "mancınık"ın savunmasını üstlenen, partinin bir genç kurucusuydu ve adı Adnan Menderes idi.
Adnan Menderes'i bir kaç yıl sonra "cezbe halinde" - artık o, iktidardaydı - aynı kürsüden, ben aynı basın locasından, "Vatandaş haysiyetini iki gazeteci parçası elinde paçavra yaptırtmayız!" diye haykırırken seyredecektim.

Yarın:
Bu da "ikinci deneme"nin öyküsü

[Ana Sayfa] [Siyaset] [Ekonomi] [Dünya] [Magazin] [Sanat] [Yaşam]
[Entellektüel] [Spor] [Köşe Yazarları] [Dizi Yazı] [Eğitim]