23 kasım tool
milliyet logosu
dizix.gif

İRAN DEVRİMİ
Kerbela'dan Devrim'e..

Taha Akyol

İran Devrimi ve İslam
Birinci Bölüm


TÜRKİYE'DE İran Devrimi bilimsel araştırmalara ve bilimsel eleştirilere konu olmadı. Küçük bir grup alkışladı, büyük bir grup küfretti, o kadar... Halbuki İran Devrimi son derece önemli bir olaydı. Batı'da İran Devrimi hakkında yayınlanan yüzlerce bilimsel eser ve belki binlerce makale, konunun önemini göstermektedir.
İran Devrimi'ni üç sebeple Türkiye'nin daha ciddiye alması lazımdı: İran komşumuzdur, Devrim, sınırımızda cereyan eden ve bölgesel dengeleri sarsan bir olaydır. İkinci, Devrim İslami niteliktedir ve Türkiye de Müslüman bir ülke olduğu için, İslam'ın hangi formlarının hangi şartlarda `devrimci' hale geldiğini düşünmemiz, araştırmamız gerekirdi. Üçüncüsü, İran Devrimi bir "devrim"dir ve bizim siyasi kültürümüzde de "devrim" kavramı radikal çevrelerde uzun süre etkili olmuştur ve hala etkileri görülmektedir. Bu bakımdan da İran Devrimi'ni "devrim" olarak incelememiz gerekirdi.
İran Devrimi'nin 17. yılında siyasi düşünce hayatımızın geldiği nokta, Erbakan tarafından övülmesi, başkalarının da bundan dolayı Erbakan'ı kınamasından ibarettir! İran Devrimi'ni alkışlayanlar da kötüleyenler de onu incelemek ihtiyacını duymamıştır!
İran Devrimi'nin, Fransız ve Rus Devrimleri gibi, belli bir "düzen" tasavvuruyla ve belli bir `despot' otoriteye karşı halk ayaklanması olduğu ve ayaklanmanın sonunda yeni bir rejimin kurulduğu bellidir. Fransız ve Rus devrimlerinde olduğu gibi İran Devrimi'nde de "ezilmişlik" duygusunun bir kollektif başkaldırısı söz konusudur. Bu yönleriyle İran Devrimi, tipik bir "devrim"dir.
İslam, neden İran'da "devrimci" olmuştur da, mesela Türkiye'de demokrasi içindedir. Neden Pakistan'da "İslam Cumhuriyeti"ni General Ziya'nın darbesi kurmuştur? İslam deyince Suudi Arabistan'da neden Suudi Hanedanı'nın hakimiyeti anlaşılmaktadır?
Görülüyor ki, İslam, tarihte olduğu gibi çağımızda da değişik siyasi yapılar içinde görülmektedir. Temel konu daha da belirginleşmektedir: İslam, neden İran'da "devrimci" olmuştur?

HUMEYNİ'NİN PROLETARYASI

Bu sorunun cevabı, iki devasa kaynakta yatmaktadır: Devrimin ateşleyicisi olan Şii siyaset doktrini ve İran'ın tarihi ve aktüel özellikleri...
Humeyni'nin yaptığı bir ayırım, devrimci ideolojinin Şii kaynağını ortaya koymaktadır. Humeyni'ye göre bir "müstekbirler İslamiyeti" (egemen sınıfların İslamiyeti) vardır, bir de "mustazaflar İslamiyeti" (ezilenlerin İslamiyeti) vardır. (1)
Humeyni, bu sözleriyle Sünni İslam'la Şii İslam arasında ayırım yapmaktadır.
Tarihteki iktidar kavgasını Şia'nın kaybedip Sünni İslam'ın kazanmış olması, Şia'daki "ezilmişlik" psikozunun başlangıcını oluşturdu. Özellikle Kerbela faciasından sonra Şia, sürekli bir matem, sürekli bir gözyaşı ve kan, sürekli bir ezilmişlik ideolojisine dönüştü.
Şia, tarihte daima Sünni kurulu düzene isyanlar çıkardı, `şehitler' verdi. Kerbela faciasından itibaren, Şia'da `şehit' kavramı, dış düşmana karşı yapılan savaştan çok, içerde "ezilmişlik" duygusuyla bütünleşmiş özel bir yorum kazandı.
İran Devrimi'nin en önemli sloganlarından biri olan "mustazaflar" (ezilenler) çağrısı, böylece Şii İran halkında 14 asırdır sürüp gelen bir duyguyu harekete geçirmiş, Şah'ın diktatörlüğü ve sanayileşmenin sorunları bu çağrıya `çağdaş' bir zemin hazırlamıştır.

KARİZMATİK `İMAM'

Fakat böyle bir din anlayışı "Humeyni" gibi fevkalade karizmatik bir "imam"ın çıkması için yetmez. Bu noktada "imam" kavramına Sünni ve Şii doktrinlerde verilen anlamın farklılığı büyük önem kazanmaktadır.
"İmam", rehber demektir ve özel anlamıyla siyasi önder, devlet başkanı kavramlarını karşılamaktadır.
İslam hukuku bilgini Hayreddin Karaman, Sünni doktrindeki "imam" anlayışını şöyle anlatır:
"İslamda devlet başkanı hiçbir selahiyetini Allah'tan devralmamıştır, hiçbir ilahi sıfat ve yetkiye sahip değildir. O, ümmetin diğer fertlerinden birisidir. Onu başkanlık makamına getiren ve belli sınırlar içinde ona selahiyet bahşeden, ümmettir yahut onun temsilcileridir. Seçenler, onu murakabe etmek ve gerektiği zaman azletmek selahiyet, hatta vazifesine maliktirler." (2)
Şia'da ise durum çok farklıdır.
Şia'da ise "imam", Allah tarafından tayin edilmiştir ve silsile yoluyla Hz. Ali'den başlayıp kıyamete kadar devam edecektir. Bizzat Humeyni, "İslam Fıkhında Devlet" adıyla Türkçesi yayınlanan kitabında diyor ki:
"İmam Allah'ın ve Resulü'nün halifesidir; eğer imamın imameti seçimle olsaydı Allah'ın ve Resulü'nün halifesi olamazdı, çünkü bu durumda onu Allah ve Resulü istihlaf (halef) etmiş olmazdı." (3)
Mesele, tamamen tarihi niteliktedir: Hz. Peygamber'den sonra Hz. Ebu Bekir, Ömer ve Osman `ümmet'in ileri gelenleri tarafından seçilmişlerdi. Hz. Ali ile Muaviye arasında ihtilaf çıkınca, Hz. Ali'nin taraftarları zamanla o kadar ileri gitmişlerdir ki, ilk halifeleri bile meşru saymamışlar, Hz. Ali'nin Allah tarafından ilk halife olarak belirlendiğini, ama "mağdur" edilerek onun hilafetinin elinden alındığını ileri sürmüşlerdir. "Seçim" fikrini reddeden Humeyni aynı kitabında diyor ki:
"Allah vahiy yoluyla Peygamber'le konuştu ve Peygamber'e indirmiş olduğu hükümleri kendisine halife olacaklara bildirmesini istedi. O da emrolunana uydu, bu sebeple Ali'yi halife tayin etti."
Humeyni
yine de yumuşak bir dil kullanmış, "İslam Devrimi"nin Sünnileri dışlayan bir imaj uyandırmasından sakınmıştır. Halbuki klasik Şia kitaplarındaki ifadeler daha serttir. Klasik Sünni kitaplarında da Şia'ya karşı ifadeler serttir.
Şia fıkhının önemli eserlerinden "El Kafi"de Yakup el Kuleyni (öl. MS 950) diyor ki:
"İnsanlardan hiçbir kimse, Kur'an'ı Allah'ın indirdiği gibi topladığını iddia edemez, iddia eden yalancı olur. Kur'an'ı Allah'ın indirdiği gibi toplayan ve koruyan, ancak Hz. Ali'dir ve ondan sonra gelen imamlardır."
Demek
ki elimizdeki Kur'an metninin dışında bazı "vahiy"ler daha vardır ve bizlere gizli olan bu anlamları sadece Hz. Ali ve Şii "imam"lar bilmektedir.

`İMAM' KÜLTÜ

Böylece `imam' kavramı, ilahi bir nitelik kazanıyor:
"İmametin peygamberliğin bir devamı olduğu, peygamber göndermek nasıl bir lütuf ise onun yerine imam nasbetmek de bir lütuftur ve Allahu Teala'ya vacib'dir.
Bu bakımdan imamet, ancak Allahu Teala'nın nassı (vahyi) ile yahut önceki imamın beyanı ile tahakkuk eder; insanların seçmesiyle istemesiyle olmaz. İnsanlar dilediklerini imam olarak tayin veya azletme hakkına da sahip değildir." (4)
Asırlar boyunca Şii medreselerinde bu "imam" kavramı halka anlatılmış ve mistik bir sosyal kültür haline gelmiştir.
Prof. Hakkı Dursun Yıldız'ın redaktörlüğünde yayınlanan "Doğuştan Günümüze İslam Tarihi"nde şu görüşe yer veriliyor:
"Şiiler imamda, ilahlıkla insanlık sıfatlarının bütünleştiğini, nübüvvet ve risaletin devam ettiğini de ileri sürerek, ilahlık sıfatının kendisiyle bütünleştiği kimsenin nebi olduğunu söylemişlerdir. İslam'dan önce Brahmanlar, Mecusiler (Fars, Arami) ve filozoflar tarafından ileri sürülen hulul (yani Allah'ın güzel bir cisme girmesi) ve tenasuh (ruhların öldükten sonra başkasına geçmesi) gibi görüşler de Şiilik adı altında ortaya çıkmıştır." (5)
Allah'la halef - selef gibi düşünülen, Allah tarafından tayin edildiği iddia edilen böyle bir otoritenin ne kadar totaliter ve karizmatik olacağını izaha lüzum yoktur.
Marvin Zonis'e göre, İran'daki rejim, `Humeyni'nin yorumuna' dayanmaktadır. Şia ve Fars geleneğini yeniden formüle eden `Humeyni yorumu', "liderliğin ilahi bir temele dayandığını ve İslam'ı ancak imamların (clerics) yorumlayabileceğini kabul etmektedir. Yorum tekeli imamlardadır." (6)

DEVRİMCİ `İMAM'

Böylece siyasi ve dini liderlik sadece birleşmekle kalmamakta, birlikte `ilahi' nitelik kazanmaktadır. Mümin olup da "imam"ın görüşlerine, hatta siyasi direktiflerine katılmamak mümkün mü?
Şia'da "imam", böylece, bir "iman" haline gelmiştir. Şii fıkıh kitabı "El Kafi"ye göre:
"İslam beş esas üzere kuruldu: Namaz, zekat, oruç, hac ve velayet (imamet)... Bunlardan velayet üzerine davet edildiğimiz kadar hiçbir şeye davet edilmedik." (7)
Mezhepler tarihi uzmanı Prof. Ethem Ruhi Fığlalı, Humeyni'nin bir cümlesine dikkat çekmektedir:
"İmamlar, Allah'ın yeryüzünde insanlara hüccetidir. Hüccetullah, Allah'ın işlerini sonuçlandırmak için belirlediği kimsedir. Onun (Hüccetullah olan kişinin) bütün işleri, fiilleri ve sözleri Müslümanlara hüccettir." (8)
`Hüccet', yani bağlayıcı delil, kesin kanıt...
Gerçi Şia doktrininde teorik olarak "imam"dan kasıt "12 İmam"dır. Zaten İran Anayasası'nın 12. maddesinde "İran'ın resmi dini İslam ve İsna - aşeri (12 imam) Caferi mezhebidir ve bu madde ebediyyen değiştirilemez" ifadesi yer alıyor.
Şiilikte "imam" kavramının bu son derece karizmatik, mistik ve totaliter niteliği doktrinde ve medrese eğitiminde kalmamış, sosyal kültür olarak asırlar boyunca kitlelere zerkedildiği gibi, siyasi otoriteler de bir tür "ruhban sınıfı" olan bu kurumu bir türlü `ast' durumuna getirememiştir.
Ira Lapidius, "A History of Islamic Societies" adlı mükemmel eserinde, Osmanlı ve Safevi devletlerinde dini otoritelerin konumunu incelerken, aradaki fevkalade önemli farka dikkat çekmiştir.
Lapidius, 15. asra kadar sünni olan İran'da Şah İsmail ve haleflerinin şiddet politikasıyla Sünniliği tasfiye ettiğini ve Irak'tan Şii uleması getirerek Şia'yı resmi mezhep haline getirdiğini belirtiyor.
Lapidius'a göre, Osmanlı ulemasından farklı olarak Şia uleması, `spiritüel' otorite olarak daha etkin ve örgütlüdür. Osmanlı ulemasından farklı olarak, tasavvufi tarikatlerin rekabetine izin vermemektedir. Gerek gördüğünde siyasi otoritenin meşruiyetini sorgulamakta, toplumun gerçek liderinin siyasi otoriteler değil, dini otoriteler olduğunu ileri sürmektedir.
Osmanlı'da ise merkeziyetçi devlet dini otoriteyi kendine tabi hale getirmiştir; "hükümetin patronajı ve oluşturan özenli bürokrasi ulemayı devlet makinesine `absorbe' etmiştir... Sünni ulema bütünüyle Sultan'ın otoritesine bağlıdır ve devletin otoritesini meşrulaştıran dini mirası vurgulamıştır. İran'da ise, bunun aksine, ulema devletten bağımsız ve devlete düşman olmuştur." (9)
Tabii burada Osmanlı idari sisteminin gücü önemlidir. Ancak İran'la Türkiye arasındaki farkın başka bir önemli kaynağı da, Sünni ve Şii doktrinlerde dini otoriteye, din adamlarına verilen farklı anlamlardır.

DİN ADAMI VE SİYASET

Tarihi tatbikat ve dini doktrin farkı, bugünü de büyük ölçüde etkilemiştir.
John Renard da "İslam Tarihinde Din ve Siyaset" konulu araştırmasında Şiilikte din adamlarına verilen mistik ve siyasi üstünlüğü vurgularken, Sünnilikte din adamlarına doktrin planında da pratik siyasette de böyle bir üstünlük tanınmadığını belirtir ve İbn Haldun'un yazdıklarına dikkat çeker:
"Ulema siyasete pek az aşina olur. Ulema müphem genellemelere ve soyutlamalara öylesine eğilimlidir ki, onların vardığı sonuçlara genelde başvurulabilir fakat belirli bir meselede bu mümkün olmaz."
John Renard,
sünni siyaset teorisyeni el - Maverdi'nin, "imametin ilahi kökenden kaynaklandığı ve hukukun üstünde oldukları şeklindeki Şii iddialarını reddettiğini" vurgulamaktadır. (10)
Din adamlarını karizmatik ve mistik üstünlüğe sahip bir ruhban sınıfı haline getiren bu doktrin, İran İslam Cumhuriyeti'nin Anayasası'na da aynen yansımıştır. Anayasa'nın 1. ve 107. maddelerinde Humeyni için kullanılan sıfatlar şunlardır:
"Yüksek Taklid Mercii, Hazret - i Ayetullah - il Uzma İmam Humeyni... Yüksek Taklid Mercii ve İnkılab rehberi Ayetullah - il Uzma İmam Humeyni..."
İran
Anayasası'nın 8. faslını oluşturan maddelerde, Ayetullahlardan oluşan "Rehberlik Şurası" ve "Velayet - i Fakih" müessesesi düzenlemiştir. Bu yetkileriyle Ayetullahlardan oluşan en üst merci, Cumhurbaşkanının, hükümetin ve Meclis'in üzerinde, bunların hepsini re'sen denetleme ve yönlendirme yetkisine sahip bir üst otoriteyi oluşturmaktadır. Böylece kuvvetler "imam"da toplanmakta, "kuvvetler ayrılığı" benimsenmemektedir.
Ancak her inanç tabiatı gereği devrim yapmaz. İnancı "devrimci"leştiren şartlara bakmak lazımdır.
Asırlar boyunca milyonlarca Şii Müslümana iman ve ümit olmuş Şii doktrini de, "modern" şartlarda devrim yapmıştır.
Şimdi mesele şudur: Mistik ve karizmatik bir inanç olan "imam", nasıl olup da yüzlerce yıl önce değil, İran'ın Şah zamanındaki en fazla modernleşme hamlelerini yaşadığı bir sırada, hemen bütün halkı ve aydınların da pek çoğunu peşine takacak şekilde bir devrim lideri olmuştur?
Yarın: Devrimin modern kaynakları


1) R.K.Ramazani, "Iran's Islamic Revolution and The Persian Gulf", Current History, Jan.1985.
2) Prof. Hayreddin Karaman, Mukayeseli İslam Hukuku, Cilt 1, sf. 83.
3) Humeyni, İslam Fıkhı'nda Devlet, sf.99.
4) Prof. Ethem Ruhi Fığlalı, İmamiye Şiası, sf. 209.
5) Prof. Hakkı Dursun Yıldız, Doğuştan Günümüze İslam Tarihi, cilt 2, sf. 440.
6) Marvin Zonis, "The Rules of the Clerics in Iran", The Annals, Nov. 1985.
7) Mustafa Talip Güngörge, Humeyni ve İslam,, İstanbul 1983, sf. 66 - 67.
8) Prof. Fığlalı, İmamiye Şiası, sf.215.
9) Ira Lapidius, A History of Islamic Societies, sf. 541 - 545.
10) J. Renard, "Religion and Politics in Islamic History"
Near and Middle East, Dec. 1979. s. 367 ve 385.

[Ana Sayfa] [Siyaset] [Ekonomi] [Dünya] [Magazin] [Sanat] [Yaşam]
[Entellektüel] [Spor] [Köşe Yazarları] [Dizi Yazı] [Eğitim]