erbakan.jpg

Erbakan'ın MGK'daki zor anları

Güven Paşa, Refah Lideri'nin "Bizden olmayanlar patates dinindendir" sözlerini MGK'da gündeme getiriyor. Cumhurbaşkanı'nın "kim söylüyor" sorusuna Paşa, parmağını Prof. Erbakan'a uzatarak konuşmasını noktalıyor: "Bizzat Sayın Başbakan söylüyor!.."

DONANMAYA ait gemilerin "tepesinde" direğin en üst kısmında Kuran olduğunu biliyor muydunuz?
Biz bilmiyorduk.
Bütün ama, Silahlı Kuvvetler'e ait bütün gemilerde, en yukarıda, "Allah'a en yakın" diye bilinen yerde bir Kuran - ı Kerim.
Denizciler inanıyorlar ki "Kuran orada durdukça, Allah da kendilerini koruyacaktır."
Oramiral Güven Erkaya dedi ki "bu gelenek Osmanlı'dan geliyor."
Osmanlı donanmasında da yelkenlinin en tepe noktasında Kuran bulunurmuş.
Denizcilerin geleneklerinde din motifinin yeri büyük...
Örneğin gemi demir alacak.
Komutanın vereceği komut nedir?
Deniz Kuvvetleri Komutanı:
- Komut şu: Bismillah vira!..
Gemi rıhtımdan ayrılacak.
Halatların çözülmesi için verilen komut:
- Bismillah fora!..
Gemi denizde...
Ve düşmanla karşı karşıya.
Komutan, ateş emri verecek:
- Bismillah, salvo ateş!..
Görev tamamlandı, gemi döndü, demir atacak.
Komut:
- Bismillah fundo!..
Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya, Refahyol döneminde Refah'ın bazı uygulamalarını açıktan eleştirdi.
Söyleyeceklerini MGK'da, Başbakan Prof. Erbakan'ın yüzüne karşı söyledi.
Sık sık "laikliği" gündeme getirdi.
"Ve aşırı dinci akımları" eleştirdi.
Bu nedenle "dinsizlikle" suçlandığı da oldu.
Oramiral Erkaya dedi ki "Allah ile kul arasına kimse girmesin... Kimse dini siyasi çıkar malzemesi yapmasın... Hem laikim ve hem de elhamdülillah Müslümanım."

İki manşet

Milli Güvenlik Kurulu'ndan bir sahne...
Oramiral Erkaya "devletin bütünlüğüne yönelik tehlikeden" söz ediyor.
"İrtica... Din devleti... Tepe noktalarda oturanların düşmanlık tohumları ekmesi" gibi konulara giriyor.
"Hükümet mevkiindekiler toplumu (bizden olan, olmayan) diye ikiye ayırır mı" diye soruyor.
Cumhurbaşkanı soruyor:
- Var mı?
Kurula tam bir sessizlik hakim.
Oramiral Erkaya:
- Var Sayın Cumhurbaşkanım!..
Cumhurbaşkanı:
- Yani nasıl?
Oramiral Erkaya:
- Çıkılıyor ve deniliyor ki "bizden olmayan, bizim partimize rey vermeyen başka dindendir... Patates dinindendir.
Demirel'in kaşları kalkıyor.
"Bunu kim söylüyor" dercesine Oramiral'e bakıyor.
Ve Güven Erkaya parmağını Prof. Erbakan'a uzatarak konuşmasını noktalıyor:
- Bizzat Sayın Başbakan söylüyor!..
Bodrum'daki sohbette Güven Paşa'ya "dünü" hatırlattık.
MGK'daki konuşmalarını...
Üslubundaki keskinliği...
Ve Başbakan'ın gözlerinin içine baka baka söylediklerini...
Deniz Kuvvetleri Komutanı "benim tavrım açık" dedi:
- Sana, 28 Şubat MGK toplantısından önce "irtica bu ülke için PKK'dan daha tehlikelidir" demedim mi? Sen bunu yazdın. Ben aynı sözleri MGK'da da söyledim.
Doğru, Paşa bize açık konuşmuştu.
23 Şubat 1997, Pazar'dı.
Ankara'da Gençlerbirliği ile Altay'ın maçı vardı.
Biz Gençlerbirliği'ni tutuyorduk.
Oramiral Erkaya da Altay'ı.
Maça, sivil gelmişti.
Yanyana oturduk.
Ve maç sırasında bize "rahatsızlığını" anlatmıştı:
- Aşırı dinci akımlar Türkiye'nin geleceği için önemli bir tehdit oluşturuyor. İrtica, PKK'dan daha öncelikli bir tehlike halini aldı. Bunu MGK'da seslendirdim, yine seslendireceğim. Türkiye sahipsiz değildir.
Oramiral'in söylediklerini yazmıştık.
Deniz Kuvvetleri Komutanı "geçtiğimiz dönemin iki manşeti çok önemliydi" dedi.
Birincisi:
- Maçta sana anlattıklarım... "İrtica, PKK'dan daha tehlikelidir" konusundaki manşet.
İkincisi:
- Bu defa, bu işi Silahlı Kuvvetler değil, silahsız kuvvetler çözsün manşeti. Sonunda istediğimiz oldu.

Susmak yok...

Oramiral gerçekten açık sözlü...
MGK'da açık sözlü, komutanlarla toplantıda açık sözlü, bizimle sohbette açık sözlü.
Güven Paşa:
- Herkese söylüyorum... "Veda Ederken" başlıklı kitapta da, genç arkadaşlarıma tekrarlayacağım. Her şeyin başı dürüstlük. Ortada bir gerçek varsa, söyleyeceksin. İrtica bir tehlike ise söyleyeceksin. Türkiye bölünme tehlikesi ile karşı karşıya ve ben susup, oturacağım. Niçin? Aman susayım, yoksa koltuğumdan olurum. Aman tepki göstermeyim, yoksa terfi ettirmezler. Böyle şey bizde yok. Eğer yanlışları söylemezsem, hatta yanlışı yapanın yüzüne karşı söylemezsem, ertesi sabah aynaya hangi yüzle bakarım?
"MGK'da"
diye araya girdik:
- Kelime, kelime ne dediniz? Nasıl dediniz?
Komutan:
- Laik Cumhuriyet'e karşı oluşumlar hakkında bütün bildiklerimi söyledim. Tepkimi dile getirdim. Karşımda kim olursa olsun, sözlerim neye mal olursa olsun... Hiç umurumda değil. Laik demokratik, sosyal hukuk devleti olan Türkiye'yi bölme gayretleri karşısında susacak mıydım? Ne ben sustum, ne de diğer arkadaşlarım. Başta Genelkurmay Başkanımız olmak üzere "bir, beraber, sıkılmış yumruk gibi" hareket ettik.

Demirel'e teşekkür

- Güven Paşa, ya Sayın Cumhurbaşkanı?
- Sayın Cumhurbaşkanı tutumu ve konuşmaları ile topluma büyük güvence verdi. Toplumu yüreklendirdi. Sivil toplumun güçlenmesinde Sayın Cumhurbaşkanı'nın rolü ve katkısı çok büyüktür. Türkiye'nin geçirmiş olduğu bu kritik dönemde Sayın Cumhurbaşkanı'nın çizgisi ip gibi düzdür. En ufak bir sapma sergilemedi. Laikliğin, demokrasinin, Atatürkçü düşüncenin savunulmasında taviz vermedi. 29 Ağustos Cuma günü kendilerine herkesin huzurunda, TV kameralarının önünde teşekkür edeceğim.

Sekiz yıl

Televizyonlarda haberler...
Konu "sekiz yıl kesintisiz."
Meclis'te gerginlik.
Konu yine aynı.
Gazete manşetlerine tırmanan tartışmalar...
Hep "sekiz yıl."
Ve sokaklarda başlayan olaylar...
Toplum olarak yine ikiye ayrılıverdik:
- Kimden yanasın, beşten mi, beş artı üçten mi, yoksa sekizden mi?
İnsanlar söyledikleri rakama göre bir anda "dindar" oluveriyorlar...
Ya da "dinsiz."
Şimdi konumuz bu... Sekiz yıl.
Oramiral:
- Bir yıldır Türkiye'de bir prova yapıldı. Laik, demokratik, sosyal hukuk devleti gitsin, yerine "başka bir model" gelsin... Din devleti modeli. Kesintisiz sekiz yıl temel eğitime karşı çıkma adı altında "aynı provaya" devam ediliyor. Bunların meselesi imam hatip meselesi falan değil... Bunların derdi rejimi değiştirmektir. Onun provasını yapıyorlar.
Sonra konu değişiyor.
Bodrum'dan, Ankara'dan, İstanbul'dan konuşuyoruz.
Emeklilik günlerinden.
Az sonra Paşa "eski konuya" dönüyor.
"Bir husus noksan kaldı" diyor.
- Hangi husus?
- Sekiz yıla karşı çıkanların düzenledikleri toplantılar pek kalabalık değil.
- Evet.
- Sen de gidip, görmüşsün zaten.
- Evet, Ankara'dakine gitmiştim.
- Kaç kişi vardı?
- Polisler dahil herkese sordum. Kimse beşbinin üzerinde tahminde bulunmadı. Üç bindi. Veya dört, beş bin.
- Az.
- Evet paşam, az.
- İşte bütün mesele burada. Türkiye buna dikkat etmeli.
- Yani?
- Bir anda fazla kalabalık toplamıyorlar. Onbinleri toplasalar toplum "neler oluyor" diyecek. Bunlar önce küçük kalabalıklarla provaya başladılar... Maksatları toplumu yavaş yavaş alıştırmak. Herkes "canım ne var bunda, alt tarafı birkaçbin kişi işte... Bağırıp, çağırıp, giderler" diye düşünecek... Toplum alışınca da, toplanıp yürüyecekler. İşte sen kalabalığı o zaman gör. Tekrar ediyorum, sekiz yıl konusunda bugün "rejimi değiştirmenin" provası yapılıyor.

Halk ve asker...

Asker, bizim askerimiz.
Toplum, bizim toplumumuz.
Günümüzde asker ile sivili karşı karşıya getirme gayretleri var.
Böyle bir şey olabilir mi?
Halkın içinden çıkan Türk ordusu, kendi halkıyla karşı karşıya gelebilir mi?
Bir ara bu konuya giriyoruz.
Oramiral'den beklediğimiz yanıt şu:
- Böyle şey olur mu? Halk ile ordu karşı karşıya gelebilir mi? Bu imkansız.
Güven Paşa farklı bir yanıt veriyor:
- Eğer bir grup çıkar da "ben Türkiye'de laik rejimi yıkmak istiyorum... Ben şeriat devleti kuracağım" derse, işte o kesim, askerle karşı karşıya gelir. Ve laik, demokratik, sosyal hukuk devletinden yana olan Atatürkçüler de askerin yanında yerini alır. Bu iş o kadar ucuz değil. Bu ülke sokakta bulunmadı. Bugün biz görevdeyiz, yarın başka arkadaşlar gelir. Ertesi gün diğerleri. Hepimiz aynı düşüncedeyiz. Hepimiz bu rejimin yılmaz savunucularıyız.

Pata, pata, pata

Güven Paşa'nın kaldığı evin terasına çıkıyoruz.
Evin salonu serindi.
Terasa çıkışımızla birlikte sanki yüzümüzü alevler yalıyor.
Bodrum kaynıyor.
"Aşağılardan... Plajlardan" kahkahalar geliyor.
Ve "yukarılarda" bir helikopter görüyoruz.
"Pata, pata, pata" ilerliyor.
Şu sıralar Bodrum'da uçak, helikopter, tekne o kadar çok ki.
Teknelerin "pata, pata" sesleri ile helikopterin "pata, pata"sı birbirine karışıyor.
Helikopter, uzaklaşıp kayboluyor.
Sonradan öğreniyoruz, bu helikopter, Prof. Tansu Çiller'i Bodrum'dan İstanbul'a götüren helikoptermiş.
Sahi, Tansu Hanım da mı Bodrum'daymış?
Kime geldi, ne zaman geldi, bilemiyoruz.
Zaten bilebilmek de olanaksız.
Zira bugünlerde Bodrum bir alem.

YARIN:163.madde