22 Aralık 2000 Cuma




BİZE ULAŞIN



HABER İNDEKSİ



ARŞiV



YARDIM



KÜNYE



·  SON DAKİKA  
·  ANA SAYFA  
·  GÜNCEL  
·  SİYASET  
·  EKONOMİ  
·  YAZARLAR  
·  SPOR  
·  DÜNYA  
·  YAŞAM  
·  MAGAZİN  
·  SANAT  
·  SAĞLIK  
·  KADIN & MODA  
·  ASTROLOJİ  
·  OTOMOBİL  
·  ÇİZERLER  
·  TEKNOLOJİ  
·  TV'DE BUGÜN  
·  İŞ YAŞAMI  
·  ENTELLEKTÜEL B.  
·  OMBUDSMAN  
·  HAVA DURUMU  
·  CUMARTESİ  
·  PAZAR  
 
 




Beyoğlu’nun harbi patroniçesinin tabelasında hâlâ "vejetaryen lokantası "yazıyor
Safran sağlıksız dükkan

Oyuncu Aslı Altan şu sıralar İstanbul’da en fazla şehir efsanesi üreten mekanlardan Safran’ın patroniçesi... Medya ve iş elitlerini Beyoğlu’na alıştıran, onları patlıcanlı mantı, Orhan Abi ve acid jazz ile ağırlayan bir dükkan sahibi

     Ahmet Tulgar

     Aslı Altan’la görüşmeye, Safran’a gidiyorduk. Yani Beyoğlu’nda yürüyorduk. Çocukluğumuzdan beri hep Batı kentlerininkinin yanında sönük kalan yılbaşı, hadi utanmadan söyleyelim, Noel süsleri, güdük kalmış Avrupalılığımızı, Brüksel, Strasburg menşeili bildirilerden daha keskin, aynı bu kış akşamının soğuğu gibi yüzümüze vuruyordu. ÖDP’liler son günlerin olaylarını protesto için meşaleli bir gösteriye hazırlanıyordu. Alevlerin ışığı birazdan yılbaşı öncesinin kendi çapımızdaki aydınlığına eklenecekti.
     Her yerde polis arabaları, polis otobüsleri, polis panzerleri vardı. Kesik kesik telsizler biz fark etmeden hızlanan adımlarımızla daha küçük parçalara ayrılıyordu. Şimdi ne manaydı, bir eğlence patronuyla görüşmek...
     17’nci yüzyıl Avrupası’nda hapishanelerin, hastanelerin etrafına, çepeçevre çukurlar kazılır, suyla doldurulur, yüksek duvarlar çekilirmiş. O zamanlar bilim suçun da, hastalığın da kokular, salgılar yoluyla bulaştığını söylermiş. Ve soylular dışındaki halkın fazla gülüp eğlenmesi, fazla aşk yapması da suç ya da hastalık sayılırmış.
     Bir gün gelecek, bu akşam bütün kapılarını polislerin tuttuğu bu caddenin iki yanına dizili barlarda, pavyonlarda kapalı devre akan bu tehlikeli salgı dışarı taşacak. Dans ederek başkaldıran kabileler caddeyi dolduracak. Böyle olacak, böyle olmalı. Dünyaya hoşça vakit geçirmek, gülmek, eğlenmek, güzelleşmek için geldiğimiz bu topluma hatırlatılmalı...
     
Safran’ın sırrı nedir ki, bir zamanlar Beyoğlu’na safariye çıkar gibi gelenlerin ayağını bu güzide caddeye alıştırdı?
     Bu benim kişiliğimden çıkan bir şey olsa gerek. Etrafa yaydığım rahatlık hissi, ama "Bu formül ne" derseniz, ben de bilmiyorum.
     
Rahatlık hissini nasıl yayıyorsunuz; son kertede bir patroniçe olmanıza rağmen?
     Patroniçe gibi davranmıyorum da ondan. Pek ortaya da çıkmıyorum, masalara gidip merhaba deme huyum da yoktur. Şöyle bir dolaşırım ve insanlar da görür. Canım istediği zaman dans ediyorum veya tek başıma oturup yemek yiyorum herkesin ortasında.
     
Peki, restorancılığa bu kadar yatkın olduğunuzu nasıl keşfettiniz?
     Burayı bir vejetaryen lokanta olarak teyzemle birlikte açtım. Altı sene evveldi ve o zaman daha sağlıklı beslenme konsepti tam oturmamıştı Türkiye’de, hala da Türkler’in sağlıkla arası pek iyi değil. Ve Safran kendi yolunu kendisi seçti. Baktık ki, bu dükkan "Hayır, ben sağlıklı dükkan olmayacağım" diyor. Hâlâ kapıda bizim logomuzun üzerinde "Genç kal, çok yaşa" yazıyor ve onu orada tutmamın nedeni artık "kitsch" olduğundan. Ona bakıp da içeri gelenler, burada sigara dumanı, içki, yağlı yemekler, her türlü sağlıksız şeyi bulurlar.
     
Ama yine de yemekler pek de o kadar sağlıksız görünmüyor...
     Aşçılar bazen bir şey deniyorlar ve bu da müşterinin önüne gidebiliyor, rezalet, ama bu senede bir iki kez oluyor. Ama buradaki bir dolu yemeği onlar bana önerdiler. Mesela pazı sufle, ben İstanbul’da başka bir yerde yemedim, ya da patlıcanlı mantı.
     
Müzik repertuvarını da biraz deneme yanılma yöntemiyle oluşturdunuz galiba. Mesala Orhan Gencebay çalıyorsunuz.
     Ben prova yapmam, sinemadayken de provadan nefret ederdim. Orhan Gencebay da aniden çıktı. Aslında burada Türkçe müziğin oranı dörtte birden bile az. Bizim insanlar ateşlenmek istiyorlar ve ateşleyici de yine her zaman insanın ana dili. İngilizceyi hiçbir zaman "Batsın bu dünya" gibi söyleyemezler.
     
Türkçe çalındığında daha kendi içlerine dönüyor insanlar, değil mi?
     En kelli felli adam, en ciddiyetiyle nam salmış insan dahi o coşkuyu ortaya çıkarıyor. Orhan Gencebay’ın ben iki şarkısını çalıyorum. "Batsın bu dünya" ve "Hatasız kul olmaz". Orhan Gencebay’ı ilk kez çaldığım sıralarda 20 kişinin birden apar topar dükkanı terk ettiklerini de gördüm. Oysa Orhan Gencebay bence Türkiye’nin en önemli ozanlarındandır. Erkin Koray’ın "Fesüphanallah" ve "Şaşkın" şarkılarını da çalıyorum.
     
Yabancı müzik çalarken ev partisi veriyormuş gibisiniz, Türkçe çaldığınızdaysa ayin başlıyor...
     Safran’ın boyutu çok doğru bir boyut. Geceyarısından sonra burada eğlence bir ev partisine dönüşüyor. Bir de buranın dekorasyonu da çok önemli. Bu yalınlık insanların leke olarak kendilerinin görünmesini sağlıyor.
     
Belki de o yüzden kamuoyunun gözü önündeki insanlar, gazeteciler gibi tavırlarını ortaya koymaktan çekinmeyen insanlar, hadi söyleyelim, biraz teşhirci olanlar kendilerini saklamayan bu dekoru sevdiler.
     Evet basından çok insan geliyor buraya ama onlar benim arkadaşlarım, köşe yazarları vs. Ama fotoğrafçıları içeri almıyorum. İnsanın çok eğlendiği bir dakikada, dans ederken belgelenmesi sinir bozucu bir şey. Fotoğraf anı dondurmak demek, o anda nasıl bir haldeyseniz, çünkü o hareketin aslında bir devamı var, onu fotoğrafta görmüyorsunuz, birisi birine eğilmiş oluyor, fotoğrafçı öyle bir anda deklanşöre basıyor ki, zannedersiniz, birazdan dudak dudağa öpüşüp şehvetli anlar geçirecekler.
     
Eğlence gündelik hayatın o anlar dizininin dışına çıkmak için yapılan bir şey, onu bir fotoğraf karesinde tek bir ana dönüştürmek birine suçüstü yapıp cezalandırmak gibi bir şey.
     Bence de öyle.
     
Ama dışarıya görüntülü bilgi sızmaması buranın o Amerikalıların "urban legend" dedikleri bir sürü şehir efsanesine kaynak olmasına yol açıyor. Bu da önemli bir şey. Büyük şehir insanı efsane ürettiği sürece kendisini çarka kaptırmamış demektir.
     Ne güzel.
     
Sahiden burada Ufuk Güldemir’in internet sitesinde yazıldığı gibi Perihan Mağden’in bir kadını evire çevire dövmesi gibi şeyler oluyor mu?
     Ben bu konuda konuşmam.
     
Ne olacak, bu da bir kendini ifade etme biçimi ve Beyoğlu’nun ruhuna da uygun bir şey!
     Evet, eğlence Beyoğlu’nda hep oldu. Ama Safran bazı şeylere öncülük yaptı. Sanırım Safran’la Etiler’de yıllardır eğlenen insanlara bir kapı açıldı, cesaret geldi insanlara. Evvelden korkuyorlardı Beyoğlu’na gelmekten. Oysa bu dik mi yürüdğüne ürkek mi yürüdüğüne bağlı. Tabii burası bir cangıl bu doğru, ama İstanbul’un her yeri artık biraz böyle, ama büyükşehirde yaşamak da böyle bir şey, o zaman gitsinler Kemer Country’de yaşasınlar. Orada da bir tane şey açılsın....
     
Kapıdaki kriterleriniz nedir?
     Burası eskiden Şömineli Pavyon’muş, pavyonun müdavimleri dükkanlarına gelmek istediler. Bir iki defa böyle tipler girdi içeri. Tuhaf tuhaf baktılar, "Yahu bizim lambrili güzel Şömine Pavyonu’muz ne oldu" diye. "Her taraf beyaz, hastane gibi".
     
Adam mesela birkaç yıl önce bu pavyonda eğlenmiş, şimdi anı tazelemek istiyor ve hops...
     Ve bir bakıyor, acid jazz çalıyor... Tuhaf hissediyor kendini ve gidiyor tabii.
     
     Otoparkçıların ablası, müdavimlerin Altan Baba’sı
     Otoparkçıların yakasına bir kere yapışmışlığım var. Sonra da utancımdan üç gün bu sokaktan yürüyemedim. "Altan, yine çok içmiştin o akşam, bir daha yapma" diye kendi kendime söylendim. Dördüncü gün o yakasına yapıştığım otoparkçı "Abla" diye elime yapıştı. Yani bu şekilde Beyoğlu’nda abla mertebesine ulaşmış, kendimi kanıtlamıştım. (Müdavimleriyse ona ‘baba’ diyorlar). Bu başka bir dünya.
     Beyoğlu’ndaki pavyonlara yıllardır girerim, tek başıma da orada kabul görürüm. Kapıdan giren insanın ne istediği ve ne için orada olduğu bellidir. Kimse üstüne gitmez insanların buralarda. Başka türlü bir adap bu Beyoğlu’ndaki. Pavyonlar şu ara biraz az iş yapıyor ve buna üzülüyorum. Hatta bir pavyon mu açsam diye de düşünüyorum. Ama benim açacağım pavyon... Neyse, açmayayım daha iyi...
     


 PAZAR


Doğumsuzluk...
Kahve bahane, manken şahane!
KİM NE OKUYOR?..
CİNAYETİ yazıyor
Bu da kitabın formülü: 13+1
Cervantes Ödülü sahibini buldu
Çetin Altan’ın İstanbul’u...
Liberalleşmekten mi liberalleşememekten mi?
Magazin sendromu
Film-food keyfi
Roboköp Türkiye’de
Academia yenilendi...
Safran sağlıksız dükkan
‘Sarhoş olma hakkım olmadı’
Surf
Köşeyi dönün nokta com!
En seksi sanal kadın
VİTRİN
Zina AIDS’ten koruyor
Biz onurlu insan ihtimalini sevmiştik!
Rüzgarın bildiği
Yurdumuzu tanımalı ama nasıl?
Gecelerin loş sesi
Yabancı şefler lokanta kültürünü değiştiriyor
Bataklık çiçekleri
"İngilizleştirilmiş Thai"
Antoloji nasıl yapılır?
Kuş bakışı anıtlar


 SAYFA BAŞI 





© 2000 Milliyet