Aynen böyle, "haydi iş başına" dedim ve 1 Ocak sabahı, çalışma odama çeki düzen vermek üzere kolları sıvadım... Gelgelelim kitaplar, kağıtlar, bildiriler, açıklamalar, açıklamamalar, mektuplar arasında -çeki düzen de neymiş! - fırtınalar kopmaya, volkanlar patlamaya başladı!
Yüreğim, söz geçiremiyor, aklıma... Odanın her yerinden cezaevlerindeki tanıklıklar çığlıklar fışkırıyor. Çığlıklar, işkenceyi anlatıyor, çığlıklar ölümü, dayağı, zulmü, keyifliği haykırıyor. Duyan yok mu? Duyan yok mu diye haykıran kendi sesim karışıyor onlarınkine!
Tamam, kimi kitapları, kutulara yerleştiriyorum, çeşitli okullara yollamak üzere... Tamam, odamdaki gizli bahçemi suluyorum, çiçekleri okşuyorum... Tamam, çöpe gidecek kağıtları yırtıp atıyorum... Kutulardan, raflardan hep aynı ses yankılanıyor: Duyan yok mu?
Derken, rafların birinden Sait Faik’in "Kriz" adlı öyküsü sayfalar arasından fırlayıp karşıma dikiliyor.
Bu öyküde Necmi, sorar arkadaşlarına (Sorunun yanlış kurulduğunun bilincindedir): "Louvre Müzesi yanıyor... Müzede bir zenci çocuk. Ya çocuk, ya La Jakond tablosu kurtarılmalıdır. Siz olsanız hangisini kurtarırdınız?" Herkes çeşitli gerekçeler sıralayıp "La Jakond"u der. Yalnız biri "Çocuğu" der. "Çünkü çocuk, yarındır. Yarın neler yaratacağını bilmesek bile..." Bu gerekçeyi yeterli bulmayanlara, "Yine de çocuğu" der ve ekler: "Sadece insan olduğu için"...
"Ya o ya bu, hangisi?" gibi yanlış bir sorunun tek doğru yanıtıdır bu yanıt!
Tamam on yıldır devletin giremediği hapishanelere sonunda girildi ve cezaevleri kurtarıldı! Ya insan?
Ya o, ya bu... Ya yok ederek kurtarmak ya da kulakları tıkamak, gözleri kapamak yok saymak... Ya siyah ya beyaz! Hayat iki ucu şeyli değnekten oluşmuyor ki! Açın kapıları, herkes görsün, vazgeçin soruları kuşkuyla karşılamayı, tanıklıkları herkes dinlesin, "Ya o ya bu"dan vazgeçin!
Sait Faik’e dönüyorum: Öyküde Necmi, çingene sevgilisini koluna takıp mutlu oldu diye mahalleli öfkelenir. Necmi, kendi kendine sevgiden, insanlıktan, duygulardan pay alması gerekliliğini vurgular.
O zaman insan, "kendine bir saadet hissi bile çıkarabilirdi. Çıkarılmazsa tiyatroya niçin gidilir, tiyatroda nasıl gülünür ve ağlanırdı? İnsanların hislerine ait hiçbir tekamül olmayacak mıydı? O halde niçin şiirler ve romanlar yazılıyordu? Edebi eserler insanın yeni ve mesut, iyi ve güzel dünyayı kurmasına yaramıyorsa, neye yarardı?.."
Bir süredir bel ve boyun fıtığımın bana oynadığı oyun nedeniyle tiyatroya ve sinemaya gidemiyorum. Kitaplarla idare ediyorum.
Tamam, çalışma odama çeki düzen veremedim... Ama yüreğin sesine kulak vererek, duyarlılığı bileyerek, "insanı" yücelterek, "Haydi iş başına" diyebiliriz gibime geliyor...