Anladın onların dönemeyeceğini; biliyordun zaten çoktandır. Sen gittin.
Peşlerinden.
İstanbul'un mavisi gitmişti. "Bir yeşillik kartpostalı"nın renkleri de. "Oksijeni"nin peşinde, yorulmuştun nefes nefese kalmaktan.
Kaldırılan iskelelerden kalkan son geminin "efendilik" olduğunu görmüştün.
Balıkların ardından gittin muhtemelen; eminim komşulukların da.
Bu statlar o stadyumlar değildi.
Peşinden gittin. "İstanbul'u bozmaya karar vermişlerdi bir kere." Öyle derinden itiraz ettin.
Çok şeyi bozmaya karar vermişlerdi bir kere.
Bu kadar da vahşi, böylesine gözüdönmüş ihtirasların bu denli ayaklanmış ayıklığına, uyanıklığına kadeh kadeh itiraz ettin.
. . .
"İlk rakı ile dudakların acıdığı zaman, gazeteciliğinin ilk kağıdı vücuduna sarıldığı zaman"dan bu yana, öylesine süpürülüp yıkılıp gidenlerin ardında, gazeteciliğin, kağıt, vücudun, dudakların ve rakı, tabii bir de kalem, içini acıtan her gidene ve gelene, sözcük sözcük, yudum yudum itirazlarını sürdürdü.
Son bir gayretle tutunmaya çalıştığın o tırabzan aslında kayıp giden kağıttı, kalemdi, gazetecilikti... Yani "öyleydi" diye içinden geçirdin mi o sırada, "vücudundaki acı"yla, bilmiyorum ama, sanki hepsinin yuvarlanışına katılıverdin.
Hepsinin bittiği gibi, biteceğini biliyordun zaten: "Geçen gün artık epey sersemlemiş gazeteciliğimle Cağaloğlu'nda dolaşıyordum yine...
Karanlığı çok yaşlanmış bir dükkanın en dibinden bir dizgicinin parmakları sanki piyanonun üstünde idi.
Emektar Linotip kurşuna yeni yazıyı değil, benim kırk yıllık geçmişimi döküyordu sanki...
Puntolar, kadratlar, espas kumpas sayfa teknesi, merdane bir bir geçti, gözlerimin önünden.
Bir sigara yaktım. Biliyordum ki, artık her şey bir tütün uzunluğu kadarlıktı.
Bitecekti, eski Cağaloğlu'nun bittiği gibi."
. . .
Şimdi, o "bodrum"daki dizgicinin parmakları sanki piyanonun üstünde gezinirken, vedalaşırken mi desem, yoksa yitenlerin gittiği yerdeki bir kavuşmanın "hoş geldin" melodisini çalarken mi?..
Bir senet gibi, arşivimde ve yüreğimin kasasında sakladığım bir borcu, hain, inatçı, vefasız gecikmelerin utancıyla, ödeyebilir miyim İslam Abi? Şöyle yazmıştın bir keresinde: "Aşılamaz bir daktilo ilahı idi benim için Muvakkar Ekrem Talu o zamanlar. Onun yazı çatısı mantığı ve üslubu ile kendiminkini karşılaştırdığımda, aynı gazetede bir devle cücenin kalem raksını seyreder gibi olurdum." Şimdi, en azından bir mirasın verdiği cüret ve cesaretle, "Aştın tabii ki ve kaleminin raksınla hepimizi mest ettin İslam Abi" desem... "Orada", eminim ki seni kucakladığında, zaten aynı şeyi duyacaksındır desem...
Doğru dürüst ödenememiş gönül borcumun ve hakkını veremediğim sevgili bir saygının hesabını kapatıp "helal ettim" der misin?
. . .
Güle güle İslam Abi.
Çehov'un bir yazına düşürdüğü son sesleniş gibi, "Her şeyi yakıp yıktılar, sadece beni unuttular" diye meraklara düşmüştün.
Seni ilk, minik bir çocukken, ziyarete geldiğin bir hastane odasında görmüştüm, Basınköy komşuluğundan, meslektaşlıktan önce. Ve tam 38 yıl sonra, yine öyle, ölümün bekleme salonu, bir son nefes istasyonu hastane odasından, sesin geliverdi: "40 yıllık anı elektriklerimi söndürüp ben de yuvarladım kendimi, yokuş aşağı..."