04 Aralık 2001 Salı


BİZE ULAŞIN



HABER İNDEKSİ



ARŞiV



YARDIM



KÜNYE



·  SON DAKİKA  
·  ANA SAYFA  
·  GÜNCEL  
·  SİYASET  
·  EKONOMİ  
·  YAZARLAR  
·  SPOR  
·  DÜNYA  
·  YAŞAM  
·  MAGAZİN  
·  SAĞLIK  
·  KADIN & MODA  
·  ASTROLOJİ  
·  OTOMOBİL  
·  ÇİZERLER  
·  BİLİM & TEKNİK  
·  TV'DE BUGÜN  
·  İŞ YAŞAMI  
·  OMBUDSMAN  
·  HAVA DURUMU  
·  CUMARTESİ  
·  PAZAR  
 
 




Bu deniz feneri 17 yıldır aşkla yanıyor

Kabataş’ta bir evin terasında bulunan küçük bir deniz feneri 1984 yılından beri bir aşkın özlemiyle yanıyor. Türkiye’nin ilk Türk deniz feneri müteahhidi Orhan Kızıldemir, ölümüne bir türlü alışamadığı eşinin özlemini, evinin terasındaki deniz feneriyle ona selam gönderip karşı kıyıdaki mezarına bakarak dindiriyor

     MEHMET KENAN KAYA

     Kabataş’ta, set üstünden Boğaz’a bakan bir evin salonunda Türkiye’nin ilk Türk deniz feneri müteahhidi Orhan Kızıldemir’le konuşuyoruz. Ahşap konsolun üzerindeki Colombia gramofonda Sahibinin Sesi kaydı bir Münir Nurettin şarkısı çalıyor. Odanın her yeri gemi maketleri, resimler, oyuncak gemi bacalarıyla dolu.
     Kızıldemir 87 yaşında. Sağ ayağındaki kırık ve kireçlenme nedeniyle hareket etmekte biraz zorlanıyor ama yine de -belki bir gazete yazısından çok romana konu olması gereken- hayat hikayesini bize anlatabilmek için evin içinde sürekli geziniyor: Albümler açılıp kapanıyor, deniz fenerlerinin çizimleri; eski günlerin siyah-beyaz fotoğrafları çıkıyor ortaya... Ve bütün bunlar yan yana gelince anlıyoruz ki, 1914 yılında İstanbul’da doğan Kızıldemir’in hikayesi aslında ömrü boyunca hiç vazgeçemediği iki aşktan ibaret: Baba mesleği denizcilik ve 17 yıldır yasını tuttuğu bir kadın...
     
     "Benim bütün hevesim denizdi"
     Denizle başlarsak... 1945 yılında Finike’de yaptığı deniz feneriyle Türkiye’nin ilk Türk deniz feneri müteahhidi olan Kızıldemir’in denizcilik tutkusu, aslında donanmada çarkçıbaşı olarak çalışan babasının işine duyduğu sevgiden kaynaklanıyor. Öyle ki, Kızıldemir daha ortaokul yıllarında "karadan sıkıldığını; denizin sesini, rengini, kokusunu duymadan yaşayamacağını" anlıyor: "Benim bütün hevesim, bütün merakım denizdi. Her gün Kabataş’tan Kalamış’a giderdim yelkenle... 50 kuruşa sandal kiralardım. Sonra bir gün babamla konuştum ve deniz subayı olmak istediğimi söyledim. Önce istemedi ama ben üzüntümden o kadar zayıfladım ki ‘Çocuk üzüntüsünden verem olacak’ diye korkup razı oldu. İmtihanlara girdim, kazandım ve Deniz Lisesi talebesi olarak birinci sınıfa başladım. Ama sevincim kısa sürdü. Çünkü biz başladıktan 15 gün sonra ‘Sınavı kazanıp liseye giren öğrencileri okuldan çıkartın’ diye tuhaf bir emir geldi okula. O kadar üzüldüm ki, tam 4 sene okulun bulunduğu Heybeliada’ya gidemedim. O kadar dokundu bana."
     Deniz Lisesi macerası 15 günde son bulan Kızıldemir, ardından İstanbul Erkek Lisesi’ne, sonra da hiç istemediği halde, kendi deyişiyle "usulen" Edebiyat Fakültesi’nin Coğrafya Bölümü’ne yazıldı. Kızıldemir fakültede "denizle vuslat"ını bir başka bahara erteledi ama zaten o yıllar, hayatı boyunca unutamayacağı bir başka aşkın da başlangıcıydı: "Fakültede okurken, Şükran adında bir kızla tanıştım. Flört etmeye başladık, kısa sürede birbirimize aşık olduk ve evlenmeye karar verdik."
     Denize olan özleminin tesellisini Şükran Hanım’ın aşkında arayan Kızıldemir, kısa süre sonra ikinci büyük aşkından da -tıpkı ilki gibi- çarçabuk vazgeçmek zorunda olduğunu anladı: "Aileme evlenmek istediğimi söylediğimde, babam böyle bir şeyin ancak onlarla birlikte oturursak mümkün olacağını söyledi. Şükran bunu kabul etmedi. Elimden bir şey gelmiyordu. Sonunda ayrılmak zorunda kaldık."
     Şükran Hanım’ın yokluğu Kızıldemir’in hayatındaki ikinci büyük boşluktu, o boşluğu doldurabilmek için de yeniden denize, ilk aşkına sarıldı: "Şükran’dan ayrıldıktan sonra 2. Dünya Savaşı başladı. Beni de askere aldılar. Askerliğim boyunca tek isteğim İstanbul’a dönünce denizle uğraşmaktı. Ne yapacağımı bilmiyordum ama bildiğim tek şey denizde olmak istediğimdi."
     
     "20 yıl sonra karşılaştık"
     Nihayet Kızıldemir 1945 yılında istediğini yaptı. Teğmenliği sırasında biriktirdiği paraya borç harç eklemeler yaparak o sırada açılan deniz feneri inşaatı ihalesine girdi ve ihale, şimdi Finike’de bulunan deniz fenerinin inşaasıyla sonuçlandı.
     Kızıldemir’in Finike’de başlayan deniz feneri macerası 36 yıl sürdü. Bu arada evlendi, -biri kız, biri erkek- iki çocuğu oldu. Ama... "Başka birisiyle evlenmeme, çocuklarımın olmasına rağmen Şükran’ı hiç unutamadım. Okul arkadaşlarımı gördüğümde ondan haber almaya, evlenip evlenmediğini öğrenmeye çalıştım. Sonra aradan 20 yıl geçti ve bir gün, Üsküdar’da Şükran’la karşılaştım. Korkarak ‘Evlendin mi?’ diye sordum, o da bana ‘Hayır, evlenmedim. Zaten seni hiç unutamadım ki’ dedi."
     İnanılması güç belki ama Orhan Kızıldemir o karşılaşmadan hemen sonra ilk eşinden ayrıldı ve 20 yıl gecikmeyle de olsa büyük aşkı Şükran Hanım’la evlendi. 1984 yılında, Şükran Hanım’ın kanser hastalığı sonucu yaşamını yitirip Beylerbeyi’ndeki Küplüce Mezarlığı’na gömülmesine kadar da "aşköla birlikte yaşadılar.
     
     "Fenerimle Şükran’ı selamladım"
     Sonra... "Sonra ne oldu?" derseniz, hikayenin bundan sonrası Orhan Kızıldemir’in aşkının neden büyük olduğunun izahı da: "Şükran’ı kaybettikten sonra, evimin terasına küçük bir deniz feneri yaptım ve her akşam vakti onu yakıp Beylerbeyi’ne bakarak Şükran’ı selamladım. Mezarlığa bakarak, ona yaşadıklarımı, dertlerimi, sevinçlerimi anlattım. Böylece hiç ayrılmadık."
     Orhan Kızıldemir tam 17 yıldır her akşam, tıpkı şarkıdaki gibi "geç bulup, çabuk kaybettiği" aşkına inşa ettiği deniz fenerlerinin en küçüğüyle haberler gönderiyor. Terasta onunla birlikte feneri yakarken "Şükran Hanım’ın sizi duyduğuna inanıyor musunuz?" diye soruyorum, "Tabii" diyor, "Niye duymasın ki..."
     Sonra fener sönüyor ve yeniden odasına iniyoruz.
     O yeniden deniz fenerlerini, Bandırma Vapuru’nu,
     Şirketi Hayriye’yi yani öteki aşkı denizi anlatıyor, yine ağır adımlarla gramofonunun başına gidiyor ve yine Münir Bey’den bir şarkı dönüyor plakta: "Ömrüm seni sevmekle nihayet bulacaktır"...



 PAZAR


‘Güzel oluşum benim edebiyat dışı avantajım’
Casus romanlarının casus yazarı
Audrey Tautou’nun muhteşem kaderi
Bu deniz feneri 17 yıldır aşkla yanıyor
Osmanlı müzik arşivi toplandı
1000 metrekarelik Cumhuriyet tarihi
Güllacın 120 yıllık durağı
İyi oynayan seyahat kazansın
İzmitli Barbara
Taze şarap başka güzeldir
DVD / Selim BOY
Nazım’ı anlamayanlara hitaben
Aynı vitrin aynı tat
Sevdanın hüzün gözleri
Dudaklara özel servis
Türk-Ermeni buluşması
Bütün masallar mutlu sonla bitmez
Perihan Mağden için gecikmiş bir yazı
Klonlardan korka korka...


 SAYFA BAŞI 





© 2001 Milliyet