12 Ocak 2002 Cumartesi


BİZE ULAŞIN



HABER İNDEKSİ



ARŞiV



YARDIM



KÜNYE



·  SON DAKİKA  
·  ANA SAYFA  
·  GÜNCEL  
·  SİYASET  
·  EKONOMİ  
·  YAZARLAR  
·  SPOR  
·  DÜNYA  
·  YAŞAM  
·  MAGAZİN  
·  SAĞLIK  
·  KADIN & MODA  
·  ASTROLOJİ  
·  OTOMOBİL  
·  ÇİZERLER  
·  BİLİM & TEKNİK  
·  TV'DE BUGÜN  
·  İŞ YAŞAMI  
·  OMBUDSMAN  
·  HAVA DURUMU  
·  CUMARTESİ  
·  PAZAR  
·  SERİ İLAN  

 




Şiddeti artık gömmeliyiz!

Solcular şiddet konusunda çifte standarda sahip. Bir arada yaşamak istiyorsak ciddi özeleştiri yapmamız şart

     SOL GEÇMİŞİYLE HESAPLAŞIYOR - 4
Can DÜNDAR


     Şiddeti, gündelik hayatın doğal bir unsuru gibi yaşayan bir kuşaktan geliyorsunuz. Bugün şiddete nasıl bakıyorsunuz? - Şiddetin benim hayatımda yarattığı tahribatı biliyorum. Bir bireyde bunları yaratanın, toplumda yarattığı tahribatı bir düşünün. Bu nedenle Türkiye’nin temel probleminin şiddet zihniyeti ile hesaplaşmak olduğuna inandım, hala da inanıyorum. Asırlardır sorunları şiddet temelinde çözmeye alışmış toplum, sadece evlatlarını yiyip bitirmekle kalmıyor, kendini de tahrip ediyor ve en kötüsü, şiddeti içselleştiren, doğal kabul eden bir kültür yaratıyor. Söylediğim sadece sola ilişkin bir durum değil. Genel ve temel bir toplumsal sorunumuzdan söz ediyorum. Bu ülkede milyonlarca insan işkence görmüştür, ama bin tanemiz bile "işkenceye son" diye sokağa çıkmadık. Şiddeti o denli kanıksadık ki, işkence etmeyi ve edilmeyi normal sayan tuhaf yaratıklar olduk.
     
Neden bu kanıksama?
     - Türkiye, sorunlarını çözerken çok çabuk şiddete başvurmaya eğilimli bir kültürün etkisi altında... Tarihinden gelen, bugün de devam eden ve ama üzerinde açık olarak konuşulmaktan kaçınılan bu yaygın şiddet uygulamaları toplumsal bir "şiddet travması" yaratmış durumda...
     Şiddetin, sosyal ve siyasal sorunların çözümünde yaygın olarak uygulandığı toplumlarda egemen temel duygu, ötekine duyulan güvensizlik, kuşku ve şüphedir.
     Bugün Türkiye’de devletin toplumla, çeşitli toplumsal güçlerin birbirleri ile ilişkileri büyük ölçüde güvensizlik, şüphe - kuşku ve korku üzerine kurulmuştur. Örneğin, kendini devletin asıl sahibi olarak gören askerler başta olmak üzere Ankara’daki bürokratik - askeri elit, ülkeyi vatandaşından duyduğu kuşku ve şüpheye dayalı olarak yönetmektedir:
     "Kürdüm" diyenden "vatanı böler" endişesiyle, "İslami inanca sahibim" diyenden "şeriat getirir" endişesiyle, solcudan "komünist diktatörlük getirir" veya "vatanı satar" endişesiyle korkulmakta, güven duyulmamaktadır.
     
     Herkes endişeli
Bu sadece devlet katında geçerli bir kuşku değil ama...
     - Tabii... Vatandaş veya bağlı olduğu gruplar da birbirlerine esas olarak şüpheyle bakıyor, "öteki"nin varlığından endişe duyuyor. "Diğer"ini kendisinin varlığı için potansiyel tehlike olarak görüyor. İslamcı, laik olana; Alevi, İslamcı’ya, Türk, Kürt’e "güvenilmez unsur" gözüyle bakıyor.
     Alevi, Sünni, Kürt, Türk, laik hepsinin birbirine bakışını belirleyen, ötekinden duyduğu kuşku, endişe ve güvensizliktir. Birbirine güvensizlik ve şüphe toplumsal dokumuza işlemiştir. Herkes ötekinin, söylediğinden fazlasını sakladığına, söylemediği bir başka gizli amacı olduğuna kesinlikle inanır. Bu gizli amaç, buna sahip olduğu iddia edilen grupça hiç söylenmese bile, diğerleri bu asıl niyeti bildiklerinden emindirler: "Bakmayın Kürtçe dil hakkı istemelerine, onların amacı ayrılıp Kürt devleti kurmaktır." "Bakmayın İslamcının başörtüyle okula gitme hakkı istemesine, onun asıl amacı şeriat devleti kurmaktır." "Solcunun insan hakkı istemesine bakmayın, onun amacı milli duyguları yok etmektir" vb. cümleleri sıkça duyarız.
     
Üçüncü Dünyacılıkla bir yere gidemeyiz
Sol yüzünü batıya çevirmeli
     Anti - Batı tutumdan vazgeçilmesi gerektiğini söyleyen Taner Akçam, "Türkiye’nin özgürlükçü, demokrat ve insan haklarını merkezine almış bir sola ihtiyacı var" dedi
Türkiye solunda otoriter eğilimlerden, çifte standartlardan uzak, demokratik, özgürlükçü, yeni bir anlayış doğabilir mi?
     - Türkiye solu kendini bu anlamda yenileyebilir mi, bilmiyorum.
     Sorun burada... Türkiye’nin başarısı da kesinlikle buna bağlı. Türkiye’nin otoriter gelenekten arınmış, hukuka saygıyı içselleştirmiş, özgürlükçü, demokrat, insanı ve insan haklarını merkezine almış bir sola ihtiyacı var. Türkiye’yi globalleşme dönemine, dünya ailesi içinde hak ettiği yere, ancak otoriter ideolojik safralardan, bürokratik - devletçi gelenekten arınmış, kendini yeniden tanımlamış, özgürlükçü, demokratik bir sol taşıyabilir.
     
Ya şu andaki tablo?
     - içler acısı... Ama şunu belirtmek lazım: Ülke bu hale getirildi ise bu, 80 yıldır aleyhine küfredilen, büyük tehlike olarak gösterilen biz solcular yüzünden olmadı. Türkiye bugünlere, 12 Eylül öncesinin sol kuşağı nedeniyle değil, onların budanması nedeniyle de geldi. Aydın ve düşünen bir kuşak imha edildi. Ülkeyi 80 yıldır devletçi ve diktatörlük meraklısı ideolojik bir gelenek (CHP) ile ideolojisizliği ve ilkesizliği prensip edinmiş, hırsızlığı sanat haline getirmiş bir sağ yönetiyor. Aydınını imha eden, vatan - millet nutuklarıyla ülkeyi soyup Türkiye’yi üç kuruşa muhtaç eden bu ikili, Ankara’da çok güçlü bir bürokratik kast oluşturdu. Şimdi bu kabuk hiç istemediği halde ayak sürüyerek bazı reformlar yapar gibi görünüyor. Ayak diredikçe IMF ve Dünya Bankası’ndan tokat yiyor.
     
Ama sol cenahta da Batı’ya ve globalleşmeye ciddi direniş var?
     - Zaten solu Ankara’daki kabuk ile birleştiren nokta da burası... Sol, bu benzerliğin anti - Batı değerlerden kaynaklandığını görmek ve acilen kendini yenilemek zorundadır. Devletçi - otoriter ideolojik gelenekten, klasik anti - Batı, anti - globalleşmeci, Üçüncü Dünyacı tutumdan vazgeçmemiz, Batı bağlantısını merkeze almamız gerekiyor. Globalizmi anlamış, onun içinde onu eleştirerek yer almayı başaran bir sol, Türkiye’yi Avrupa ve dünyaya taşıyabilir.
     
Biz bir arada nasıl yaşarız?
Bu "şiddet travması" ne sonuç doğuruyor?
     - Sonuçta, birbirinden bu kadar korkan, kuşku duyan topluluklar, MGK genelgeleri ile bir arada tutulmaya çalışılıyor. Eğer yukarıdan aşağıya bu metazori bir arada tutuş olmazsa ve yukarıda saydığım grupların bir arada yaşamayıp, dağılacağından korkuluyor.
     Bir arada yaşamanın ortak paydasını aramak, toplumsal konsensüs oluşturmak, önce ötekine güveni gerektirir. Kuşku ve şüphenin ortadan kaldırılmasını gerektirir. Bizde ise bir güven boşluğu var. "Öteki", birlikte yaşanacak değil, ya ‘ortadan kaldırılması’, başının ezilmesi, gücünün zayıflatılması gereken tehlikeli bir unsurdur.
     Bu anlayışın kurbanı, toplumsal barıştır.
     
"Temel problem şiddet kültürüyle hesaplaşmak" dediniz. Nasıl olacak bu?
     - Burada kastettiğim sadece, dikey, devletin uyguladığı şiddetle hesaplaşmak değil. Yatay şiddeti de kastediyorum. Biz solcular, genel kural olarak bir tek dikey şiddeti, devletin toplumun çeşitli kesimleri üzerinde uyguladığı şiddeti gündeme getiririz. Ama burada da çifte standarda sahibizdir. Örneğin solcuların önemli bir kısmı veya Alevi topluluklar, devletin İslami kesime yönelik baskısından fazla şikayetçi değildirler, hatta gizliden desteklerler de onu; İslamcı ise solcu ve Kürt’e yapılan baskıya alkış tutmaktan, açık destek vermekten geri durmamıştır yıllarca...
     
Ya bu toplum kesimlerinin birbirine dönük şiddeti?
     - Orada da, yani yatay düzeyde de bir "seçmecilik" ve çifte standart var: Her gücün sevdiği, takdir ettiği, anlayışla karşıladığı bir şiddet kullanıcısı vardır:
     İslamcı, Sivas’ta otel yakanı anlayışla karşılar.
     Faili meçhul cinayet işleyenleri, parti başkanlarımız "vatan için kurşun sıkan tosuncuklar" diye anar. Solcular ve Kürt halkının büyük bölümü için PKK’nın işlediği siyasi cinayetlerin "anlayışla karşılanması" gereken bir tarafı vardır. Şiddeti kutsallaştıran, ona esastan karşı çıkmayıp, kimin yaptığına bakarak tavır alan bir anlayışın ürünü bu... Siyasal düşünceleri nedeniyle insanların imha edilmesine karşı çıkıyorsak, askeri cuntaya karşı verdiğimiz kavgayı PKK’ya karşı da vermek zorundayız.
     
Herkesin özeleştiri yapması gerektiğini söylüyorsunuz.
     - Kesinlikle... Eğer bir arada yaşamak istiyorsak tüm toplumsal kesimlerin bunu yapması şart. Bunu yapmadığımız, bu yoğun şiddet üzerine konuşmadığımız için hem toplumca bir travma yaşıyoruz, hem de hepimizi bir arada tutacak bir "Türkiyelilik kimliği" yaratamıyoruz.
     Devletin topluma, vatandaşına karşı yaptıklarından özür dilemesi önemli bir başlangıçtır, ama yetmez. Her bir toplumsal kesimin de diğerine karşı aynı özeleştirisel tavra girmesi gerekir. Bu özeleştiriye, tarihte yaşanmış şiddet biçimleri de dahil edilmelidir.
     
Demokrasi ve insan hakları kültürü yok
     Ülkemizdeki ana sorun demokrasi kültürü yokluğu... İnsan haklarına saygıya ilişkin moral değerlerimizin çok zayıf olması... Bu solda da böyle, devlette de...
     İki kesimde de insan hakları ancak daha ideal olarak tanımlanmış bir başka üst kategoriye bağlı olarak (devletin yüce çıkarı, örgütün çıkarı, sosyalizmin çıkarı vb.) ikincil bir kategori olarak ele alındı ve esas olarak ideolojik tercih, insan haklarının önüne geçti. Bugün demokrasi ve insan hakları kavgası veren bir toplumun bu soruyla açık yüreklilikle uğraşması gerekiyor.
     
     - BİTTİ -
     



 GÜNCEL


Göz göre göre ölüme gittiler
Şiddeti artık gömmeliyiz!
Zenginlik şart değil
insan olmak yeterli

Düğmeye kim bastı?
Barka’yı iki gün daha uyutacaklar
Islahevi çocukları aldı eline boyayı...
Arif Bey’e soruşturma
‘107 tabloyu kaybettik’
Oyun başına ücret olur mu?
İngiliz Interpolü’ne Gülay Hanım jesti
Taşikardiye kolay ve doğru tedavi
Bir Picasso daha bulundu
Aksoy’un tablolarına devlet talip
Satırbaşı


 SAYFA BAŞI 





© 2002 Milliyet