
|


İhmal edilen kadın
Başından üç büyük evlilik geçti İstanbul’un. Muhteşem hanımefendinin şimdiki flörtleri ise eski eşlerinden daha insafsız. Ama yine de...
ÇAĞLAYAN TUĞAL
Dünyanın en güzel ve en enerjik şehrinde yaşarken, sahip olduğumuz güzelliklerin çoğu zaman farkına varamıyoruz. Rutinin ve koşuşturmaların ortasında kendimizi geriye çekip bu sihirli güzelliğe hak ettiği ilgiyi de göstermiyoruz açıkçası. Bir süre önce okuduğum yabancı bir dergide tam on dört sayfa İstanbul’a ayrılmıştı. Yazıda şehir bir kadına benzetiliyordu ve şu ana kadar birkaç flört haricinde üç büyük evlilik yaptığından yola çıkılmıştı. Bizans ile yaptığı ilk evliliği, İ.Ö 7. yy.’a denk geliyordu. O zamanlar şehir çok taze ve gençti, körpeydi. Bu ilk evlilik 29 Mayıs 1453 yılına kadar sürdü. İkinci evliliğini Osmanlı İmparatorluğu ile gerçekleştirdi. İstanbul, eskiye nazaran biraz daha şişman ve orta yaşlıydı artık ama hâlâ oldukça seksi ve çekici görünüyordu. Bu evlilik de 29 Ekim 1923 günü Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla bitmiş oldu.
Peki ya şimdi?
İstanbul’un geçirdiği tüm bu maceraların ardından oldukça hor kullanılmış, hele hele 1940’lardan günümüze silüetinin her açıdan bozulmuş olduğunu söylemek mümkün. Ama boğazlardan ve denizden aldığı pozitif enerjilerle hâlâ dimdik ayakta ve hâlâ ilk ziyarete gelenlerin aklını başından alacak kadar cazibeli olduğu da bir gerçek. Tabii bir de madalyonun diğer yüzü var: Çarpık ve altyapısız kentleşme. Bir süre önce yurt dışından gelen arkadaşlarımı şehir turuna çıkartmıştım. İstanbul’u ilk ziyaretleriydi. Kör talih! O gün sağanak şeklinde yağmur yağıyordu. Dolmabahçe’den geçerken misafirlerimin dehşetle birbirlerine baktıklarını fark ettim. Birisi gülerken diğeri merakla; "Deniz hemen şuradayken nasıl oluyor da cadde su doluyor?" diye sordu. Gerçekten trajikomik bir durumdaydık ve yazık ki hiçbir açıklamam yoktu. Omuzlarımı kaldırdım ve "Bilmiyorum,ödedim. Yani özetle yalan söyledim. Doğrusu şuydu: "Kardeşim burası sizin oralara benzemez, biz öyle yolun altına direnaj borusu falan döşemeyiz. Döşesek de 10 çapında boru olur ki, o da zaten tıkanır." Ama bunu nasıl derdim ki?
Gerçek şu ki, biz maalesef bu muhteşem hanımefendiye eski eşlerinden çok daha insafsızca davranıyoruz. Bizanslı, döşeme altından sıcak sular geçirip ısıtmış kadınını. Osmanlı, binaların ve sarayların altına yaptığı havalandırma bacalarıyla rutubeti önlemiş. Biz ise yağmur sularını iki adım ötedeki denize akıtamıyoruz.
Bütün olumsuz yanlarımıza rağmen, hakkımızı teslim etmemiz gerekiyor aslında. Biz severiz o kadını. Şimdilerde Istanbullular olarak on sene öncesine nazaran daha duyarlı davranmaya başladığımızı söyleyebilirim en azından. Teknolojiyi ve estetiği birleştirmesini öğrenmeye başladık. Şehrin bölgesel de olsa hoş silüetleri oluşmaya başladı. Maslak - Zincirlikuyu arası, New York şehrindeki Manhattan bölgesine benzetiliyor. Yüksek ve giydirme cepheli cam gökdelenleri geçip Zincirlikuyu’dan aşağıya devam edin. Karşınızda adalar... Biraz daha devam... İşte eski şehir ve Topkapı Sarayı! 10 - 15 dakika arayla bu tezat konseptlerin İstanbul’u daha hoş ve çarpıcı yaptığı düşüncesindeyim.
Evet İstanbul’da yaşam, güzelliklerin farkındaysanız muhteşem...
Istanbul’da doğup boğazın havasını her sabah ciğerlerine çeken bir mimar olarak mesleklerin kendi bilgileriyle sınırlandırılmaması gerektiğini düşünüyorum. Bankada görevliyseniz, hesap, kitap, repo ve döviz kurları olmamalı hayatınız. Ya da memursanız bir kamu kuruluşunda 09.00 - 18.00 çalışma saatleri, damgalar ve imzalarla sınırlı kalmamalı günleriniz.
Sabah kalktığınızda hayatı, sevdiklerinizi ve yaşadığınız şehri beş dakika düşünmeniz yeterli. Ne iş yaparsanız yapın, yaptığınız işi sevdiğiniz oranda başarıyı yakalıyorsunuz yaşamınızda. Etrafınızda gelişen olaylara kayıtsız kalmadığınız takdirde şehir ve diğer insanlarla kaynaşıyorsunuz.
Kayıtsızlıklarımızın sonucunda son altmış yıldır çarpık kentleşme ve gustosuzluk kavramları görselimize yerleşti. Estetik kaygıların arka planlara atıldığı bir toplum oluverdik. Geçmişimizi ve geleneklerimizi asimile eden sistem ve alışkanlıkların mahkumları haline geldik, farkına varmadan. Ne mozaik çini desenli Nişantaşı evlerimiz, ne de Fransız balkonlu, ferforjeli Beyoğlu, Cihangir apartmanlarımız... Hiçbiri kalmadı... Biz o kadını çok ihmal ettik.
KÜLTÜR & SANAT


Her yerde kar var
Çok dinlenenler
Haberiniz olsun
Çok izlenenler
Çok okunanlar
Bir de çınar olursa...
Çehov’un bahçesi
Sanatın bağımsızlığı
Yeni başlayanlar için The Cure
Sitcom’ların pamuk prensleri
Fotoğrafın sessizliği
Tanıdık bağımsızlar fihristi
Bir milenyum düşçüsü
Cemal Nadir 100 yaşında
Müzik sesle uçar
Estetik röntgen mütehassısı
İhmal edilen kadın
Oyunun bin bir yüzü
Kırık kahkaha
Nevzuhur
Yüz yıldır uyuyan figürler
Dişi sinek sokunca acıtır
Mavi tutku
Alicia harikalar diyarında
Tasarımda Anadolu
Başlarken...
Oyuncunun günlüğü
Açık kronoloji
Hayat atölyesi
Chomsky’nin kürsüsü
Aşkolsun!
Mazeret kâğıdınızı aldınız mı?
Kütüphanenin ışıkları
Yeni yayınlar
SAYFA BAŞI

|
|

|