
|


Hayat atölyesi
Murathan Mungan
İlk buluşma
Telefonlarına çıkmadığınızda kapınıza dayanan, Kaktüs’te gördüğünde burnunuzdan getiren, iltifatlarında son derece pinti, çemkirmelerinde son derece cömert olan Tuğrul Eryılmaz’ın ısrarları sonucunda, "Tamam, ben de ara sıra bir şeyler yazarım," dedim. Kısacası bu sayfadaki buluşmamızı ona borçluyuz. "Israr" dediysem, benim kibarlığım. Yıldırım Türker’in, "Radikalöde yayımlanan "Tuğrul Eryılmaz" portresini bir yerlerden bulup okursanız, ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız.
Tuğrul, karşısındakine, sürekli olarak "sizler" diye sataşır. Onun için dünyada, bir kendi vardır, bir de "sizler" dediği dünyanın geri kalanı... Bu iki kamp arasında sürekli bir savaş vardır ve Tuğrul hiç değişmezken, "sizler" sürekli değişir. Her koşulda Tuğrul tekil, karşısındaki kişi çoğuldur. O kadar çekilmez bir adamdır ki, sonunda onu sevmekten başka çareniz kalmaz. Eh, sevince de, kıramıyorsunuz tabii... Yıldırım da, "Radikalödeki köşe yazılarına Tuğrul’dan söz ederek başlamıştı. Tuğrul’u tanıyanların kaderi galiba... Bu Doğan Yayıncılık grubu, Tuğrul’un hakkını nasıl ödeyecek, bilemiyorum.
Kimin varmış böyle güzel yeğeni
Aşağıda gördüğünüz fotoğraftaki, bu ay sonu 1 yaşında olacak yakışıklı delikanlı, benim yeğenim Ali Türker. Bana uğur getirsin diye onunla başlamak istedim. Fotoğrafı ben çektim. (Geçen yaz Bozcaada’da.) Bir süredir ciddi ciddi fotoğraf çekmeye başladım ve bunu ilk kez size söylüyorum. "Ne güzel fotoğraflar çekmeye başlamışsın," diyenlere, "Bazı insanlar ne yaparlarsa, güzel yaparlar," diye övünüyorum. (Sahte alçakgönüllülüklere hiç gerek yok, değil mi?) Çektiğim fotoğrafları, zaman zaman size de göstermek isterim. Bazı kitap kapaklarımda ve basında yer alan birçok fotoğrafımı çeken Merih Akoğul’la birlikte gidip, Sirkeci’den bir makine aldığımız günden beri, bir dolu film harcadım. Ama bilirsiniz, hayat harcaya harcaya öğrenilir.
Benim için artık yalnızca arkadaşım olmayıp, aynı zamanda Ali’nin babası olan Yıldırım’la, 1977 Aralık’ından beri tanışırız. Biz, hayatın kardeş ettiği insanlarız. Az şiir yayımlar, ama iyi şairdir. Benim "Sahtiyan" şiirimde şöyle bir bölüm vardır:
‘ve bir şiir, bir dostun şiiri: "senin şakağına
dayadığın tabanca
içinde büyüttüğün o gizli düşman
marksizmin yazılmamış bir sahifesi kadar
kocaman
bir soru işareti kafamda" ‘
Şiirimde, "bir dost" diye söz ettiğim Yıldırım’ın ilk şiirlerinin birinden alınmış bir bölümdür bu. O şiirini daha sonra kitabına almadı, dolayısıyla birkaç kişiden başka bu dizelerin ona ait olduğunu bilen de olmadı. Yıllar geçti. Bilirsiniz, yıllar hep geçer. Sonra bir gün baktım, Taner Ay, kitabında, alıntıladığı bu dizelere benim adımla yer veriyor. Başkalarının da böyle anlamış olabileceğini düşünerek, şiirimde "bir dostun" diye andığım bu dizelerin sahibini burada söylemek istedim. Bence, daha çok şiir yazması ve yayımlaması için, Yıldırım’ı kışkırtmalıyız. Biliyorsunuz, yalnızca bir şiir kitabı var: "Cihangir Kedileri". Üstelik onun da yeni baskısı yok. Cihangir de, biz de çok daha fazlasını hak ediyoruz.
HaftaMın... ...en yoğun günü
Cumaydı. Tuğrul sürekli telefonla arıyordu. Düşünün: Hem Tuğrul, hem telefon! Ben bir haftadır hastaydım ve ilk kez sokağa çıkıyordum. İlkin berberim Savaş’a tıraşa gittim. Sonra, Dulcinea’da Yıldırım’la buluştuk. (Jülide Kural, masaların birinde gene bir gazeteciyle röportaj yapıyordu. Ne zaman karşılaşsak, biriyle röportajda oluyor. Bir keresinde, Cihangir’imizin gözde mekânı Kahvedan’da arkamdaki masada tam onunla yapılan bir röportaj bitmişti ki, benim masadaki başladı.)
Yıldırım’la üç kez masa değiştirdikten sonra, arkada sota bir yer bulduk. Bahar aylarında yayımlanacak romanımın ilk 200 sayfasını okuyan kişi olarak, aldığı notları gözden geçirdik. (Her kitabımı yayımlanmadan önce mutlaka en az beş altı kişiye didik didik okuturum. Biri mutlaka Yıldırım’dır.) Kaktüs’te Kemal Gökhan ile bu sayfanın grafik düzenini konuşmak için buluştuk. Deniz Türkali ve Ümit Ünal birlikte oturuyorlardı. (Biliyorsunuz, Ümit, "9" diye ilginç bir film çekti, gösterime sokmanın yollarına bakıyor.) Deniz, gelecek yılki oyununda sahneye çırılçıplak çıkacağını söyledi. Siz merak eder misiniz bilmem ama ben haberdir, diye buraya yazıyorum. Atıf Yılmaz’dan ayrıldıktan sonra, babası Vedat Türkali’nin yanına taşındı. (Feminist de olsanız, kocayı bırakınca baba evine dönüyorsunuz demek!) Her neyse, biz Vedat Bey’le aynı apartımanda oturuyoruz. Şimdi apartımanda imza toplamaya çalışıyorum. Deniz’i attırmak için tabii.
Dönüşte, İstiklal’de bankamatikten para çekerken, arkamdan bir ses, sahici bir şaşkınlıkla, "Aaa, Murathan Mungan bankamatikten para çekiyor!" dedi. "Meşhur olunca" bazı şeyleri artık yapmazsınız sanılıyor. Edebiyatçı şöhreti dediğin, kuru şöhret, dünya alem tanısa ne fayda, adamı bankamatik başlarına dikiyor işte!
Barbaros’la buluşmak üzere tam Soho’ya giriyordum ki, kapıda, Erdal Öz, Murat Gülsoy ve Yekta Kopan’a rastladım. Çiçek Bar’a gidiyorlarmış. Erdal Öz, bana son kitabını verdi: "Cam Kırıkları". Gece çok geç bir saatte eve döndüğüm halde, okumaya başladım. Daha ilk öyküde burnumun direği sızladı. Dupduru bir sükunet! Hem özlediğim eski usül bir tadı var öykülerin, hem şimdiki zaman bilgisinin eli değmiş gibi. Ayrıca ben öykü kitaplarında bu iri punto dizgiyi seviyorum. Öykü, dokusu gereği, boşlukları olan bir tür. Okurundan fazladan katkı bekliyor. Öykünün, okur gözünde kendi uzayını kurması için ferah dizilmesi gerekiyor. Gülsoy ile Kopan, son dönemin adından söz ettiren öykücüleri.
...kitap kapağı
Kapağını beğendiğim kitapları ev içinde gözle görülür bir yere yerleştirir, gider gelir bakarım. Sırf kapağı için kitap aldığım da olur. Her yurtdışına gidişimde yalnızca kitap kapaklarını incelemek için büyük kitapçılarda saatler harcarım. Kendi kitaplarımın kapaklarına gösterdiğim özenden de bu ilgim belli oluyordur umarım.
Doğan Kitap’ın Nicolas Michel’in "Geçmişten Gelen" adlı kitabına yapılan kapağı benim için geçen haftanın kapağıydı. Baktıkça içi açılıyor insanın, sayfalarını karıştırıp, fotoğrafın vaat ettiği dünyaya dalıp gitmek istiyor. "Kapak tasarımı: dipnot" yazıyor künyesinde.
Ne Nicolas Michel’i tanırım, ne kitabı bilirim, kapak aldırdı kitabı bana.
...çiçekleri
Sosi Dolanoğlu’na -George Perec çevirisi "W"-, Gaye Boralıoğlu’na - "Hepsi hikâye"-, Esmahan Aykol’a - "Kitapçı Dükkanı"-, Enis Batur’a - "Elma"-, Metin Üstündağ’a - "Pazar Sevişgenleri"-, Göksel’e -Rock House’daki konseri- için.
Sayenizde iyi bir hafta geçirdim.Sayenizde iyi bir hafta geçirdim.
...teşekkürleri
"Erkekler için Divan" nedeniyle, Tanıl Bora’ya - mektubu-, Alev Alatlı’ya, Cengiz Çandar’a -telefonları-, Birhan Keskin’e -cep mesajı-, İnci Eviner’e, Ali Akay’a gönderdikleri haberler için...
Yorgunluk dindiriyorsunuz
"Büyümenin Türkçe Tarihi" Biliyorum, benim seçkilerimin çok satıyor oluşunun bir nedeni, artık istesem de istemesem de adımın bir marka oluşu. Eğer bu "marka" insanlara, Ray Bradbury’yi, Italo Calvino’yu, Marguerite Yourcenar’ı keşfettiriyorsa ne kötülük var bunda? Sizden çalındığı söylenen zaman, başkalarına zaman kazandırıyorsa buna değmez mi?
Seçkilerimi sevenlere, bu kez yerli örneklerden yola çıkarak hazırladığım "Büyümenin Türkçe Tarihi"ni haber vermek isterim. Hemen ardından "Bana Göre Aşk hikâyeleri" gelecek. Daha önceden duyurduğum "Otelde Bulunmuş Kitap"ın bu kadar gecikmesinin tek nedeni, ilk sayfasında yer alacak "ithaföla ilgili: "Bilge Karasu"nun aziz hatırasına". Ona, hatırasına yakışır bir şey olsun istiyorum. Hatıraları korumak da zaman ister.
"Tanrı Görmesin Harflerimi" Geçenlerde Bejan Matur oturmaya geldi. İlkin sevgilimi sorup, "Ne zaman ayrıldınız?" dedi. "Senin bizi Quenn’de gördüğün gece," dedim. İki şiir kitabı birden hazırlıyormuş Bejan. Heyecanlı görünüyor. "Aynı anda mı, kısa aralıklarla mı çıkartayım, karar veremiyorum," diyor. Bejan iyi şair. İki kitabı var. hâlâ okumadıysanız, sahiden bir şeyler kaçırıyorsunuz demektir. "Erkekler için Divan"ı ne kadar çok sevdiğini söyleyerek, beni de heyecanlandırdı. Benim kitaplarıma ne güzel adlar bulduğumu söyledi. Ben de hemen, "Büyümenin Türkçe Tarihi"nden başlayarak, yeni kitaplar için bulduğum bir dolu ad saymaya başladım. Ne zaman beğenilsem, hep daha fazlasını isterim. Niye bu kadar çalışkanım sanıyorsunuz?
"Ya dışındasındır çemberin ya da içinde yer alacaksın" Geçenlerde bana gelenlerin bir diğeri, Candan Erçetin’di. (En son, Fizyotek’te, ailemizin fizyoterapisti Ertuğrul’un odasında karşılaşmıştık. Başka bir seferinde de Emel Müftüoğlu’yla benim boynum kütürdetilirken! Millet gittiğinde, Mehmet Ağar’la falan karşılaşıyormuş, ben ne zaman gitsem, şarkıcılar, türkücüler! Bahtıma en fazla Yekta Kara çıktı bugüne kadar.)
Biliyorsunuz, ne zamandır yazdığım şarkı sözlerinin başkaları tarafından yeniden seslendirilmesinden oluşan bir "cover" albüm üzerinde çalışıyoruz. Çalışmalar hızlandı. İnsanlar arka arkaya stüdyoya girmeye başladılar. Candan, albümde "Çember"i seslendiriyor. Eksikli olmakla birlikte, o gece "demo"yu dinletti bana. Alper Erinç’in yaptığı düzenlemeyi çok sevdim. Candan’ın işini ciddiye alma tarzı ve profesyonel heyecanı insana iyi geliyor. Evde misafirleri yemek bekliyormuş, fazla oturmadı. Bu arada ben Candan’a, pırtıl pırtıl eski bir kasetten, bir dönem Kibariye’nin seslendirdiği "İyimserim" adlı şarkıyı dinlettim. Yeniden söylenmesinin Candan’ın enerjisine ve esprisine iyi gideceğini düşünüyorum.
Çocuklar ve büyükleri Ali’yi dünyaya beklerken hazırlamaya başladım dünya edebiyatının sevdiğim öykücülerinden derlediğim "Çocuklar ve Büyükler" adlı seçkiyi. Ona bir doğum armağanı olsun istedim. Daha önce de resim sanatı ve ressamları konu alan "Ressamın Sözleşmesi" diye bir seçki hazırlamıştım. Her ikisi de çok okunuyor ve çok seviliyorlar, ben de seviniyorum. Örneğin, İzmir’de kendi aralarında düzenli olarak toplanıp, okudukları kitapları tartışan bir kadınlar grubunun, uzun uzadıya "Çocuklar ve Büyükleri"ni konu ettikleri ve seçkide yer alan yazarların kitaplarını okumaya başladıkları haberi geliyor. Seviniyorum. Perihan Mağden, kızının sık sık kendisine, kitaptaki Dino Buzzati’nin "Yumurta" öyküsünü okutturduğunu söylüyor. Seviniyorum. Birkaç pedagogdan övgülü mektuplar aldım. Seviniyorum. Edebiyat okuru olmak başka şeydir, öykü okuru olmak başka şey. Tanıdıklarım arasında, Hülya Ekşigil iyi bir öykü okurudur örneğin. Flannery O’Connor’ın kitaptaki öyküsünü çok sevdiğini bildiğim için, seçerken onu da düşünmüştüm. (Bazı şeyleri yalnızca dostlarımız için bile yapmaya değer.) Zaten kitabı da çok sevmiş. Seviniyorum. Bunlarla uğraşmamın benden zaman çaldığını söyleyenler de oluyor tabii. Ama, zaman hep sizden çalınan bir şeydir zaten.
Öteden beri, insanları bazı yazarlara yönlendirmeyi, onlara kitaplar salık vermeyi severim. "Sen buradayken ne güzel kitaplar önerirdin, saçmasapan kitaplarla vakit kaybetmezdik," diyor Ankara Devlet Tiyatrosu’ndan arkadaşım Füruzan Tercan. Yeri gelmişken, onun bir hikâyesini anlatmak isterim burada. Adana’da parasız yatılı olarak okuduğu sıralar, günün birinde okul günlerini "Parasız Yatılı" adıyla kitaplaştırmanın ve soyadını kullanmadan yalnızca "Füruzan" olarak yayımlamanın hayalini kurarak yazmaya başlamış. Sonra günün birinde, bir kitapçı vitrininde bu konuda kendinden önce davranan bir başkasının, yani bildiğimiz Füruzan’ın aynı adlı kitabını görünce, yazıya küsmüş. Çevresindeki herkesi yazar yapmaya çırpınan ben bile, bir daha yazıyla barıştıramadım onu.
Füruzan Tercan’ı kocasıyla ben tanıştırmıştım. Evlendiler. Mesut oldular. Zaten ben, kimi, kimle tanıştırdıysam evlenip, mesut olmuştur. Daha beni mesut olacağım biriyle tanıştırana rastlamadım. Tuncer Tercan, Yeni Türkü topluluğunun ilk kadrosundaydı o sıralar. "Akdeniz Akdeniz" albümünde, Nâzım Hikmet’in şiirinden Selim Atakan’ın bestelediği "Öldükten Sonra" adlı şarkıyı söyleyen odur. Şimdi Ankara Devlet Operası’nda.
Bir gece Ankara’da Tunalı Hilmi Caddesi’nde bir restorana, Füruzan’ı, Tuncer’i, bir de şimdi BasınYayınYüksek Okulu’nun öğretim üyelerinden, kendisine arkadaşlar arasında sürekli "Hocaanım" dediğimiz Nilgün Abisel’i yemeğe çağırmıştım. Onlar tanışacaklar diye Nilgün’le ben, "en iyi yardımcı kadın" ve "en iyi yardımcı erkek" dallarında Oscar’a adayız. Maksat film başlasın.
Geçenlerde telefonda Füruzan, oğlunun üniversiteye başladığını söyleyince sinirlendim. Yıllar geçtiyse geçti. Ne var bunda bu kadar hatırlatacak? Ben, "Tunalı Hilmi" romanımı bitirememişim. Nilgün profesör olmuş. Restoranın yerine çoktan başka bir şey yapmışlar. Hayat işte! Geçmeyip de ne yapacak?
KÜLTÜR & SANAT


Her yerde kar var
Çok dinlenenler
Haberiniz olsun
Çok izlenenler
Çok okunanlar
Bir de çınar olursa...
Çehov’un bahçesi
Sanatın bağımsızlığı
Yeni başlayanlar için The Cure
Sitcom’ların pamuk prensleri
Fotoğrafın sessizliği
Tanıdık bağımsızlar fihristi
Bir milenyum düşçüsü
Cemal Nadir 100 yaşında
Müzik sesle uçar
Estetik röntgen mütehassısı
İhmal edilen kadın
Oyunun bin bir yüzü
Kırık kahkaha
Nevzuhur
Yüz yıldır uyuyan figürler
Dişi sinek sokunca acıtır
Mavi tutku
Alicia harikalar diyarında
Tasarımda Anadolu
Başlarken...
Oyuncunun günlüğü
Açık kronoloji
Hayat atölyesi
Chomsky’nin kürsüsü
Aşkolsun!
Mazeret kâğıdınızı aldınız mı?
Kütüphanenin ışıkları
Yeni yayınlar
SAYFA BAŞI

|
|

|