15 Nisan 2002 Pazartesi


BİZE ULAŞIN



HABER İNDEKSİ



ARŞiV



YARDIM



KÜNYE



·  SON DAKİKA  
·  ANA SAYFA  
·  GÜNCEL  
·  SİYASET  
·  EKONOMİ  
·  YAZARLAR  
·  SPOR  
·  DÜNYA  
·  YAŞAM  
·  MAGAZİN  
·  SAĞLIK  
·  KADIN & MODA  
·  ASTROLOJİ  
·  OTOMOBİL  
·  ÇİZERLER  
·  BİLİM & TEKNİK  
·  TV'DE BUGÜN  
·  İŞ YAŞAMI  
·  OMBUDSMAN  
·  HAVA DURUMU  
·  CUMARTESİ  
·  PAZAR  
·  KÜLTÜR & SANAT  
·  SERİ İLAN  

 




ABD’nin Venezuela ayıbı

     Kendi etti, kendi buldu..." Bush yönetimi bu deyimi sevdi. İki hafta önce, Filistin lideri Yaser Arafat’ın Ramallah’da kuşatma altında kalmasının "kendi eylemlerinin sonucu" olduğunu söyleyen ABD Başkanı, Venezu-ela’da 12 Nisan’da gerçekleşen askeri müdahaleye de benzer tepki gösterdi.
     Beyaz Saray Sözcüsü Ari Fleischer, darbeye "darbe" demeyi reddederken, Washington’ın hiç haz etmediği popülist Devlet Başkanı Hugo Chavez’in ordu desteğiyle devrilmesini, "kendi eylemlerinin yol açtığı bir iktidar değişimi" diye nitelendirdi. Dahası Washington, Chavez’in gitmesini "halkın iradesinin sonucu" saydığını söylemekten çekinmedi; Amerika kıtasındaki, ABD dahil 34 devletin imzasını taşıyan 11 Eylül 2001 tarihli Demokrasi Şartı’ndan söz etme gereğini duymadı.
     Oysa aynı saatlerde Kosta Rika’da toplantı halindeki 19 Latin Amerika ülkesinin lideri, Caracas’taki darbeyi kınıyor ve bu tür darbelere karşı ortak eylem gerektiren Demokrasi Şartı’nı işletme çağrısı yapıyorlardı. Avrupa başkentleri de benzer şekilde, demokrasi konusundaki ilkelerini Chavez konsundaki fikirlerinden ayrı tutmayı başararak darbeyi eleştirdiler.
     Washington’da ise "Chavez’den kurtulmanın sevinci," bırakın demokratik tutarlılığı, en azından Latin Amerika konusunda sicili kara bir başkent olmanın gerektireceği itidalli yaklaşıma bile ağır bastı; ABD’li yetkililer, asker eliyle iktidar değişimini içlerine sindirebildiklerini belli ettiler.
     Ancak sevinç kısa sürdü!
     
‘Demokrasi kahramanı’ değil...
     Geçen cuma, istifasını üç generale teslim ettikten sonra, askerler tarafından Caracas’tan uzaklaştırılan Chavez, pazar günü sabaha karşı, devrilmesinin üzerinden henüz 48 saat bile geçmemişken, başkente döndü.
     Yönetimine sadık subayların başkaldırısı sayesinde ve kendisini destekleyen ya da en azından görevden darbeyle uzaklaştırılmasına karşı çıkan halkın sevinç gösterileri arasında, başkanlık sarayına geri gelen Chavez, yumruğunu havaya kaldırıp "Bu bir demokratik devrim" derken, Latin Amerika’nın gölgeli demokrasi tarihine yeni bir resim daha ekleniyordu. En az o tarih kadar gölgeli bir resim.
     Güney Amerika’nın tepesinde 25 milyon nüfuslu bir ülke olan Venezuela, dünyanın dördüncü büyük petrol ihracatçısı ama halkının yüzde 85’i yoksulluk sınırı altında. Chavez de, 1998’de "yoksulluğa son" sloganıyla seçimleri kazandığından beri, Marksizm ile popülizm kokteyli bir söylemle, kapitalizm ve serbest ticarete karşı politikalarla, demokratik özgürlükleri kısıtlayan otoriter bir rejimle ülkeyi yönetiyor. Velhasıl, Venezuela’daki darbeye darbe diyemeyen Bush yönetiminin hali ne kadar gülünç ise, Chavez’in sol söyleminden ve iktidara dönüş biçiminden ilham alarak, kendisini "demokrasi kahramanı" saymak da o kadar romantik bir tepki.
     Hikayeye sondan başlayalım.
     Chavez’in generallerin baskısıyla görevden uzaklaştırılması, yönetimini protesto ederek istifasını isteyen yüzbinlerce göstericinin üzerine ateş açılmasını izledi. Ateş açanlar, Chavez’in emriyle hareket ettiği belirtilen sivil giyimli güvenlik görevlileriydi; olaylarda 16 silahsız gösterici öldü, yüzlercesi yaralandı. Sokak protestolarını başlatan ise, Chavez’in devlet petrol şirketinin yönetimine, bu şirketin kıdemli memurları yerine, kendisiyle özel bağları olan kişileri atamasıydı. Bu karar, Venezuela İşçi Sendikaları Konfederasyonu ile ülkenin bir numaralı işadamları örgütü Fedecamaras’ın ortak eylemine neden oldu; 9 Nisan’da işçi - işveren işbirliğiyle "genel grev" ilan edildi. Grevin başarısı üzerine, sendikalar ve işadamları "Chavez gidinceye dek, eylemi sürdürme" çağrısı yaptılar ve bir dizi general de, greve açık destek vererek darbenin yolunu hazırladı.
     Biraz da hikayenin başlarına gidelim.
     Eskiden Venezuela Kara Kuvvetleri’nde paraşütçü albay olan ve bugün hala kırmızı paraşütçü beresi ile gezmeyi seven Chavez’in ilk "siyasi" çıkışı, 1992’de başarısız bir askeri darbe girişime öncülük etmesiydi. Chavez, hapse girip çıktıktan sonra popülist bir siyasi hareket başlattı ve 1998 seçimlerinde sekiz yıllığına iktidara geldi.
     Bu iktidarın bilançosu "demokrasi" adına pek de parlak değil. Chavez, "tek adam" yönetimine zemin sağlayan bir anayasa hazırlattı, ülkenin demokratik kurumlarının başına kendisine sadık subayları yerleştirdi ve yolsuzluğun alıp yürümesine göz yumdu. Medyayı, sendikaları ve Katolik Kilisesi’ni karşısına alan Chavez’e halk desteği, dört yılda yüzde 30 azaldı. Devletçi ekonomi, yoksulluğu bitirmedi, artırdı.
     
ABD’nin baş ağrısı...
     Tabii, ABD’nin Chavez’le yıldızının barışmaması, Venezuella liderinin iç politikasından ziyade, anti - Amerikan uygulamalarından kaynaklı. ABD’ye her gün 1,5 milyon varil petrol akıtan bu Latin Amerika ülkesinin istikrarı Washington için önemli. Ancak bu istikrara ilişkin kaygılar kadar, Chavez’in uluslararası profili de ABD’yi rahatsız ediyor.
     Washington’ın "gitse iyi olur" diye düşünmesinde, Chavez’in, komşusu Kolombiya’da kokain trafiğini elinde tutan narko - gerilla hareketine arka çıkması, Küba lideri Fidel Castro’yla yakın işbirliği yapması, İran, Irak, Libya ile sürekli dirsek temasında bulunması önemli rol oynuyor. İşte bu nedenle de Bush yönetimi, Venezuela generallerinin Chavez’i devirip, yerine Odalar Birliği Başkanı Pedro Carmona’yı getirmelerinden pek memnundu.
     Bu memnuniyetin hamlığı, Chavez’in hızlı dönüşüyle anlaşıldı. Bu memnuniyetin ardında, demokrasi konusunda tam bir çifte standardın yattığını ise gören gördü. Bush yönetimi, başından itibaren sıkı bir işbirliği kurmaya çalıştığı Latin Amerika demokrasilerine, askeri darbelere "duruma göre" göz yumabileceğini göstererek, içten içe onların güvenini yitirdi.
     Chavez’in "demokrasi" adına eleştirilebilecek binbir yönü var, doğru. İş başından gitmesi, muhtemelen ülkesinin hayrına olacaktır, o da doğru. Ama bunun kararını Venezuela halkı seçim sandığında vermedikçe, Washington’a söz düşmediği de doğru.
     
     ycongar@erols.com
     




 SAYFA BAŞI 





Taha AKYOL
Bir 'deneme' yazarlığı

Çetin ALTAN
Kopuk kopuk

Fikret BİLA
Adalet ve hortum

Yasemin CONGAR
ABD’nin Venezuela ayıbı

Hurşit GÜNEŞ
Ödleri kopuyor!

Mustafa ÖZYÜREK
Buzdolabı, çamaşır makinesi, televizyondan İki kere vergi alınacak

Hasan PULUR
İsrali’i nasıl, niçin tanıdık?

Derya SAZAK
AB, idam, Kürtçe yayın

Ece TEMELKURAN
Filistin kaç para eder?

Osman ULAGAY
‘Ulusal program’ özlemi iyi de...

Güngör URAS
Amerikalılar da piyasanın açılmasını bekliyor

© 2002 Milliyet