27 Aralık 2002 Cuma


BİZE ULAŞIN



HABER İNDEKSİ



ARŞiV



YARDIM



KÜNYE



·  SON DAKİKA  
·  ANA SAYFA  
·  GÜNCEL  
·  SİYASET  
·  EKONOMİ  
·  YAZARLAR  
·  SPOR  
·  DÜNYA  
·  YAŞAM  
·  MAGAZİN  
·  SAĞLIK  
·  KADIN & MODA  
·  ASTROLOJİ  
·  OTOMOBİL  
·  ÇİZERLER  
·  BİLİM & TEKNİK  
·  TV'DE BUGÜN  
·  İŞ YAŞAMI  
·  OMBUDSMAN  
·  HAVA DURUMU  
·  CUMARTESİ  
·  PAZAR  
·  KÜLTÜR & SANAT  
·  SERİ İLAN  

 




Bir film çekti, işçiler greve gitti

Muzaffer Hiçdurmaz, Türk sinemasının anılarla dolu renkli bir siması. 1987 yılında çektiği ve işçilerin greve gitmesine neden olan filmi "Çark" İstanbul’da ilk kez bu hafta, TÜRSAK’ın Sinema Tarih Buluşması Festivali’nde gösterildi

     ALİN TAŞÇIYAN

     Muzaffer Hiçdurmaz soyadını hak eden bir sinemacı. Çalışkan, disiplinli, yaptığı işi benimseyip herkesten fazla gayret gösteren hakiki bir işçi. Bütün bilgisini ve birikimini aktarmaya hazır, sevecen bir eğitimci. Daha ilkokulda ekmeğini kendi kazanmaya başladı. Çocuk yaşta Suphi Kaner aracılığıyla Yeşilçam’da iş buldu. Kısa sürede Türk sinemasının en büyük ustası Lütfi Ö. Akad’ın oğlu gibi sevdiği asistanı oldu. Kaç filmde çalıştığını anımsamıyor bile! 500 civarında olmalı... Ama "Tarkan" filmlerinin hepsini sayabiliyor.
     Bir film setinde bulunmadığı pozisyon kalmamış bir sinema emekçisi Hiçdurmaz. Pier Paolo Pasolini, Elia Kazan, Jules Dassin gibi Türkiye’de film çeken ustaların setlerinde de koşturdu. Sinema Emekçileri Sendikası-Sinesen’de yöneticilik yaptı. Şimdi Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde alaylı bir öğretmen olarak ders veriyor.
     Muzaffer Hiçdurmaz’ın tek yönetmenlik denemesi, Türkiye’nin üç-beş işçi sınıfı sineması örneğinden biri olan "Çark" 5. Uluslararası Sinema Tarih Buluşması Festivali kapsamında gösterildi. Doğrudan sansür edilmeyen ama polis baskısıyla gösterilemeyen film İstanbullu izleyicinin karşısına ilk kez çıktı ve olumlu tepkiler aldı.
     Emektar sanatçı sorularımızı yanıtladı.
     
"Çark" ne zaman dönmeye başladı; nasıl oldu da dişlileri sıkıştı?
     1987 yılında dönmeye başladı. Bekir Yıldız ve Haşmet Zeybek bir senaryo yazdı. Adı "Direnişöti. 12 Eylül sonrası iş yasalarının grev ve lokavtla ilgili acayip uygulamaları vardı. Cam atölyesinden başlayıp tersanede devam ediyor ve Ortaçağ çalışma düzenine sahip Kazlıçeşme deri işçileriyle devam ediyordu. Türk sinemasında bugüne kadar salt işçi filmi diyebileceğimiz bir senaryoydu.
     Ben film çekmeyi istemiyordum. Türkiye’de yönetmen kaosu vardı. Senaryoyu okuyunca kabul ettim. Annem köylü babam işçi. Sanayileşemeyen Türk toplumunun işçi sınıfını anlatmak istedim. Belgesel tadında çektim filmi ve şu anda belgesel. Kazlıçeşme işçileri filmden de etkilenerek, çekimlerden 20 gün sonra greve gitti! Grevden sonra da Kazlıçeşme kapandı.
     
Film Ankara’da beş hafta gösterimde kaldı ama İstanbul’da gösterilemedi. Neden?
     Direkt sansür uygulanmadı ama İstanbul’da çok baskı oldu. Filmin kadın kahramanı işçi olan erkek kahramanıyla evlendikten sonra ekonomik nedenlerle iş aramaya başlıyor ve polis oluyor. Polis olması sınıfsal ayrımı da getiriyordu. Birçok kez sorgulandık. Sinema filmi kaldırdı. İşletmecinin çabalarına rağmen birçok sinemada "Bu filmi oynatmayın" mantığı kabul gördü.
     
Yıllardır sinemanın içindesiniz. Bu şekilde baskı gören başka bir filmde çalıştınız mı?
     Baskıyla kaldırılan "Yol" var, tabii. Genel koordinatördüm ve idamla yargılandık Şerif Gören’le birlikte. Urfa’da "Yol" için asker gerekiyordu. Diyarbakır 9. Kolordu Komutanlığı çekimi durdurdu. Diyarbakır’a gidip komutanı ikna ettim. Urfa’daki yüzbaşı biraz zorluk çıkardı ama onunla 13 saat bezik oynayıp -oynayacak kimse bulamamış orada- bu işi de çözümledim.
     
     "Tarkan" filmlerinde kavga yönetmenliği yaptı
Türkiye’de çekilen birçok yabancı yapımda görev aldınız. Aralarında önemli ustaların filmleri de vardır kuşkusuz.
     "Amerika Amerika"yı çekerken Elia Kazan ile çalıştım. Jules Dassin ile "Ölümsüz Kadınöda çalıştım. Bunlar gibi 20-25 tane yabancı filmde prodüksiyonda görev aldım. 1953 yılıydı sanıyorum. Eminönü o zaman çok kalabalıktı. Kazan çekim için bütün çarşıyı kapatıp dükkan sahiplerinin paralarını da verdi. Beni Amerika’ya götürmeye kalktı. Belki beni çalışkan ve yetenekli bulmuştu. "Senden iyi oyuncu olur" diyordu. "Ben ülkemi seviyorum, gitmem" dedim.
     
"Tarkan" filmlerinde çalıştığınızı biliyorum.
     Biri hariç tüm "Tarkanölarda çalıştım. Avantür yanım da var. At binerdim, kavga yönetmenliği yapardım. Seviyordum bu filmleri. Çocukluğumda çok kovboy filmi seyretmemden olsa gerek. Arzu Film’in tüm "Tarkanölarında çalıştım. "Karaoğlan Geliyoröda, bir "Malkoçoğlu", bir tane de "Battal Gazi"de çalıştım.
     
İlginç anılarınız...
     Ertem Eğilmez’le "Tarkan Viking Kanı"nı çekiyorduk. Senaryoda sudan dev bir ahtapot çıkıp Tarkan’a saldırıyor. Ahtapotu nasıl yaparız diye düşünüyorduk. Dışarıdan bilgi almaya çalışıyorduk. Amerika’dan biri bize Ayvansaray’da bir adres verdi! O dönemde gelişmiş sayılabilecek, su altında insanın içine girip yönettiği bir ahtapot oluştu.
     
1969’da Pasolini’nin filminde Maria Callas ile birlikte oynadı
Sinemanın ozanı Pasolini’nin Kapadokya’da gerçekleştirdiği "Medea"nın setinde de çalıştınız. Hatta bir rol üstlendiniz...
     Pasolini ile 1969 yılında Göreme’de "Medea"yı çekiyorduk. Önce mekanı görmeye gittik. Yolda bana "Sana filmde önemli bir rol oynatacağım" dedi. Ben de ne olduğunu sordum. "Cellat başı!" dedi. O zaman çok gençtim, askerden yeni gelmiştim, yakışıklı sayılabilirdim. Dedim ki, yüzüm çok yumuşaktır, benden cellat olmaz! "Asıl yumuşak yüzlülerden cellat olur" dedi. O filmde prodüksiyon ilişkilerini yürütüyordum. Bir gün beni sete çağırdı. Gittiğimde kostümler giydirdiler ve Maria Callas’ın canlandırdığı Medea’nın çocuklarını parçalayıp halka dağıtan cellatı oynadım.
     
"Beni Lütfi Akad yetiştirdi"
Lütfi Ö. Akad ile aranızda bir baba-oğul ilişkisi var. Asistanlığını yapmaya nasıl başladınız?
     1962’ye kadar hiç asistanlık yapmadım. Amerikan Haberler Ajansı vardı o zaman. Orada aktüel kameramanlık yapıyordum. Filmlerden önce 45 dakika haberler gösteriliyordu. Bir yandan da setlerde çalışıyordum. 1962 yılında "Üç Tekerlekli Bisiklet" çekiliyordu. Sezer Sezin ve Ayhan Işık oynuyordu. Prodüksiyondaydım. Bir gün sete beş dakika geç kaldım, prodüksiyon amiri Abdullah Ataç beni işten kovdu. İki gün sonra Lütfi Ö. Akad beni çağırdı, ne olduğunu sordu. Sonra bana senaryoyu verdi ve asistanı oldum. Bütün filmlerinde değilse bile çoğunda çalıştım. Yedi yaşında geldim Eskişehir’den. Yeşilçam’a girdiğimde 14 yaşındaydım. Sinemayı çok seviyordum, amcam sinemacıydı Eskişehir’de. Üç yaşında sinemaya gitmeye başladım. En önde otururdum, perdenin içine girecek kadar yakından izlerdim filmleri. O büyü İstanbul’a geldiğimde de devam etti ve sinemacı olmak için her şeyi yaptım.
     Suphi Kaner’dir bana destek olan. Ortaokul mezunuyum ve bugün öğretim görevlisiyim. Alaylıyım, bu yüzden mektebin önemli olduğunu vurguluyorum. Çünkü ben bir kitabı bir kerede anlamıyorum korkusuyla iki-üç kere okuyordum. Bana kitapları Lütfü Ö. Akad veriyordu.
     



 CUMARTESİ


Nişantaşı’nda özel tasarım yılbaşı ağaçları
‘Bu dönemde Amerikalı olmak zor’
Şeker Ahmed Paşa’nın incirleri ve ayvaları satılıyor
Sahanda duygulu yumurta
Bir film çekti, işçiler greve gitti
Muzırlık olsun diye "Arabesk"
Yılbaşı gecesi için seçenekleri
İçkici karıncalar
Hangardaki sergide Doğu kültürünü tanıtıyor
Hacı amcanın Lady’si
"Pornografi hapşırdığında popüler kültür gribe yakalanır"


 SAYFA BAŞI 





© 2002 Milliyet