21 Mart 2004 Pazar
 
 
 BİZE ULAŞIN | ARŞiV | KÜNYE | HABER İNDEKSİ |  SIK KULLANILANLARA EKLE |  AÇILIŞ SAYFASI YAP  
  ·  SON DAKİKA       
  ·  ANA SAYFA    
  ·  GÜNCEL         
  ·  SİYASET         
  ·  EKONOMİ         
  ·  YAZARLAR         
  ·  SPOR         
  ·  DÜNYA         
  ·  YAŞAM         
  ·  MAGAZİN         
  ·  SAĞLIK         
  ·  KADIN & MODA         
  ·  ASTROLOJİ         
  ·  OTOMOBİL         
  ·  ÇİZERLER         
  ·  BİLİM & TEKNİK         
  ·  TV'DE BUGÜN         
  ·  İŞ YAŞAMI         
  ·  OMBUDSMAN         
  ·  HAVA DURUMU         
  ·  CUMARTESİ         
  ·  PAZAR         
  ·  BUSINESS   
  ·  POPULER KÜLTÜR   
  ·  EGE   


   
Geleneğini terk eden Avrupa

       
Hayalimizdeki Avrupa hümanist geleneğinden yavaş yavaş kopuyor

    Fax: (0312) 427 20 64
   
    Avrupa medeniyetini kısaca tasvir edenler, onu etrafındakilerden ve kendinden öncekilerden ayıran başlıca iki niteliği üzerinde önemle dururlar: Birincisi müzik, ikincisi dilbilim. Birincisi üzerinde uzun boylu duracak değiliz. Ne Mısır, ne Yunan, ne de Ortaçağ İslam dünyası musiki alanında birbirini çok aşan gelişmelere imza atabilmiştir. Gerçi bu saydığımız kültürler bir üniversal müzik dünyası meydana getirirler, biz de bu dünyaya mensubuz, o müziği dinleriz ve sevenimiz çoğunluktadır. Batı musikisinin özgün oluşumu yedi asra yayılır ama esas şekillenmesi dört asırlık bir devre içindedir. Bu sürede bilimsel teknik gelişmelerle de büyük hamle yapmıştır ve Rönesans'tan beri ortaya çıkan ustalar ve eserleri hep dinlenir. Beşeriyet tarihinde hiçbir kıta ve hiçbir çağda bu derecede bir zenginlik görülmemiştir. Batı müziği diyorsak da, bütün Batılıların değil, ancak bunun eğitimini alan bir kitlenin sevdiği, dinlediği, icra ettiği musiki anlaşılmalıdır. Aslında her kıtada bu musikiyi sevenler ve icra edenler azınlıktadır. Türk müziğinin en üst derecede temsil ettiği Doğulu müzikle bu müziği mutlaka karşı karşıya koymak da pek anlamlı sayılmaz. İşte Garp musikisinin büyük üstadı Yehudi Menuhin, Doğulu musikiye hayrandır ve onunla Batı'yı birleştirmeye kalkan tartışılır denemelere girişmiştir. Türk musikisinin büyük üstatları Hüseyin Fahreddin Dede, hele Dr. Saadettin Arel gibileri de Batı musikisini iyi bilirlerdi. Zamanımızın Türk musikisi uzmanları Yılmaz Öztuna ve Murat Bardakçı'nın Batı musikisini bildikleri ve hatta bolca dinledikleri muhakkaktır. Batı musikisi üstün bir sanat dalıdır ve hakikaten Avrupa'nın özgün bir ürünüdür.
    Avrupa'nın yeryüzüne önemli bir katkısı daha vardır; zamanları ve mekanları kontrol etmesini sağlayan filoloji, yani dilbilim... Cizvit rahiplerinin daha ortaçağın sonunda uzak Çin'e ve Japonya'ya uzanmasını sağlayan dil bilgileriydi. Benedicten manastırlarının bazıları filoloji fakültesi gibidir. Avrupa, Asya ve Afrika'yı açan araştırmalar, tarihin karanlıklarını aydınlatan keşifler; Mısır hiyerogliflerini, Mezopotamya ve Küçük Asya'nın çivi yazılı zenginliklerini bize ulaştıran bilginler Batı medeniyetinin tipik temsilcileridir. Batı bu alandaki teknik üstünlüğü, bilgi birikimi ve onun getirdiği muhakeme gücüyle yaşıyor. Arapları ayaklandıran Arabistanlı Lawrence sadece Şark dilleri ve İslam'da değil, klasik filolojide de ustaydı. İngilizler onun "İlyada" ve "Odiseus" çevirilerine başvuruyor hâlâ. Büyük şarkiyatçıların hepsi Yunanca ve Latinceye vakıftı. Karl Marx hukukçuydu ama eski Yunancayı iyi bilirdi, Latince şiir bile yazardı.
    Osmanlı ve İran vesikalarının tahlilini yapan, dil ve üslup özelliklerini sınıflandıranlar hep Batılılar oldu; çünkü bu alışkanlıklarını Yunan, Roma klasik metinlerini inceleyerek edinmişlerdi. Bugün artık böyle insan pek yetişmiyor çünkü Batılılar eğitimde Yunanca ve Latinceyi terk ediyorlar. "Tercüme külliyatı yeter!" diyorlar. Tabii ki yetmiyor. O dilin getireceği mantık, tercüme ile mümkün olmaz. 13'üncü asırda Boccaccio'nun eski Latin metinlerine eğilişindeki tat, lezzet ve zeka pırıltısını bugünkü Avrupa gençliği tadamıyor. Klasiklerin aslı okunmuyor, bazen ikinci elden saptırılmış yorumlar zihinleri işgal ediyor. Avrupa eğitimi insanları tarih bilincinden uzaklaştırıyor. Tarihten kopuk insan hayvanlar gibi olur diyemeyiz çünkü onlar gibi masum olmadığından çok tehlikeli bir yaratık haline dönüşüyor. Hayalimizdeki Avrupa'nın kaybolan yönlerinden biri daha; Avrupa hümanist geleneğinden kopuyor. Çünkü hümanizm bazılarımızın sandığı gibi kendiliğinden gelen bir insan sevgisi değildir, insanı çağlar içinde ve geniş coğrafyada anlamaya çalışan bir akımdır. Bunun için de bir teknik lazımdır, o da dilbilimdir. Konuştuğu dilin köklerine inmeyen, zamanlarda ve mekanlarda insanlarla kendi dillerinde konuşmaya çalışmayan bu yeni insanlık gittikçe yavanlaşıyor ve saldırganlaşıyor...





Ahmet Turhan Altıner
Ali Rıza Kardüz
Mine Kırıkkanat
İlber Ortaylı
Tuba Akyol
Ülkü Tamer