21 Mart 2004 Pazar
 
 
 BİZE ULAŞIN | ARŞiV | KÜNYE | HABER İNDEKSİ |  SIK KULLANILANLARA EKLE |  AÇILIŞ SAYFASI YAP  
  ·  SON DAKİKA       
  ·  ANA SAYFA    
  ·  GÜNCEL         
  ·  SİYASET         
  ·  EKONOMİ         
  ·  YAZARLAR         
  ·  SPOR         
  ·  DÜNYA         
  ·  YAŞAM         
  ·  MAGAZİN         
  ·  SAĞLIK         
  ·  KADIN & MODA         
  ·  ASTROLOJİ         
  ·  OTOMOBİL         
  ·  ÇİZERLER         
  ·  BİLİM & TEKNİK         
  ·  TV'DE BUGÜN         
  ·  İŞ YAŞAMI         
  ·  OMBUDSMAN         
  ·  HAVA DURUMU         
  ·  CUMARTESİ         
  ·  PAZAR         
  ·  BUSINESS   
  ·  POPULER KÜLTÜR   
  ·  EGE   


Şiir gününüz kutlu olsun

   
Dünya Şiir Günü'nü, Çinli şair Rihaku'dan çevirdiğim bir şiirle kutlamaya ne dersiniz?

           
    Bugün 21 Mart. Dünya Şiir Günü. Ülkemizde birçok kentte etkinlikler düzenleniyor. Geçen hafta bir şair arkadaş, "Dünya Şiir Günü sadece Türkiye'de kutlanıyor" dedi. "Dünyada kimsenin bundan haberi bile yok. Şairler bile farkında değil. Dünya Şiir Günü'nü biz uydurduk galiba."
    Yanıldığını söyledim ona. Bütün ülkeleri bilemem elbet ama Şiir Günü dünyanın birçok yerinde kutlanıyor. Özellikle ABD'de. Şairler çeşitli etkinliklere katılıp şiirlerini okuyacaklar. Poetry Association'ın düzenlediği toplantılarda ise bu yıl tek şairin şiirleri okunacak. Rihaku'nun.
    Rihaku, 8'inci yüzyılda yaşamış bir Çinli şair. Batı'da ancak 12 yüzyıl sonra, Ezra Pound'un çevirileriyle tanınmıştı.
    Bugün dilerseniz Dünya Şiir Günü'nü biz de Rihaku'dan çevirdiğim bir şiirle kutlayalım.
   
    Sürgünün Mektubu
    Gen yargıcı, eski dost, Rakuyo'lu So-Kin'e.
    Bana özel bir içkievi kurduğunu hatırlıyorum
    Ten-Shin köprüsünün güney yakasında.
    Şarkılara, gülüşlere karşılık sarı altın, ak mücevher verirdik,
    Kralları, prensleri unutur, aylarca aylarca içerdik.
    Aydın kişiler gelirdi denizden, batı sınırından,
    Ne onlarla, ne de seninle aramızda
    Anlaşmazlık diye bir şey yoktu,
    Denizi geçmeye, dağları geçmeye önem vermiyorlardı,
    Arkadaşlar arasında bulunmaları yeterdi,
    Yüreklerimizi, kafalarımızı açardık çekinmeden.
    Sonra Güney Wei'ye gönderildim,
    Defne korularına gömülmüş Wei'ye,
    Sen Raku-Hoku'nun kuzeyine gönderildin,
    Yalnız düşüncelerimiz, anılarımız ayrılmadı.
    Derken en dayanılmaz zamanında ayrılığın
    Karşılaştık, Sen-Go'ya yolculuk ettik,
    Dönen, bükülen suların otuz altı kıvrımını geçerek vardık
    Binlerce parlak çiçeğin bulunduğu vadiye.
   
    İlk vadiydi o;
    Seslerle, çam rüzgarlarıyla dolu on bin vadiye vardık
    Gümüş koşumlar, altın dizginlerle,
    Kan Doğusu'nun önderiyle adamları geldi,
    Mücevherli bir ağız mızıkası çalarak.
    San-Ko'nun çok katlı evlerinde bize Sennin ezgileri çaldılar,
    Yavru anka soyları gibi sesler çıkaran birçok çalgıyla.
    Kan Chu'nun önderi sarhoş olup dans etti
    Uzun kollukları durmadan kıpırdanıyordu çünkü
    Çalınan ezgilerle,
    Kadifelere sarınmış ben de, başımı onun kucağına koyup uyudum,
    İçim öylesine yücelmişti ki, göklerin üstüne çıkmıştı,
    Gün sonunda önce yıldızlar gibi dağıldık, yağmur gibi.
    So'ya gidecektim, suların ötesine,
    Sen kendi köprüne gidecektin.
   
    Senin bir pars kadar cesaretli baban
    Hei Shu'da yöneticiydi, barbarların akınını önlemişti.
    Yollayıp seni bir mayıs ayında, beni çağırttı,
    Uzaklığı düşünmedi bile,
    Güç olmadığını söyleyemem yolculuğun kırık tekerleklerle,
    Koyun bağırsakları gibi bükülen yollarda,
    Yılın sonunda bile ben hâlâ gidiyordum
    Kuzeyin keskin rüzgarında,
    Bir şeyden kaçınmadığını düşünüyordum,
    Para dökmekten kaçınmadığını.
    Doğrusu iyi karşılandım:
    Kırmızı yeşimden kadehler, mavi mücevherli masada yemekler,
    Sarhoş oldum, dönmeyi hiç düşünmedim.
    Sen, benimle kulenin batı köşesine yürüdün,
    Çevresinde mavi yeşim kadar duru bir su akan saray tapınağına,
    Yüzen kayıklarla, mızıka sesleriyle, davul sesleriyle,
    Suya çimen-yeşili yansıyan ejder pullarına benzeyen dalgacıklarla,
    Sürüyordu mutluluğumuz, kimseye aldırmadan gelip giden yosmalarla,
    Kar gibi düşen söğüt pullarıyla sürüyordu,
    Günbatımında sarhoş olan allıklı kızlar,
    Yüz ayak derinliğindeki su, yeşil kuşlar,
    -Yeşile boyanmış kaşlar taze ay ışığında ne güzeldir,
    İncelikle boyanmış-
    Birbirlerine şarkı söyleyen kızlar,
    Saydam kadifelerle dans eden,
    Şarkıları kaldıran, kesen rüzgar,
    Bulutların altına fırlatan.
    Bütün bunların sonu gelir,
    Bir daha yaşanmaz bunlar.
   
    Sınanmak için saraya gittim,
    Layu'nun uğurunu denedim, Choyo şarkısını sundum,
    Nişan alamadım,
    Yeniden Doğu Dağları'na gittim,
    Saçlarım beyazdı.
    Sonradan yine buluştuk köprünün Güney başında.
    Kalabalık dağıldı, sen kuzeye, San sarayına gittin,
    O ayrılışa ne kadar üzüldüğümü sorarsan:
    Baharın sonunda çiçeklerin düşmesi gibi bir şey bu,
    Düğümler içinde dolanıp bükülerek.
    Konuşmanın ne yararı var, konuşmanın sonu yok,
    Yürekteki şeylerin sonu yok.
    Çocuğu çağırıyorum,
    Çömelmesini söylüyorum yere,
    Bunu mühürleyip
    Bin mil uzağa göndermek için, düşünerek.





Ahmet Turhan Altıner
Ali Rıza Kardüz
Mine Kırıkkanat
İlber Ortaylı
Tuba Akyol
Ülkü Tamer