
|
|
|
 |
|
|
Aşktan Kurtuluş Partisi
AHMET TULGAR
Böyle de bir kötülüğü var işte sokaklarda sürtmenin. Galatasaray'da onu gördüğü an, "Yandın oğlum" dedi içinden. Yine de yürüdü ona doğru. Kendine karşı.
10-15 saniye sonra yan yanaydılar. Biri sıradan, gündelik, ezbere hareketler yaparken, diğeri bunları şimdiden bir şehvet geometrisine, ateşli bir koreografiye tamamlıyor, sondaj sorularına gelen kaçak cevaplardan gelecekçi bir teori inşa ediyordu.
Onun tarafına profesyonel bir zorunlukla gönderilen ve aslında bıraksa onu teğet geçecek bakışların hançerine her defasında bile isteye hedef oluyor, o zaman da diğeri, onun göğsünde inadına kanırtıyordu hançerleri.
Telefon numaraları alındı, verildi ama nihayetinde. Gereği henüz açık edilmeden.
Sonra bir süre sokaklar, semtler.
Sık sık; yan yana.
Ta ki bir gün ikisi için de sokağın sağladığı o güven ve denge ortamı birinin evinin salonunda bozulana kadar.
Misafir gittiğinde, ev sahibi kendine kızdı, misafir koltuğunun yanına bu kadar çok renkli, kuşe dergi bıraktığı için.
Müzik açtı, bira açtı, camı açtı ama asıl açmak istediği içiydi. Boşuna hızlanmış olduğu artık anlaşılan ama hâlâ bir türlü normal ritmine dönmeyen kalbinin olduğu yerden.
Birinci birayı bitirmeden 30 arkadaşına telefon mesajı çekmiş, parti; hemen o gece için bir parti davetinde bulunmuştu.
Eksik olmasınlar, çoğu geldi düşük bir aşkın çocuksuz lohusasını kırmayıp.
Diğerinin tanımadığı, tanışmadığı ve tam da bu yüzden onsuz bir hayatın imkânını ortaya koyan arkadaşlarının omuzlarında geçiyor şimdi o, takıntısının nizamiyesinden; vazgeçiyor iki yeşil göze talim etmekten.
Parti mücadelesiyle kazanıyor özgürlüğünü yeniden. Arzunun elinden.
Turistlere ve polislere hamam
Geçen hafta içinde hasret gidermeye, Süleymaniye Camii'ne gittim. Yine kaç aydır uzaktan selamlaşıyorduk.
Sonra gelmişken bir de külliyenin geçtiği ellerdeki akıbetini, Sinan'ın semtteki diğer emanetlerinin halini hatırını sorayım dedim.
En son Süleymaniye Hamamı'na geldim. 1557 yılında Süleymaniye Camii ve külliyesi ile birlikte inşa edilen bu yapı hamam mimarisinin bir şaheseridir.
Bir bakıp, yıkanmayıp, göz banyosu yapıp çıkacağım ben de.
"Hayır" dedi işletmeci, "Türkleri almıyoruz".
"Nasıl?" dedim. Tam o sırada soyunma kabinlerinden birinin kapısı açıldı; iki Batılı turist, biri kadın biri erkek, el ele seyirttiler oryantalist bir coşkuyla yıkanma mekânına.
"Turistler rahatsız oluyorlar, kadın görmek için gelen çok oluyor" dedi işletmeci.
"Ama zaten hamamlarda kadın-erkek ayrı ayrı yıkanmaz mı?" diye sordum bu kez de.
"Biz burada hamamcılık değil, turizm yapıyoruz" dedi işletmeci.
Tartışma uzadı, bu arada ben fazlaca muhafazakâr bulundum tabii.
Sonra bu kez dış kapı açıldı. Yurttaşımız iki erkek geldi ama buyur edildi içeri. Soyundular, yıkanmaya geçtiler.
"E peki bunlar?" dedim.
"Onlar polis" dedi işletmeci, "Zaten onlar da tıraşlık kısmında yıkanıp çıkarlar."
Mimar Sinan'ın kendisinin de 1588 yılına kadar yıkandığı, Kanuni Sultan Süleyman'ın da ağırlandığı ama esas müşteri profili müderrisler ve medrese öğrencileri olan Süleymaniye Hamamı'nın nice ilmi diyaloglara tanık kubbesinin altında şimdi artık turistlerin ve polislerin ayrıcalıklı yalnızlığı sürüyor.
Çıkıyorum, Sinan'ın kubbesinden inen huzmeleri göremeden.
Diyalog hemen başlasın
Cumartesi günü Barış ve Adalet Koalisyonu'nun Göztepe Özgürlük Parkı'ndaki NATO zirvesini protesto konserinde karşılaştık. Gelip kendilerini tanıttılar ve anlattılar. Kendilerinden çok, ölüm orucunda kaybettikleri arkadaşlarını, yoldaşlarını. F Tipi cezaevlerinden yeni tahliye edilmişlerdi. Tekirdağ, Kandıra işkencehanelerinden.
Kırgınlar tabii. Kendi Ebu Gıreyb'leriyle yüzleşmeyenlerin çifte standardından şikâyetçi; polisin devrimci medyayı, dergileri, radyoları basıp genç basın mensuplarını gözaltına almasına öfkeliydiler.
Ama ille de ölüm orucunda birer birer düşen arkadaşlarının acısı.
Onlara geçen hafta bir yoldaşlarının (Özlem) Uşak E Tipi'nden gönderdiği ve yakamdan çıkarmamamı rica ettiği yün karanfili gösterdim.
Sonra gittiler ve ben 20 yıl önce tam bu günlerde Tektip Elbise Direnişi çerçevesinde İstanbul cezaevlerinde yitirilen ilk ölüm oruççularını hatırladım. Abdullah Meral'i, Fatih Öktülmüş'ü, Hasan Telci'yi ve Haydar Başbağ'ı.
Tam da onların ölüm yıldönümlerini idrak ettiğimiz bu günlerde Adalet Bakanı Cemil Çiçek yeniden tektip elbise uygulamasından söz etmeye başladı.
O çocuklar o hücrelerde açlıktan, hastalıktan ölür, oralardan sakatlanıp çıkarken bu ülkede uykusu bölünen binlerce insan yaşıyor.
Hepimiz yaralanıyoruz. Tarihimiz yaralanıyor. Tarihe en fazla ölüm çıkaran cezaevlerinin mimarı bir toplum olarak geçiyoruz. Yeter. Diyalog başlasın lütfen.
|
|
|

|
|