
|
|
|
 |
|
|
Billur tuz olup akmış, pazarın yüzde 75'ini kapmış
Tuz, tarihte, aşkın, zenginliğin, kutsallığın sembolü olmuş, değeri altınla ölçülmüş. Yiyeceklerini tuzla korumayı keşfeden Romalı askerler, Filistin'e kadar ulaşmış. Romalılar ve Yahudiler, kurbanlarını Tanrı onları kabul etsin diye tuzla arındırmış. Hıristiyanlar, şeytandan, Müslümanlar kem gözlerden koruduğuna inanmış. Eski Yunan'da asker maaşı tuzla ödenmiş. İsyanlara, savaşlara yol açmış. Hükümetler 'tuz vergisi' koymuş. 'Pasif direniş'in babası, Hintli lider Mahatma Gandhi'nin tuz vergisine karşı kampanyası, tuzu, özgürlük sembolü yapmış. Böylesine ciddi 'tarihi' bir önemi olan tuzun Türkiye'deki efendisi ise 40 yıldır Billurtuz olmuş. Şirket piyasanın yüzde 75'ine hakim. Yabancılar bile gücünü görüp, yatırımdan vazgeçmiş. Tuz hasadı zamanı, Türkiye'nin en büyük deniz tuzlası olan İzmir Çamaltı'nda şirkete ait sahadayız... Hasat bittiğinde yaklaşık 650 bin ton tuz toplanmış olacak. Bu rakam Türkiye'nin bir yılda ürettiği tuzun yüzde 30'u. Elde edilen ham tuzlar, Billurtuz Fabrikası'nda rafine edil ecek... Oradan da sofralara gelecek. Birkaç taneciğini katmaksızın yediğimiz hiçbir şeyden tat alamadığımız tuzun arkasında çok enteresan bir öykü var...
ŞULE YÜCEBIYIK
Beyaz... Bembeyaz... Gözalıcı bir beyazlık... Her yer öylesine beyaz ki, bir an için eylül ayında olduğumuzu unutup, karla kaplı bir vadiye geldiğimizi sanıyoruz. Burası bir tuz tarlası...
Evet, tam ifadesi bu: Bir tuz tarlası.
Burada denizin ektiği, güneşin büyüttüğü ve rüzgarın biçtiği tuzun hasadı yapılıyor. Türkiye'nin en büyük deniz tuzlası olan İzmir Çamaltı Tuzlası'ndan sözediyoruz.
Her yıl olduğu gibi bu yıl da, bini aşkın tuz işçisi toplanmış. Çünkü, eylül demek, tuzda hasat zamanı demek. Yaklaşık üç ay boyunca ailelerinden uzakta, Tekel'in burada kurduğu kamplarda yaşayacak, evlerine 'ekmek ve tuzla' dönebilmek için günde 10 saat ter dökecekler.
Bembeyaz tuz tarlasından yansıyan güneş ışınları, derilerini şimdiden siyahlaştırmış. Hasat bittiğinde yaklaşık 650 bin ton tuz toplanmış olacak. Bu rakam Türkiye'nin bir yılda ürettiği tuzun yüzde 30'u.
50 milyon metrekare büyüklüğündeki Çamaltı'ndan elde edilen ham tuzlar, vagonlarla 10 kilometre uzaklıktaki bir fabrikaya taşınacak ve rafine edilecek.
Billurtuz Fabrikası'na...
Türkiye'nin en eski markalarından biri olan Billurtuz, 40'ıncı yıldönümünde üzerindeki sır perdesini kaldırıp kapılarını Milliyet Business'a açtı.
'Sır perdesi' diyoruz, çünkü 40 yıllık bu firmanın hakkında şimdiye dek neredeyse hiçbirşey yazılmadı, çizilmedi.
Oysa o bir fenomen.
Bir marka düşünün ki, zenginin fakirin, kentlinin köylünün, okumuşun cahilin yani hiçbir sosyal ve sınıf farkı gözetmeksizin herkesin sofrasında tartışmasız yerini bulmuş.
Bir marka düşünün ki, iğneden ipliğe 'eski' olan herşeyin değişmek zorunda kaldığı, değişime direnenin sorgusuz sualsiz çöpe atıldığı, 'yeni' olanın ise hızla tüketildiği bir dönemde, yerini korumayı başarmış. Üstelik değişmeden...
Zaman gelmiş yöneticiler 'artık değişmek zamanı' demişler. Kırmızı - beyaz ambalajı maviye döndürmek, tuz eken kadın logosunu yenilemek istemişler.
Ama bu kez tüketiciler isyan etmiş, "Durun" demişler. "Değişmeyin, kırmızı ambalajı, tuz eken kadını geri istiyoruz." Milyonlarca kişi, milyonlarca ev, geçmişine ait son kalesini, son markasını değişmeden muhafaza etmeye karar vermiş.
40 yıllık marka
1964 yılında Tekel'in verdiği izinle kurulan Billurtuz, Türkiye tuz sektöründeki ilk özel sektör firması. Rafine yani arındırılmış ve işlenmiş tuz kavramını ilk kez getiren marka.
O yıllara kadar Tekel'in tuzlalardan topladığı ham tuz, tozuyla toprağıyla sofralara geliyor, evlerde yıkanıp kurutulduktan sonra kullanılıyordu.
Tekel'in sofralık tuz üretimini özel sektöre açma kararının ardından üç girişimci, Mehmet Yalman, Aldo Perahya ve Besim Kuyaş, İsviçre'den aldıkları teknolojiyle İzmir Bornova'da ülkenin ilk tuz işleme tesisini, Billurtuz AŞ'yi kurdular.
Türkiye, buradan çıkan, poşetli, tertemiz, incecik kristalize tuzu hemen benimsedi. "Akar...Akar...Akar..." sloganıyla, Tuzsuz Deli Bekir'li reklamlarıyla kısa zamanda tanınıp, geniş bir müşteri kitlesi edindi.
İyot savaşını da o kazandı
1971 yılına gelindiğinde, 67 ilde her eve, her lokantaya girmişti bile. Bu kez, 'iyot' mücadelesini başlattılar. Türkiye'nin belirli bölgelerinde iyot yetersizliğinden kaynaklanan hastalıklar, çocuklarda zeka geriliği ve büyüme eksikliği olduğu saptandı.
Firmanın 33 yıllık yöneticisi Rasim Salman, iyotun önemini anlatmak ve ürettikleri tuza iyot eklemek için Sağlık Bakanlığı'nın kapısını yıllarca aşındırdıklarını; fiyatta herhangi bir değişim olmayacağını garanti etmelerine rağmen, bakanlığın, eksikliği çocuk IQ'sunu 13.5 puan düşürdüğü bilinen iyotu, 'Türkiye için lüks' diyerek defalarca geri çevirdiğini anlatıyor.
Sonunda kabul edilmiş ve Billurtuz iyot katkılı üretilmeye başlamış. (Ve devlet, iki yıl önce 'iyotsuz tuz' üretimini yasaklamış!)
2000'li yıllara gelindiğinde sofra tuzunun yanında sanayii için de üretim yapmaya başlamışlar. 2002'de ilaç sanayiinin çok önemli ihtiyaçlarından biri olan serum tuzu'nun üretimine geçilmiş. O güne kadar milyonlarca dolar harcanarak ithal edilen serum tuzu, ilk kez Türkiye'de üretilmiş.
Bulaşık makinalarının yaygınlaşması makina tuzu ihtiyacını doğurunca bu ihtiyaç ithalatla karşılanırken, Billurtuz, yine harekete geçerek, yatırım yapmış. 2003'ten bu yana Türkiye'de üretim yapan bütün deterjan firmaları, artık, Billurtuz'un ürettiği 'bulaşık makinası tuzu'nu kullanıyor.
Kalp, tansiyon ve kilo sorunu olanlara önerilen 'sodyumu azaltılmış tuzun' üretimine de bir yıl önce başlanmış.
Korsanı bile üretildi
Günümüzde rekabet sınır tanımıyor. Billurtuz markası ise ilginç bir şekilde rakip tanımıyor. İlginç diyoruz çünkü son 15 yıl içinde piyasaya dört yeni tuz markası (Salina, Saray, Safir ve Kristal), girdiği halde, Billurtuz hâlâ yüzde 75 payla pazarın lideri. Yani hâlâ Türkiye'de her dört haneden üçüne Billurtuz giriyor. Türkiye'nin sofralık rafine tuz ihtiyacının (135 bin ton) yüzde 70'ini tek başına Billurtuz karşılıyor.
Firmanın yöneticilerinden Oktay Refiğ, Billurtuz'un dünyada benzeri olmayan bir şirket olduğunu belirterek "Liberal bir ekonomide, piyasanın yüzde 75'ine tek başına hakim olan bir başka şirket yok" diyor. Bir başka deyişle, Billurtuz, dayatmayla değil müşterisinin rızasıyla tekel kalan bir şirket. Refiğ, ekliyor: "Tekel olmayı biz istemedik. Müşteri böylesini tercih etti. Doğru dürüst rekabete bile girmedik. Ne reklam yaptık. Ne de fiyat politikamızı değiştirdik. Kalitemizden ödün vermeden, değişen ihtiyaçları gözeterek kendi yolumuzda ilerledik."
Özellikle 80'den sonra çoğu yabancı onlarca firma, gerek Türkiye'de tuz üretimi yapmak için gerekse pazara ithal markaları sunmak için kolları sıvadı. Ama hepsi, Billurtuz'un mutlak hakimiyetini görüp vazgeçtiler.
Dünyada ilk kez korsanı üretilen bir tuz markası oldu Billurtuz. Bazı uyanıklar, merdivenaltında ürettikleri tuzu, Bilirtuz, Biltuz, Billur gibi uydurma markalarla, logo ve ambalajı taklit ederek satmışlar. Firma, her yıl bunun gibi birkaç korsan tuzcuyu yakalatıp, mahkemelik oluyor.
İş garantili
Oktay Refiğ ve Rasim Salman, yıllarını Billurtuz'a vermiş iki profesyonel yönetici. Billurtuz'un 40 yıldır hiç değişmeyen bir politikası da "ömür boyu istihdam." Şirkette işe alınan kişiye, mutlak bir iş güvencesi sağlanıyor. Ne krizde ne de başka bir sorun karşısında "işten çıkarılma" durumu söz konusu değil. Toplam 250 kişinin çalıştığı Billurtuz'da ilk kurulduğu günden bu yana çalışan emektar işçiler var.
Yıllık cirosu 20 milyon dolar olan Billurtuz'un önemli hedefleri var. Öncelikle, 2005'te gerekli yatırımlar yapılarak yıllık 85 bin ton olan üretim, 120 bin tona çıkarılacak.
Bir diğer hedef de, yeni sektörlere girmek. Oktay Refiğ, markanın yeni sektörlere girme planlarını şöyle anlattı: "Billurtuz markasını yeni ürünlerde kullanmak istiyoruz. Öncelikle hazır çorba, yemek sosları, köfte harcı gibi mutfak ürünlerinde. İleride sirke, yoğurt, süt gibi ürünlere de girme planımız var."
Artırma tesisi bitirilmezse Tuz Gölü kuruyacak
Billurtuz yetkililerinin verdiği bilgiye göre Türkiye'de yılda 2 milyon ton tuz üretimi yapılıyor. Bilindiği gibi yıllarca Tekel'in elinde olan tuz üretiminde artık özel sektör firmaları da faaliyet gösteriyor. 2005 yılında tuz yatakları tamamen özelleştirilecek ve Tekel de bu işten tamamen çekilecek. Tekel'in elindeki Tuz Gölü, Çamaltı gibi tuz havzalarından elde edilen tuz, Türkiye tuz talebinin tamamını karşılıyor. Bu üretimin yarısı gıda, diğer yarısı ise sanayi üretiminde kullanılıyor.
Yaygın kayıt dışı eğitimle birlikte Türkiye'de 'tuz sektörü' yılda yaklaşık 40 milyon dolarlık bir ekonomi oluşturuyor. Piyasada beş önemli firma var. Billurtuz, piyasanın en büyük özel sektör firması. Ayrıca Salina, Kristal, Saray ve Ege Tuz gibi firmalar var.
Türkiye tuz kaynakları bakımından zengin ülkeler arasında. Bununla birlikte, dünyanın en büyük ikinci tuz rezervi ve Türkiye'nin önemli kuş cennetlerinden biri olan Tuz Gölü, kirlilik nedeniyle alarm veriyor. Konya ve Aksaray başta olmak üzere birçok yerleşim yerinin kanalizasyon atıklarının aktığı ve her geçen gün yok olmaya doğru giden Tuz Gölü'nü kurtarmak için Konya Büyükşehir Belediyesi, çaba gösteriyor.
Atıksu Arıtma Tesisi, kirlilik tehdidi altında bulunan Tuz Gölü'nü kısmen kurtaracak. Konya Su ve Kanalizasyon İdaresi'nin (KOSKİ) başlattığı proje İspanya'dan temin edilen 26 milyon dolarlık kredi desteğiyle tamamlanacak, projenin üç yıl içinde tamamlanması öngörülüyor.
Günde 200 bin ton atık akıyor
Tesislerin hizmete başlamasıyla, Tuz Gölü'nün kurtarılacağı ve arıtılan sularla tarım alanlarının da sulanması sağlanacak. Günlük 200 bin ton katı sıvı atığın aktığı Tuz Gölü'nün arıtma tesislerinin zamanında bitirilmemesi halinde 2010 yılında kuruyacağı belirtiliyor.
Özel çevre koruma alanı içerisinde bulunan Tuz Gölü, Türkiye'nin tuz ihtiyacının yüzde 73'ünü karşılıyor. Yaklaşık 25 bin kilometrekareyi kaplayan Tuz Gölü havzası, zengin tuz rezervleri yanında eskiden önemli bir kuş cenneti olarak da biliniyordu. 1970 yılında 5 bin çift kuşun çiftleştiği Tuz Gölü havzasında bugün sadece birkaç tür yaşam savaşı veriyor.
7 milyar dolarlık tuz ekonomisi
Geçmişte tuzu bulmak, çıkarmak ve bir yerden diğerine nakletmek son derece zor hatta imkansız bir işti. Tuzun ekonomik olarak değerli olmasının temel nedeni de buydu. Teknolojinin ilerleyişi, nakliyatın ucuzlaması tuzu ekonomik bir değer olmaktan çıkardı.
Bunun yanısıra dünyada bol miktarda tuz rezervi olduğu da anlaşıldı.
Günümüzde tuz sıkıntısı çeken ülke yok denecek kadar az. Tam 120 ülkede tuz üretiliyor. Dünyanın toplam tuz üretimi yılda 200 milyon ton civarında.
Tuz, yaklaşık 7 milyar dolarlık bir ekonomi oluşturuyor.
Tuz üretimi en yüksek olan ülkelerin başında ABD geliyor.
Çoğu 'Salt Lake'ten olmak zere yılda 41 milyon ton üretiyor. ABD'yi Çin izliyor. Yılda 30 milyon ton tuz üretimi var. Üçüncü sırada ise 15 milyon tonluk üretimiyle Almanya geliyor.
Akzo, Cargill, Solvay, IMC Global, Morton, Shin - Etsu gibi firmalar, tuz sektörünün önde gelen şirketleri arasında yer alıyor.
Dünyada, tuz üretiminin yüzde 58'ini kimya sektörü tüketiyor. Tuz, sadece ekmek, konserve ve diğer gıda ürünlerinin yapımında değil, başta kimya ve tarım sektöründe olmak üzere tam 14 bin ürünün imalatında kullanılıyor.
Çin üretimde de tüketimde de birinci
Bir ülkenin tuz tüketimi tarım ve kimya sektörünün gelişimiyle doğru orantılı.
En çok tuz tüketen ülkelerin başında ise Çin ve Güneydoğu Asya ülkeleri geliyor.
En büyük üçüncü tuz üreticisi olmasına rağmen Çin, aynı zamandan en çok tuz ithal eden ülke konumunda. Bunun nedeni tuzun en yoğun kullanıldığı sektör olan PVC üretiminde giderek global bir üs haline gelmesi.
Şirkete dört aile hakim, toplam 15 hissedarı var
Billurtuz'un ortaklık yapısı kurulduğu 1964 yılından bu yana pek değişmemiş. Bu açıdan 'nazarlık' bir ortaklık olduğu da düşünülebilir ama bir başka açıdan da şanssızlıklar şirket ortaklarının yakasını bırakmamış. Şirketin kurucularından Besim Kuyaş, Bodrum'daki evinde şoförü tarafından katledilmiş. Diğer kurucu ortağı Aldo Perahya ise arı sokması nedeniyle hayatını yitirmiş.
Halen Tatko Grubu'nun da sahibi olan Yalman Ailesi, Kuyaş Ailesi ve Perahya Ailesi'nin şirketteki hisse payları (yüzde 33.3) eşit. Her aile yönetimde iki kişi ile temsil ediliyor. Yalmanlar'dan, Kerim ve Nur Yalman, Kuyaşlar'dan Sevinç ve Nevin Kuyaş, Perahyalar'dan Nadine Perahya ve Edi Bahar toplam altı kişilik yönetim kurulunda yeralıyorlar.
Şirketin her biri bu ana ortak ailelerden birinin ferdi olan toplam 15 hissedarı var. Çok ortaklı, eşit hisseli yapısı nedeniyle Billurtuz'un tek bir patronu yok. Bu açıdan da farklı bir yapıya sahip. Aslında şirketi profesyoneller yönetiyor. Yönetim kurulu, yatırım gibi stratejik kararlar söz konusu olduğunda devreye giriyor. Bunun dışında bütün önemli kararları profesyonel yöneticiler alıp, uyguluyorlar.
Billurtuz, deyim yerindeyse 'nev-i şahsına münhasır' bir şirket. Sessiz sedasız tuz çıkarıp satıyor. Sahipleri medyadan, flaşlardan uzak duruyor. verilen bilgiye göre yıllardır kapısından gazeteci girmemiş. İlk kez Milliyet Business, Billurtuz'un tuzlasına girerek, çalışmaları görüntülüyor.
Aşkın, zenginliğin, kutsallığın sembolü
'Kanmaz en uzun buseye, öptükçe susuzdur.
Zira susatan zevk, o dudaklardaki tuzdur;
İnsan ne yaratmışsa yaratmıştır o tuzdan
Bir sır gibidir az çok ilah olduğumuzdan.'
Yahya Kemal'in, 'Vuslat' şiirinde aşkın simgesi olmuş tuz. Çağlar boyunca zenginliğin, kutsallığın, inancın, yaşamın, özgürlüğün sembolü olduğu gibi...
Beyaz kristaller, insanın en temel, en yaşamsal ihtiyaçlarından biri.
Beyinle sinirler arasındaki ilişkiyi sağlayan sıvının ve tansiyonun dengelenmesi, idrarın oluşumu, zekanın gelişimi, büyümenin gerçekleşmesi 'tuz' olmadan olmuyor.
Tarihte elde edilmesi ve nakliyatı çok zor olduğu için değeri altınla ölçülmüş. Gıdaların lezzetini artıran ve bozulmaktan koruyan bu madeni elinde tutan güçlü olmuş. Yiyeceklerini tuzla korumayı ilk keşfeden Roma İmparatorluğu'nun askerleri, Filistin'e kadar ulaşmış. Böylece Hıristiyanlığın yayılmasında büyük katkısı olmuş. Antik Yunan'da kutsal bir sembol. Yunanlılar onu 'buharlaşma sayesinde toprağın sularından serbest bırakılmış ateş' olarak tanımlamışlar.
Tuzun bu kutsiyeti, Ortaçağ'da da manastır ekonomisindeki önemiyle devam etmiş. 12. yüzyılda tuz üretimi rahiplerin konrolüne geçmiş. Katoliklerin vaftiz törenlerinde kutsal suya katılan tuz, birçok dinin şeytan çıkarma ayinlerinin de bir parçası.
Romalılar ve Yahudiler, kurbanlarını Tanrı onları kabul etsin diye tuzla arındırırmış. Hıristiyanlar, şeytandan, Müslümanlar kem gözlerden koruduğuna inanmış. 13. yüzyılda kontrolü feodal beyliklere geçmiş. Ortaçağ'da tuz üretimine ve dağıtımına domini salis (tuz efendisi) diye adlandırılan baronlar
hakim olmuş.
Eski Yunan'da asker maaşı tuzla ödenirdi
Platon'un, gülme konusunda ettiği bir laf vardır; 'Gülerken, tuzu sakınır gibi sakınmalı' der. Yani çok gülünmemeli, gülmeye tuz gibi az başvurmalı anlamında. Çünkü o kadar değerli ki, tuz, eski Yunan'da askerlere maaş olarak da verilirdi. İngilizce asker anlamına gelen 'soldier' (asker) sözcüğünün de - maaşları tuz olarak ödendiğinden olsa gerek - 'salt' sözcüğünden kaynaklandığı söylenir.
Tuzun, isyanlara, savaşlara da yol açmış oluşu yüzyıllar süren bir dönemi kapsıyor. Modern biliminin sağladığı bilgilerden önce tuzun nerede bulunduğunu bilmeyen insanoğlu, umutsuz bir biçimde tuzun peşinde koştu. Büyük Roma yollarından ilki, tuzu sadece Roma'ya değil yarımadanın iç kesimlerine de taşımak için inşa edilmişti.
Çinliler, Romalılar, Venedikliler, Habsburglular ve diğer birçok yönetim, savaşlar için para bulmak üzere tuz vergisi koymuştu. 17. yüzyılda Fransa'da tuz vergisi önemli sıkıntılara yol açmıştı. Tuz vergisi toplayıcılarından nefret ediliyordu. Tuz vergisi toplayıcıları, özellikle kadınlardan kuşkulanır ve onlara karşı kötü davranırdı. Kadınlar bazen, vücutlarının çeşitli yerlerine sakladığı tuz torbalarıyla yakalanırdı. Kadınlar aranmayacaklarını düşündükleri göğüslerinde, korselerinde tuz saklarlardı. 18. yüzyılın sonlarında tuz vergisine karşı işlenen suçlardan dolayı her yıl üç binden fazla Fransız erkek, kadın ve hatta çocuk ölüm cezasına çarptırılıyordu.
Gandhi'nin tuz yürüyüşü özgürlük sembolü yaptı
'Pasif direniş'in babası, ünlü Hintli lider Mahatma Gandhi, 1930 yılının mart ayında, Kongre Partisi'nin başkanı olarak, toplumun en alt kesimleri üzerinde ağır bir ekonomik yük oluşturan tuz vergisine karşı büyük bir direniş kampanyası açmıştı. Direniş sırasında yaklaşık altmış bin kişi tutuklanmış ve hareket kısa zamanda İngilizler'e karşı bir ulusal bağımsızlık mücadelesine dönüşmüştü. Tuz da bir özgürlük sembolüne...
Gandhi'nin tuz yürüyüşü sadece politik bir gösteri değildi. Binlerce Hintli basit bir savunma eyleminde, denize doğru yürüyüp kendi tuzlarını imal ettiklerinde, tuz vergisi yasalarını da yırtıp atmışlardı. Bu İngiliz emperyalizminin ekonomik denetimine vurulan gerçek bir darbe oldu.
|
|
|

|
|