|
Duygusal bir kaseden içilen "zaman"ın tadı...
CUMARTESİ günkü Sabah'ta Ali Kırca; bendeniz gibi tüm yaşamını kalem, kağıt ve Türkiye arasındaki garip bir serüvenin siklonlarında, küçük bir "pancar motoru"nu yüzdürüp gitmenin lezzetli divaneliğiyle geçirmiş, eski bir dosta karşı; cömert bir gönül coşkusunu köpüklendirmişti.
Yaş 78'e geldiğinde, sanırım insanın duyarlılığı da, duygusallığıyla iyice sarmaş dolaş olmaya başlıyor.
Keşke Ali Kırca'nın övgülerine layık olabilseydim. Yazı piramitlerindeki doruklara erişecek bir karizmam olmasa da; hiç değilse bir özenim olsun istedim o piramitlerdeki işçiliğe...
Ali Kırca ile aradaki kuşak farkına karşın, 30 yılı aşkın dostluğumuz, denizlerle yakamozların dostluğu gibi geçti... Deniz gecelerinin ıssızlığındaki dalgalarla, derinliklerine doğru titreşen ışıkların dostluğu gibi...
***
Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik de nihayet açıkladı, "düzenli kitap okuma oranı Japonya'da yüzde 14, ABD'de yüzde 12, Türkiye'de 10 binde 1"; yani 70 milyonda yaklaşık 7 bin kişi...
***
Yakup Kadri, 1 Aralık 1926'da, Ahmet Haşim için yazdığı bir yazıyı şöyle bitiriyordu:
"Çağdaş Fransız şairlerinden biri de, kendisi için, 'Ben suya taş atan adamım' diyor; buradaki sudan maksat toplumun ruhu değil midir? Şair bir havuz kenarında eğlenen bir çocuk gibi, bu suya taşlar atıyor ve her taş, kendi ağırlık ve büyüklüğüne göre birtakım halkalar açarak ve sesler çıkararak suyun dibine dalıyor.
Ey Türk şairi! Senin taş attığın yer ise, hiç dalgalanmayan ve hiç ses vermeyen karanlık ve ıssız bir boşluktur."
***
Bir de Türkiye'deki yönetim kadrolarının, kendi propagandalarını yapmayan yazı ve yazı adamlarına karşı duydukları hınç, hırs, öfke ve gaddarlığı düşünürseniz...
Düşünürseniz ki Hüseyin Cahit, 82 yaşında bir kez daha nasıl tıkıldı cezaevlerine...
O zaman Türkiye'de kalemle kağıdı, bir yaşam aracı olarak değil, bir yaşam amacı olarak benimsemiş "yazı" sevdalılarına, bir "divane" olarak da bakabilirsiniz elbet...
Ne var ki, hayattan yararlanmak yerine, hayatı hak etmenin tadını yeğlediğiniz zaman da; "divanelik", her göze görünmeyen gizemli bahçelerini açıyor size...
Ve Ali Kırca gibi bir dost da, özgün bir karanfil armağan ediyor o bahçeye...
***
Pazar günkü Sabah'ta ise, Ali Kırca'nın yazısından sonra bendenizi, geçmişte kalmış ufuklara doğru büsbütün kanatlandıran başka bir yazı daha vardı; Mehmet Barlas'ın sürprizli yazısı...
Mehmet Barlas, babası Cemil Sait Barlas'ın haftada bir çıkan "Pazar Postası" koleksiyonundan; 1951'de Pazar Postası'nın son sayfasında Bülent Ecevit'le birlikte minik bir gazete görüntüsünde düzenlediğimiz, mizahi "Ciddiyet"i bulup çıkarmış, oralarda yazdığımız yazılardan örnekler veriyordu.
***
Aslanım Mehmet Barlas; eski bir aile dostu hatırına, 1951'e geri dönmüştü...
İşte yarım yüz yıldan da aşkın bir zaman önce, Bülent Ecevit'le birlikte "Ciddiyet"te yazdığımız matraklaştırılmış haber örnekleri:
"Ağaoğlu Samet'in 'Güler yüzlü idare ve memur yaratacağız' şeklindeki açıklaması üzerine, Maliye Bakanı Polatkan memurlar için 'gıdıklama kursları' açmaya karar verdi."
"Milli servetimiz artıyor. Yeni para baskı makineleri gelince daha da artacak."
"Demokrat Parti'nin son büyük kongresine katılanlarda garip bir hastalık başladı. Bu delegelerin evlerine döndükten sonra da, ne duyarlarsa sürekli alkışlamaları, ailelerinde endişe yaratıyor."
***
Avrupa Birliği'nde, yılda adam başına 10-12 kitap düşerken, Türkiye gibi yılda 6 kişiye 1 kitabın düştüğü bir yerde; salt "yazı"ya odaklanarak yaşamanın ne anlama geldiğini, bilenler bilir.
***
Geçen hafta Can Dündar, Bulgaristan'a kaçarken, kafasına odun vurularak öldürüldü diye bildiğimiz Sabahattin Ali'nin; bir tuzağa düşürüldüğünü ve karakolda işkenceyle öldürüldükten sonra, naaşının ormana atıldığını, belgesel olarak yazıyordu.
1948'de Sabahattin Ali'nin öldürülmüş olduğunu duyduğumuzda, zamanın Bayındırlık Bakanı, sonra da Başbakan Yardımcısı olan Nihat Erim'e sormuştum:
- Nasıl oldu bu cinayet, diye...
Nihat Erim'in, ne "Kağnı ve Ses"ten haberi vardı, ne "Kuyucaklı Yusuf"tan, ne "Kürk Mantolu Madona"dan...
- Öyle şeyler yapanların, demişti; böyle şeyler gelebilir başına...
32 yıl sonra 1980'de de, Nihat Erim'in kendisi kurban gitti, feci bir cinayete...
***
AB üyeliği için, 9 gün sonra müzakerelerin başlama tarihi, şöyle verilecek, böyle verilecek...
Ankara'ya gelen Rusya Federasyonu Başkanı Putin, şöyle sıcak davrandı, böyle sıcak davrandı; Anıtkabir defterine de "1921 Moskova Antlaşması'nı" ima eden bir tek satır yazdı...
***
Bir daha yıla bugünlerde kim bilir neler olacak gündemde... Ya 10 yıl sonra; ya 20 yıl sonra?..
Bir de bakarsınız Rusya Federasyonu, Türkiye'den daha önce üye olmuş AB'ye...
"Olmaz olmaz, deme; olmaz, olmaz"...
***
Bendenizin bile, görünmez bir bataklıkta; çelik çomak oynar gibi, yazı çiziyle uğraşma divaneliği, 60 yılı aştı; olacak şey miydi yani?
Ali Kırca ile Mehmet Barlas'ın gösterdikleri zerafet ve nezaketi; duygusal bir kaseden içmenin tadına da, ola ki ancak böyle varılabiliyor.
c.altan@prizma.net.tr
|
|