|
 |
|
|
Hava basan istasyonlar...
Benim Gözlüğümden / Nihat Demirkol
Torbalı Kavşağı'nda otoyoldan çıktım. Yine fazla tedbirli davrandığım için erken gelmiştim. Baktım daha vaktim var, birkaç gündür ihmal ettiğim bir eksiği tamamlamak istedim. Sağdaki ilk benzin istasyonuna kırdım direksiyonu. "Ya nüfus sayımı günü ya da buralara hidrojen bombası atılmış" diye düşündüm. Sayım olsa bilirdim; Demek ki ikinci ihtimal daha kuvvetli! Ortalıkta kimsecikler yoktu. Ne pompaların başında, ne yönetim ofisinde, ne markette, ne içeride, ne dışarıda...
* * *
İleride hava pompasını gördüm. Bizim bildiğimiz pompalardan değildi ama, üzerinde ayrıntılı bir açıklama ve kullanımına ilişkin bilgiler vardı. Bu dijital harikayı tarife uygun şekilde programladım ve hortumun ucunu bağladım otomobilimin havası inmiş sağ ön tekerleğine... Pompadan çalıştığı izlenimini veren sesler ve tepkiler yükseliyordu ama lastik şişmiyordu.
Hatta havası biraz daha bile inmiş gibi geldi bana. "Olmaz öyle şey, beceremedin" dedim, kendi kendime ve yeniden şansımı denedim. Evet, ilk gözlemimde haklıydım, lastik şişmiyordu, aksine havası daha da inmişti; Biraz daha beklesem otomobil jantın üstüne oturacaktı. Can havliyle hortumla lastiğin ilişkisini kestim.
* * *
Bu arada, birkaç metre ileride bir adamcağız belirdi. Pek müşteri ağırlamak ister gibi bir hali yoktu; Belli ki daha yüzünü yıkamamıştı, traş olamamıştı, saçını tarayamamıştı, hatta üstünü başını çekiştirecek kadar bile zaman ayıramamıştı bu sabah kendisine. İşin teknolojisini ev sahibinin görgü ve ustalığına bırakmak gerektiğini düşündüm: "Afedersiniz" dedim. "Ben beceremedim galiba; Şu lastiğe hava basmak için bana yardımcı olabilir misiniz?" Cevap tereddüte imkân vermeyecek kadar basit ve açıktı: "Arızalı" dedi. "Servise haber verdik, daha gelen giden olmadı." Lastiğimin son durumu ile bir kere daha gözgöze geldikten sonra, "İyi ama" dedim, "Keşke buraya 'arızalı' diye bir yazı koysaydınız; Lastiğin olan havası da kaçtı. Ne yapacağım şimdi ben?" İşte taksiratım bundan ibaretti. Ama muhatabımı zıvanadan çıkartmayı başarmıştım!
* * *
"Bana ne kardeşim" diye başladı. "Mecbur muyum ben oraya yazı asmaya? Zaten geçerken şöyle bir uğramışsın. Yolun düşmüş de kırk yılda bir gelmişsin. Devamlı müşterim bile değilsin. Herkes kurcalıyor, bozulduysa bana ne? Ben mi bozdum?" devam ediyordu ki, saatime bakınca, beş dakikalık mesafe kadar yaklaştığım randevuma, artık gecikebilme ihtimalimin de belirdiğini fark ettim. "Ben mecbur olduğunuzu düşünüyorum" dedim. "Burası kasap dükkânı mı? Otomobillere servis vermeye soyunduysanız, hakkını vermeniz lâzım..." Bu arada, biraz önce terkedilmiş izlenimi veren benzin istasyonunun her bir deliğinden birileri çıkmaya başladı. Başroldeki arkadaşımız, "Haydi bas git; Ben de emekli bürokratım, efendi olsan sana lastikçi bile çağırırdım" diye ünlerken, ben de diğerleri tarafından ite kaka ve mevcutlu olarak arabama bindirildim. Durum pek parlak değildi; sağ ön tekerleğin durumundan daha vahim bir resim verebilme ihtimalim giderek yükseliyordu. "Kapımı ben kapatabilirim"i aşamayan delikanlılık gösterisine son vererek, hemen hemen jantın üzerinde oradan ayrıldım.
* * *
OPET'ten çıktıktan sonra, aynı yol üzerindeki üç-dört benzin istasyonunda daha şansımı denedim ama, hiçbirisinde hava pompası çalışmıyordu. Buralara ruhsat verenlerin kulaklarını çınlata çınlata, neden sonra lastiğe hava basacak bir yer bulabildim.
Toplantıya yetiştim merak etmeyin... "Kıssadan hisse umuma mahsustur" diyerek, biz 17 Aralık'ı beklemeye devam edelim.
ege@milliyet.com.tr
|
|
|

|