Sık Kullanılanlara Ekle   Açılış Sayfası Yap   İletişim 07 Mart 2005 / Pazartesi  
Bugünkü Milliyet Gazetesi      Kariyerim      Business      Arabam      Cumartesi      Pazar      Ege      Vitrin  
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  TEKNOLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Bilişim
  Eğitim
  TV Rehberi
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
Akademisyenler ekonomiyi tartıştılar
En büyük kriz

Milliyet Business, geçen hafta İstanbul'da yaptığı toplantı ile 2001 Krizi sonrası ekonomi yönetimini ele alan dönemin Devlet Bakanı Kemal Derviş, Hazine eski Müsteşarı Faik Öztrak gibi isimlerle, Milliyet'in köşe yazarlarını ve akademisyenleri bir araya getirerek, Türkiye'nin en 'kırılgan' problemi, borç sorununu tartışmıştı. Kemal Derviş, bazı sol iktisatçılar tarafından sıkça dile getirilen bazı seçeneklerin de o sıralar düşünüldüğünü, ancak zarar vereceği düşüncesiyle benimsenmediğini anlatmıştı.Bu tartışmanın ikinci bölümü Ankara'da profesörler Korkut Boratav, Erinç Yeldan, Bilsay Kuruç, Oktar Türel ve Doç. Dr. A.Haşim Köse'nin katılımıyla yapıldı. Akademisyenler, küresel ekonomideki en büyük kriz kaynağının ABD'nin büyük kaynak açıkları olduğunu, birçok önemli ülkenin bu açığı kapatmaya dönük fazla vermeye zorlandığını,, Türkiye'nin bu küresel finans akımı içinde, sıcak paraya dayalı yapılar kurmasının büyük risk olduğuna dikkat çektiler.

MİLLİYET BUSINESS

BİLSAY KURUÇ: Türkiye'nin 1946'dan itibaren esasta iki partili bir sistemi vardı. O dönemin özelliği iki ayrı partinin farklı Türkiye fotoğrafları olmasıydı. Sistem bir süre sonra bozulmaya başladı. Bozulmanın ilk aşaması 1960'ların sonu 1970'lerin başında sağın parçalanmasıyla oldu. Bu sermaye çevrelerini rahatsız etti ve sağ bir toparlanma organizasyonu yaptı. 1980 darbesinden sonra ANAP seçimi kazandı, sermayenin istediği biçimde bir tek parti oldu. Solda ise İsmet Paşa 1965 - 1967'de ortanın solunu ilan etmişti. Sonra orta sol git gide büyüdü, çalışan sınıflarla orta sınıf arasında ittifak doğdu. Bu çabaya 'düzen değişikliği' isteği denilmişti. 1980 darbesi bu ittifakı imha etti. Onun yerine Özal doktrini diyebileceğimiz bir çizgi oluştu.
1987'de ANAP'ın inişiyle birlikte sağda yeni bir parçalanma görüyoruz. 'Özal doktrini' etrafında Türkiye siyaseti yeniden organize edilmek istendi. Bu da, 1987 - 1988'de iflas etti. Dış ticaretin döviz getiremediği anlaşılınca sermaye hareketleri serbestleştirildi. Döviz getirme işi finans kesimine yüklendi. Hazine borçlanmasıyla finans sektörünün birleşmesinden Türkiye'nin döviz sahibi olacağı yeni bir iktisat politikası beklenmeye başladı. 1991'de siyasetin fragmantasyonu bu politika üzerine oturmaya başladı. Bu sakıncalı mı? Evet. Ulusal iktisat politikası çizgisini yok ediyor.
Seçim yüzde 20 ile kazanılıyor. Parçalı bir fotoğraf çıkıyor. İki partili sistemdeki gibi 'Benim Türkiye için fotoğrafım şudur' diyen bir tablo çıkmıyor. Çünkü yüzde 40'la iktidar olan yok. Partilerin programları var ama hiçbir şey ifade etmiyor. Liderler programlarla özdeşleşmiyor. Ulusal düzey kayboldukça yerel düzey önem kazanıyor. Belediye başkanları siyasi liderlik iddiasına başlıyor. Partiler arasında iktisat politikası bakımından fark yok.
Kiminin adına sağ, kimininkine sol denebilir ama alternatif iktisat politikası yok. Siyasi kimlikler farksızlaşıyor. Yerel platformda çıkar organizasyonları ve buna uygun kişilikler ön plana çıkıyor. Din değil ama tarikatlar, hemşehrilikler, dernekler... Türkiye'nin iktisat politikaları bakımından ilaç olacak bir yeni reçete çıkma olasılığı azalıyor. Bugünkü iktidarın sıkışacağını, sağda yeni bir parçalanma görüleceğini, bu tablonun kolay kolay değişmeyeceğini görüyoruz.

KORKUT BORATAV: Cumhuriyet boyunca Türkiye'nin sıradan emekçileri belli kazanımlar elde etti. Fakat, çok partili demokrasiye geçtikten sonra halkla egemen sınıflar arasında bir modüs vivendi, (birlikte yaşama) kuralları oluştu. Bu kurallara popülizm diyoruz. Egemen sınıflar siyasete hâkim. Fakat halka bir şeyler vermeden siyaseti sürdüremeyeceklerini de biliyorlar. Popülist formülü, en iyi 'Almadan vermek Allah'a mahsustur' özdeyişi tanımlar. Siyasi iktidarlar bu Tanrısal gücü kendilerine atfediyorlar ve emekçi sınıflara 'iktidarı hedefleyen iddialardan uzak durun. Biz size bir şeyler veririz, kimseden almadan veririz" diyorlar.
Ne var ki, dünya ekonomilerini sarsan 1970'li yılların ortalarındaki büyük çalkantıdan sonra popülizmi sürdürmenin mümkün olamayacağı anlaşıldı. İki seçenek vardı. Birincisi 'alarak vermek.' Halka vereceksiniz ama sermayeyi ve burjuvaziyi vergileyerek... Bu, sosyal demokrasinin; hatta bir zamanlar Avrupa'da burjuva partilerinin de benimsediği refah devleti çözümüdür. İkincisi, 'sermayeden alma; halka da verme' tezidir. Bu da neo - liberal çözümdür.
Şimdi krizlere gelelim: İlk kriz 1970'li yılların sonunda patlak verdi. Krizde halk lehine 'alarak verme' seçeneğini zamanın iktidarı, samimi olarak uygulamaya çalıştı. Hepiniz biliyorsunuz, sermaye sınıfı müsaade etmedi. Bu ilk kriz, 12 Eylül ile sonuçlandı. Halkın tüm kazanımlarını tasfiye edecek bir operasyon oldu. İkinci kriz 1994'te patladı.
Bölüşüm ilişkilerinin dramatik bir şekilde çalışan sınıfların aleyhine dönüştüğü 8 yıllık konjonktür 1989'da son bulmuştu. Tabandan gelen bir hareket 4 yılda emek gelirlerindeki 8 - 10 yıllık erimeyi telafi etti. Ilımlı sol yükselişteydi. Yerel seçimlerden muzaffer çıkan SHP'de emekten yana iktisat politikaları için ciddi çalışmalar vardı. Orta sol partiyle sermayeyi temsil eden orta sağ partiler arasında pazarlık devam etmekteydi. 1994 krizi buna son verdi. Bilsay Kuruç'un değindiği modele giriyoruz. Hangi iktidar gelirse gelsin dıştan empoze edilen ve adına 'program' denilen neoliberal modeli uygulayacaktır. Sermayeden almayacaksın; halka da vermeyeceksin. 2001 krizi ise bu olayı daha da geriye çevirdi. Ekonominin yönetimi tamamen ülke dışına devredildi. Bu son krize götüren süreç, 2000 yılının IMF programıdır. Bu program iflas etti. Bunda siyasi iktidarın programı kabul etme dışında hiç bir dahli yoktur. Fischer'in kendisi de bunu itiraf etmiştir, fakat maliyeti emekçi sınıflara yıkılmıştır. Türkiye, IMF'ye 'Krizin sorumlusu IMF'dir, sorumluluğun T.C. yönetimine; maliyetini de topluma aktarmak kabul edilemez. Sorumluluğunuzu kabul edin; maliyeti paylaşın' diyebilirdi, bu fırsat kaçırıldı. Bunun yerine uluslararası sermayenin hiç zarar görmeden tüm alacaklarını tahsiline, yabancı bankaların özel alacaklarının T.C. devletince üstlenilmesi, yani kamulaştırılmasına kabul edilmiştir.

ERİNÇ YELDAN: Korkut Hoca'nın yaptığı açılıma biraz teknik girdi sağlayarak devam edeyim. 2000 yılı programının üç ana ekseni vardı. Döviz kuru çapaya bağlanmıştı, Merkez Bankası iç piyasayı fonlamayacaktı ve net iç varlıklar bir üst tabanla sınırlandırılmıştı. Kamu kesiminde FDF hedefleri konulmuş daraltıcı bir maliye politikası izlenecekti. Türkiye Kasım 2000 krizindeki çalkalanmaya karşın bu üç politikayı 2001 krizine kadar uyguladı. Dolayısıyla 2001 krizi program sapmalarından değil harfiyen uygulamanın getirdiği kırılganlıklardan ortaya çıktı. Bu kırılganlıklar ve kriz Stanley Fischer'in, 'Is BiPolar View Correct' başlıklı ünlü makalesinde anlatıldı. Fischer, bu makalede aynen şunu der:
"Türkiye'nin kasım krizi ve diğer krizler göstermiştir ki ya ulusal paradan vazgeçilip tam dolarizasyon geçilecekti ya da dalgalı kura dönülecekti. Türkiye gibi sepete bağlı zamanla genişleyen kura dayalı ara çözümler döviz kuru rejimlerinin istikrarlı olmadığını, krize aday olduklarını, kırılganlıkların arttığını göstermiştir." Profesyonel iktisat dünyasında yer yerinden oynadı. Türkiye'de bu makale kamuoyunun gözönden kaçırıldı. Uluslararası finans çevreleri bu fırsatı çok iyi değerlendirdi.

KORKUT BORATAV: Bazıları iktisatta ahlak sorunundan bahsederler. Fischer'in tavrı ahlak zafiyetinin tipik bir örneğidir. Türkiye'nin bir laboratuvar deneyi gibi kullanıldığını itiraf ediyor.

İktisatçı bitkisel yaşama sokuldu
ERİNÇ YELDAN: 2001'de 'kriz idaresi nasıl oldu' diye bakalım. Yaklaşık 45 katrilyon TL finansal sistemi kurtarmak ve Türkiye'nin dış borç yükümlülüklerini tamamlamak operasyonu için harcandı. 2001 sonunda brüt borç stokunun milli gelire oranı yüzde 108'e çıktı. IMF'den 28 milyar dolarlık kredi kullanıldı ve 26 milyar dolara ulaşan kısa vadeli dış borçlar 2002 ortasında 8 milyar dolara düşürüldü. IMF'den aldığımız borçla kısa vadeli dış borçları tasfiye ettik. Temmuz 2001'de Hazine'nin takas operasyonu (swap) ile bankaların bozuk döviz açık pozisyonları yapay biçimde azaltıldı.
Bu kadar yüksek borcu çevirebilmek için tek bir yöntem kaldı: Kamunun faiz dışı tüm harcamalarının kesilmesi, IMF'nin şantaj unsuru haline getirdiği bir yüzde 6.5'lik FDF. Türkiye, iktisat politikasında, sosyal bilimlerini bitkisel yaşama sokacak bir ortama getirildi. Merkez Bankası, uluslararası sermayeye bağımlı bir konjonktüre sokuldu. Artık, "Enflasyon hariç hiçbir makroekonomik problem benim sorunum değildir" demeye başladı. Peki ne yapılabilirdi? Bir kere krizin faturası, bu programı uygulayan ve bundan da yıllar boyu yüzde 50 - 80 getiri elde eden uluslararası finans şekebesine yıkılabilirdi. Borçlarda ötelemeye gidilebilirdi. Servet vergisiyle, krizden kazanç elde edenler vergilendirilebilirdi. Sağlanacak kaynaklar da istihdam dostu büyümeye harcanırdı.

Model, borçların çevrimine dayanıyor
OKTAR TÜREL: 2001 krizini yönetmekte uygulanan modelin iç ve diş borçların döndürülmesi üzerine kurulu bir model olduğu hemen herkesçe teslim ediliyor. Bu modelin işlerliği, örtük olarak, piyasa güçlerine dayanan bir senaryonun varsayımlarına bağlı: Borç döndürmeyi sağlayabilecek ölçülerde.
FDF verilirse, bu durum piyasa aktörlerinde güven duygusu uyandıracak; güven duygusu reel faiz hadlerini düşürecek; giderek gerileyen reel faiz haddi özel yatırımları uyaracak; canlanan özel yatırımlar da büyüme hızını yükseltecek. Modelde yine örtük olarak bir baska varsayım da var: mali ve ticari islemlerdeki, özellikle borcalacak ilişkilerindeki sözlesmelere riayet edilmesi. Yani, "akitlerin dokunulmazlıgı". Bu örtük varsayımdaki asimetri çok açık: Sermayeyi ilgilendiren akitlere uyulmalıdır. Sözgelimi sermaye kazançlarının geriye dönük vergilendirilmesine asla gidilmemelidir; ama emeği ilgilendiren toplumsal akitlere uyulmasa da olur. 1994 yılında olduğu gibi bazı toplu sözleşme hükümlerı askıya alınabilir. 2001-2004 döneminde olduğu gibi çalışma hayatını ve emeğin sosyal haklarını düzenleyen mevzuat, toplumsal mutabakat aranmadan, tepeden inme yöntemlerle değistirilebilir v.b. Betimlemeye çalıştığım senaryo, 2000 - 2001 krizi sonrasında iyi islememistir. Kriz öncesindeki son 'normal' yıl olan 1998 ve 2004 yılı verileri kullanılarak yapılan bir karşılaştırma su sonuçlara götürmektedir :
  • 1998 - 2004 arasında GSYIH'nin ortalama büyüme hızı yüzde 2.6'dir; kişi başına yıllık reel gelir artışı ise yüzde 1 dolayındadır.

  • 1998'den bu yana istihdamda kayda değer bir artıs yoktur.

  • 2004'de yüzde 14.5 olan özel sabit sermaye yatırımı/GSMH oranı, 1998 yılındaki yüzde 18.5 oranının altındadır. Bu durum sadece oransal olarak değil, mutlak değerce de 1998'deki reel düzeyinin altındadır. Yani bir butün olarak girişimci sınıflar, kâr oranları ve kar payındaki artışa yeterince cevap vermemislerdir. Kriz konjonktürünü keyfi olarak tek tek yıllara ayırırsanız, başka hikayeler de anlatabilirsiniz; ama fazla inandırıcı olmaz. Özellikle 1990'lardan bu yana AB, IMF ve Dünya Bankası ikilisinin ülkelere koştuğu şartları kendi finansal ilişkilerinde de gözetmeye başladı. Buna paralel olarak, IMF ve Dünya Bankası da AB'nin politikalarını benimser oldu. Böyle bir örtüşmeye Türkiye de dahil, kaynak açığı veren ülkeler direnemediler. Dolayısıyla, IMF'nin hoş karşılamadığını AB'nin de hoş karşılamaması güçlü bir olasılıktır. Ancak AB müzakereleri finansal nedenlerle değil, bunlar bahane edilerek siyasal nedenlerle 'tıkanabilir.'


  • AHMET HAŞİM KÖSE: Ekonomilerin kendine özgü koşulları kriz süreçlerinin oluşumunda önemli olsa da, tüm ekonomileri kapsayan ve dünya ekonomisinin işleyiş ve yapılanmasına ilişkin genel bir kriz oluşumundan söz etmek yanlış olmaz. Türkiye 1980'li yıllara IMF ve Dünya Bankası'nın (DB) yönlendirdiği 'yapısal uyum ve istikrar' politikalarıyla girdi. İlginçtir aradan yaklaşık çeyrek yüzyıl geçti halen yine IMF ve DB'nın yapısal uyum ve istikrar' programlarıyla karşı karşıya. İnsan düşünmeden edemiyor. Çeyrek yüzyılda sağlanamayan bir yapı belki de aslında hiç yoktur. Belki de kapitalizmde yapı değil, yapısızlıktır asıl olan. Meslekten iktisatçıların Türkiye ileri sürülen tüm politikaları uygulasaydı istikrara kavuşurdu itirazlarını duyar gibiyim. Onlara yapacağım tek hatırlatma bu politikaların inançlı uygulayıcılarında dahi istikrarın gerçekleşmediğidir.
    Müsaade ederseniz sorunuzu yeniden formüle edip şöyle soralım: Dünyanın merkez devleti rolünü sürdüren ABD yakın tarihimizde nasıl bir ekonomi ve iktisat siyaseti sürdürmekte, bunun dünya ekonomisine yükleri ne olmaktadır?
    ABD dünya ekonomisinin en büyük ve en belirsiz merkez ekonomisidir. Dünyanın en borçlu ülkesi, 2000'li yıllara tarihinde hiç olmadığı kadar büyük dış ve iç açıklarla girdi. Tarihinde hiç olmadığı kadar dış kaynağa ihtiyaç duyuyor. Bazı tahminlere göre, 2003 sonu itibariyle 2.4 trilyon dolara varan borçlanmasının 2009'da 7 trilyon dolara ulaşarak, dış borçlarının GSYİH'ya oranın şu ana kadar hiç bir gelişmiş kapitalist ekonominin yaşamadığı yüzde 48 seviyesine çıkacak. Durum o kadar tehlikelidir ki, ABD'ye ses çıkarmayan IMF bile bu korkulu durum karşısında 'beklenmedik ve büyük boyutlara varan kur ayarlamalarına gerek duyulabileceği' şeklindeki tespitler yapmaktadır.
    ABD, 1980'li yıllardan beri ilk defa bu derece ciddi bir kaynak ihtiyacı ve sermaye sıkışması yaşıyor.. ABD'nin borçlanma eğilimi sürdükçe dış kaynak gereksiniminin de azalmayacağı, yani bizim gibi ekonomilerin sürekli 'istikrar programları'na tabi kalacakları da açık. Kriz kapitalist ekonomilerin içindedir ve yaşadığımız tarihte ABD'nin sürdürdüğü siyaset dış şokları da ta kendisidir.

    KORKUT BORATAV: Keynes şunu diyor: Herhangi bir toplumun emeğiyle çalışan insanları, emek ürünlerinin belli bir oranından daha fazlasını rantiyeye ya da alacaklı sınıfa vermeyi kabul etmeyeceklerdir. Bu bedel, bu oran belli bir eşiği aşarsa sistem yürümez. Üç çözüm yolu vardır. Birincisi borcu reddetmek. Bu devrimci bir çözümdür. Ancak istisna ile mümkün olur. İkincisi monotizasyon, paranın değerinin aşındırılması. Yani borç senetlerini para basarak ödemek. Küçük tasarruf sahipleri sessizce ızdırap çekerler. Eğer ellerinde şans olursa hükümeti devirirler. Ama diyor, üçüncü ve en bilimsel yöntem, servet vergisidir. Yani sermaye üzerinden alınan bir vergidir. Şimdi bunu tutucu bir iktisatçı söylüyorsa bizim kamu yönetimi konsolidasyon bunun hafif bir versiyonu. Bu dört yöntemden birincisini, (borcu reddetmek) Arjantin yaptı. Bunu bir kenara bırakıyorum. Türkiye bu üç yöntemi hayata geçirecek araçlara sahiptir. Niye olur? Arjantin'de sokağa dolarlar. İktisadi iktidarını sarsarlar, borcun reddedilmesine zorlarlar. Türkiye'de halk, öyle bir nefretle dolar ki, koskoca bir parlementoyu aşağı yukarı olduğu gibi tasfiye eder. İşte halk tepkisi budur. Maliyeti bugünkü iktidardır. Bu maliyetle birlikte şu da yüklenmiştir: Devlet ekonomiden elini çekmeli!

    Örgütsüz halk ve faşizm
    Devlet elini çektiği anda ekonomide kaynak tahsisi ve bölüşüm piyasaya teslim edilmiştir. Piyasa demokratik değildir. Bölüşüm süreçlerini ekonomik güce teslim ettiğinizde halk çaresiz kalır. Komşusunu düşman görmeye başlar. Parlamenter demokrasinin tabanı, kitle tabanı yok olur. Bizim aydınlarımız Türkiye'de kaynak tahsisini AB'ye IMF'ye DB'ye teslime razı olanlar bu ağır sosyal maliyeti niye dikkate almıyorlar. Böyle bir felaket - yani halkın içe dönmesi Bilsay Kuruç'un söylediği gibi son tahlilde tarikatlara teslim olmaktır. Örgütsüz halk faşizmin en sağlam destekleyicisidir. Köktendinciliğin, şovenizmin en sağlam besleyicisidir. Bu derecede ağır bir sosyal bir maliyet göze alınacaksa konsolidasyon da yapılır, AB süreci de gerekirse terk edilir.

    BİLSAY KURUÇ: Geçen hafta Milliyet Business'ta görüşlerini anlatan bir arkadaş diyor ki 'Hayatımın son 25 yılını ekonomi yönetiminde geçirdim. Ve bu Sisif efsanesi gibi daima taş aşağı, halkın tepesine iniyor.' Krizleri, son 25 yılın iktisat politikalarını özetliyor. Aslında taş, Sisif efsanesindeki gibi her inişte halktan önce teknisyenleri ve siyasetçileri ezmiş. Krizler Türkiye'nin iyi yetişmiş insanlarını da harcar. Siyasetçi krizde hemen teslim alınır. İşi bilenler 'döviz miktarı mı kur mu önemli' diye tartışır. Siyasetçi 'pahası neyse ödeyelim' der. Yani devalüasyonsa devalüasyon, yüzde 30 reel faizse faiz. Ama sistemik mesele daima kalır. İçinde sosyal devlet olmayan iktisat politikası olmaz. İktisat politikasını yaparken bir terazimiz olacak. 1980'de terazi bozuldu. O zaman sermaye sınıfı 'bölüşüm ve yatırımı istediğim gibi yapacağım' diyor. Teraziyi bozduğunda önce çalışan sınıfları örgütsüzleştiriyor. Böylece sosyal devleti olabildiğince küçültüyor.
    Eğer sosyal güvenliğin milli gelirden aldığı pay yüzde 5'i aşarsa -sözüm meclisten dışarı - medyada 'kara delik' edebiyatı başlıyor. Türkiye'de sosyal güvenliğin milli gelir içindeki payı yüzde 10 - 15 hatta 20'lere çıkacak ki biz de Avrupa'ya yüzümüzü dönebilelim. Yoksul insanlardan kurulu bir ülke Avrupa'ya yaklaşamaz. Büyüme hızı yüzde 10 olsa sonuç pek değişmez. Sermaye sınıfının terazide tek dara olduğu bir ekonomide büyümenin nimetleri tek tarafa gidecek.

    AHMET HAŞİM KÖSE: Arjantin krizde uyguladığı istihdam politikasıyla 2 milyon kişiyi istihdam etti. Ve bu GSYİH'ye yüzde 2.5'luk bir katkı sağladı. Türkiye'de bütün bahsettiğimiz dönemlerde iktidarların defacto uydukları tek kural, sermayeye karşı yükümlülüklerdi. Bir sermaye dönemi yaşıyoruz. Ciddi işsizleşmelerin dışında dışlanmalar yaşanıyor. O zaman şunu da hatırlamak durumundayız: Ya mesleğimize verdiğimiz ahlaki değerler açısından, insanlara aş, iş taşımayan bir iktisat metni ya da programının en azından tarihin sonuna kadar sürdürülemeyecek bir şey olduğunu hatırlarsak... İnsansız ekonomiden konuşulamaz. Efsaneyi bugünkü şartlarda yeniden yazsalardı (...) tepe sürekli yükselen bir tepe.

    BİLSAY KURUÇ: Korkut'a köklü bir itirazım var. 'Keynes tutucudur' dedi. Keynes liberaldir. Sorum şu: Türkiye'de liberal var mı?

    KORKUT BORATAV: Keynes'in bir egemen sınıf ideoloğu olduğunda şüphe yok. Ama onun tercihi işsizliğin olmadığı, rasyonel bir kapitalizmdir. Bu tür bir kapitalizmin sınırlarını başkaları, mesela Kalecky inceledi ve işsizliğin olmadığı bir kapitalizmde burjuvazinin sınıfsal egemenliğinin aşınmaya başlayacağını gösterdi. Ama Keynes bu sistemik riski göze alacak kadar ileri görüşlü bir insan. Türkiye'de burjuvazinin liberal ve demokrat geleneği yok. Sosyal devleti yoksula bir dilim ekmek atmaktan ibaret gören, o dereceye indiren bir yaklaşım vahşi kapitalizmdir. Dolayısıyla kendi adıma söylüyorum, bu muhalif ve eleştirel söylemi, halkı ve insanlarımızı bu insanlık - dışı modele teslimiyetin tek seçenek olmadığını hatırlatmak için sürdürmek zorundayız. Yoksa ekonomiyi yönetmek bizim işimiz değil. Konsolidasyonun mümkün olup olamayacağı sorusuna gelince. Doğal olarak sermaye iktisat politikalarının belirlenmesinde bu kadar büyük bir ağırlık sahibi oluyorsa böyle bir sermaye siyasetinde konsolidasyonun lakırdısı edilemez. Doğal olarak emeğin ya da çalışanların siyasi karar alma süreçleri içinde bir yerde kendilerini hissettirdikleri bir pozitif ortamda konsolidasyon söz konusu olabilir. Bu durumda örneğin AB ile müzakereler tıkanır.
    Burada iki unsur var hesaba katılması gereken. AB ile müzakerelerin tıkanacağı konusundaki tehdit. Bunun nesnel boyutu da var. AB ile IMF'nin giderek artan bir çapraz şartlılığı benimser olmaları. IMF'nin kabul ettiği bir modeli AB destekliyor, AB'nin desteklediği modeli IMF destekliyor. Biz IMF ile AB arasındaki çapraz şartlılıkların örtüşme haline gelmesine katlandık. Sermaye çevreleri konsolidasyon şeklinde bir düşüncenin AB ile müzakerelerin tıkanacağı argümanını bu ortamda çok daha rahatlıkla kullanır duruma geldiler.
    Sermaye hareketlerinin denetlenmesi, sıcak paraya vergi konması geçmişte de önerilebileceği halde niye değerlendirilmedi?...
    Bu tür sermaye hareketleri üzerinde ekonominin büyüme potansiyeline katkıda bulunacak şekilde Çin'in, Hindistan'ın yaptığı türden belli birtakım kısıtlar getirilmesinin muhakkak sermaye hareketlerini kısıtlayacağı konusundaki bir argüman çok geçerli değil.

    'ABD kriz ekonomisidir'
    AHMET HAŞİM KÖSE: Kur ve faiz istikrarı dünya ekonomisinin bilmecesi ve kırılganlık olarak da bütün ekonomilerin karşısında duruyor. ABD ekonomisi için değişik egzersizler yapılıyor. Scienficel Economic'in yaptığı bir şeyi hatırlatalım: Doların tekrar yüzde 13'le değerlenmesi üzerine yapılan bir senaryo bu. Yüzde 42'ye kadar bir senaryo kuruluyor. Bunların ulusal devletlere maliyeti - bizim de içinde bulunduğumuz 15 ülkeye hesaplanıyor. GSMH'nin yüzde yüzde 8'i ile yüzde 5.6'sı arasında bir mali açık veriliyor. Karşımızda kırılganlığın büyük yapısı da duruyor. ABD ekonomisi ciddi bir kırılganlık ve dış şok ekonomisi olarak bizim gibi ekonomileri bekleyen zaten kriz ekonomisi olarak dünya ekonomisinin başında duruyor.

    ERİNÇ YELDAN: Türkiye ekonomisinin temel ikilemi şöyle özetlenebilir: Kamu açıklarının - cari açıkların da - finansmanı için sıcak paraya ihtiyaç duyuluyor. Bunun için yüksek reel faiz sunulması gerekiyor, yüksek reel faiz kamu borçlarının çevrilmesini zorlaştırıyor, borç yükünü artırıyor. Cari işlemler açığına yol açan sıcak parayı kamu finansman aracı olarak kullandığı müddetçe - bu fasit daireye - Türkiye yüksek reel faiz politikasına mahkum görünüyor. 2004, uluslararası finans piyasası açısından çok olumlu bir yıldı. O kadar ki Asya krizindeki genişlemiş olan finans alanına benzer rakamlara ulaştı. Kalkınmakta olan ülkelere 2004'te toplam 279 milyar dolarlık bir portföy yatırımı gerçekleşti. Söz konusu ekonomilerin birçoğu ya borçlarını tasfiye ederek, cari fazla vererek ya da rezerv birikimi sağlayarak bu pastadan nemalanırken, Türkiye sisteme borç yaratan finansman biçimiyle dahil oldu. Korkut Hoca'nın bize sunduğu istatistiklere göre, 2002 sonrasında birikimli olarak cari açığımız 25 milyar dolara ulaşıyor. Oysa borç stokundaki artışımız 42 milyar doları geçiyor. Bu dönemde Türkiye 13 milyar dolar yeni kısa vadeli dış borç biriktirmiş. Türkiye bir bakımdan spekülatif yönlü büyüme borç artırıcı finansman yöntemine gidiyor. Türkiye'ye gelen spekülatif para öyle bir kaynak ki, ne zaman bir istihdama, gerçek sanayiye yönelik yani ekonomide açlığımızı giderecek ortamda değerlendirmeye kalktığınız zaman geldiği gibi kaçıyor. Aç ve susuzluğa mahkum ama gırtlağa kadar döviz bolluğu içinde bir ekonomiyiz.
    Merkez Bankası bağımsızlığı ve enflasyon hedeflemesi neler olabilir sorusuna gelirsek... Türkiye'de yüksek oranlı işsizlik ile enflasyonun düşüyor olması altını çizdiğimiz göstergelerden bir tanesidir. MB'nin 'hedefim sadece enflasyondan ibarettir' anlayışına sürüklenmesiyle, kamunun maliye, yatırım ve istihdam politikaları arasındaki bağ koparılarak ülke başıboş bir istikrar ve büyüme stratejisi içinde yol alan ekonomi haline geliyor. Öte yandan ekonomide işsiz büyümenin bir diğer nedeni de Merkez Bankası'nın edilgen bir şekilde, istikrar ve reel ekonominin canlanacağı politikalar kümesine havlu atmasıdır.
    Merkez Bankası ne yapmalı, sorusuna yanıt için de çok kısa vade için şunları düşünüyorum: MB bağımsız kalabilir. Ama enflasyon hedefinin yanına yeni bir hedef koyabilir. Bu istihdam hedeflemesi de olabilir ya da gerçekçi olarak döviz kurundaki aşırı ucuzlamanın önünü kesebilecek alt taban politikası izleyebilir. Bu alt taban politikası, bir bant içinde dalgalanmasına izin vermek ya da kuru sabitlemek anlamına gelmiyor. Kurun belli bir düzeyin aşağısına gelmesini engellemek için enstrümanların devreye sokulması anlamında düşünüyorum. Bunlar arasında; ilk akla gelen seçenek de kısa vadeli sermaye hareketlerinin denetlenmesi ve yönlendirilmesidir. Bizim burada ortaya koymaya çalıştığımız, şu ana kadar uygulanmakta olan IMF politikalarının 'olmazsa olmaz, alternatifi yok' diye lanse edilen politikaların sonuçlarını teşhir etmek ve bunun alternatiflerini vurgulamaktır. Yoksa biz bir siyasi hareketin temsilcisi olarak bir iktisat programı ile siyaseten bu krizi yönetmeye talip değiliz.
    Son olarak; bugünlerde IMF programının sosyal boyutunun giderek artan maliyeti karşısında sol muhalefet nerede diyenlerin sayısında artış gözleniyor. Yakında bir sol parti enflasyonu yaşanacak gibi. Tırnak içinde sol ya da sosyal demokrat çevreler bazı sorunları dile getiriyorlar fakat çözümü için IMF Birinci Başkan Yardımcısı Anne Krueger'in uyarısından hareketle 'doğru' politikalar izlendiği sürece düzlüğe çıkacağımız konusunda uyarılar yapıyorlar. Bu 'doğru' politikalar kim için doğru? Bunları hiç gündeme getirmiyorlar. Kendini 'çağdaş, modern akılcı sol' diye tanımlayan bu ekolün aslında sermayenin bir yedek lastiği olarak AKP'nin olası bir çözülme içine girdiği bir ortamda toplumsal muhalefeti pasifize etmeye yönelik yeni projeler olarak değerlendiriyorum.

    OKTAR TÜREL: Doğrudan yabancı sermaye akımlarının fiziki sermaye üzerinden sağlayabileceği getiri oranları ile arbitraj amaçlı sıcak paranın getiri oranları arasında ikincisi lehine çok büyük farklar var. Prof. Yeldan'ın hesapları, 1990'li yıllardan günümüze kadar (istisnai birkaç yıl dışında) arbitraj kazançlarının yıllık getirisinin yüzde 30 dolaylarında seyrettiğini gösteriyor. Türkiye'ye gelecek yabancı sermaye, mali varlıklara yatırım yapmak dururken niye coğrafi hareketliliği ve getirisi düşük uğraşlara yönelsin?
    2005 -2007 dönemini kapsayacak yeni IMF anlaşması, eskisi gibi çok yüksek ölçülerde FDF yaratma üzerine oturtuluyor. "IMF ile birlikte mi, IMF'siz mi devam edelim?" sorusu, bence temel sorunu saptırıyor. Herkesin ezberlediği şeytan üçgeni (yani, faiz haddi/döviz kuru/borsa endeksi) dışına çıkabilmemiz ve ekonomik büyümeyi, verimlilik ve teknolojik gelişmeyi, istihdamı ve adil paylaşımı ön plana alan yeni bir toplumsal gelişme perspektifi oluşturmamız temel sorun. Böyle bir perspektif üzerinde, arizi diş finansman ihtiyaçları, ya da IMF borcunun yeniden yapılandırılması icin IMF ile işbirliği imkânlarını arayabiliriz. Bu imkânlar bulunamazsa, IMF mali desteği olmadan yolumuza devam edebiliriz; IMF'siz olmak, toplumumuz için hayatın sonu anlamına gelmiyor.
    Bu vesile ile daha kalıcı ve ülkeye "bağlı" sayılan doğrudan yabancı sermaye yatırımının Türkiye'de önemli ölçüde mevcut tesislerin ve/veya tasınmaz malların sahipliğine yöneldiğine dikkati çekmeliyiz. Bunu Milliyet yazarlarından Prof. Uras da vurgulamıştı.
    Doğrudan yabancı sermaye akımlarının fiziki sermaye üzerinden sağlayabileceğı getiri oranları ile arbitraj amaçlı sıcak paranın getiri oranları arasında ikincisi lehine cok büyük farklar var. Prof. Yeldan'ın hesapları, 1990'lı yıllardan günümüze kadar (istisnai birkaç yıl dışında) arbitraj kazançlarının yıllık getirisinin % 30 dolaylarında seyrettiğini gösteriyor. Türkiye'ye gelecek yabancı sermaye, mali varlıklara yatırım yapmak dururken niye coğrafi hareketliliği ve getirisi düşük uğraşlara yönelsin?

    AHMET HAŞİM KÖSE: Merkez Bankası (MB) bağımsızlığı "iddiası" bence çok önemli bir konudur. Çünkü 2000 istikrar programının diğerlerinden ayıran en önemli düzenlemelerden biri hiç kuşkusuz buydu. Ulusal para idaresi kapitalizmin tarihinde her zaman bir devlet ve toplum ilişkisidir ve bu nedenle de siyasal bir oluşumdur. Para iradesinin özerkleşmesi devletin ulusal sermaye ile kurduğu siyasal bağın terkinin açık ifadesidir. Yalnız ulusal devletlerin siyasal tasarruflarından uzaklaşmak para ilişkisinin artık siyasetten tümüyle arındığı anlamına da hiç gelmez. Küresel düzeyde parayı ve parasal akımları kimler ya da hangi kurumlar denetliyorlarsa artık onların siyasetlerine tabi olunduğunu söylemenin özel adıdır bağımsızlık iddiası. Aslında geçmiş bağımlılık ve kural alanının terk edildiğini söylemedir. MB'nin bağımsızlığı, paranın ulusal devletle ilişkisinin yerini küresel sermaye ilişkisinin ve bu ilişkinin kurallarının aldığı anlamına gelmektedir.

    BUSINESS
     ne siyasetle ne de siyasetsiz oluyor!
     Editörden
     Bir 'prenses'in hatıraları
     Etin 'yeşil'den kırmızıya dönüş öyküsü
     Claudia'nın kızı, Fuar Baby'nin mankeni oldu
     Boyner poşeti taşımak müşteriler için daha cazip
     Şoförlerle aynı dili konuşuyorlar
     Hollywood'daki üçüncü Türk!
     Onların 'Kentkart'ı ücreti alıyor, kaçağı yakalatıyor
     E-beyanda zorunluluk başlıyor
     Görünmez Türkler
     İki ünlü Adana markası: Yılmaz Güney ve Yaşar Kemal
     Oooo mastika mastika, sigarası Marlboro
     Yaramaza kısa, yaratıcıya 'yoyo'lu





    © 2005 Milliyet