|
 |
|
|
Yine onlar
Kaç defa yazdım.
Her defasında mail yağdı.
Ne güldük ama, ne komikti.
Değildi.
Ne komikti, ne de komiklik olsun diyeydi.
***
Hepsini bir otele topluyorlardı.
Tek tipleri ni giydiriyorlardı.
Tek tip yediriyorlardı.
Başlarında, her tahtanın başında elinde sopayla konuşmaya bayılan eski peruklu başkanları...
Ve peruklu başkan tartışmalı pozisyonları gösterirken onları yere yatırıyor, itip kakıyor, oralarını buralarını çekiştiriyordu.
Cebinde fotoğrafını taşıdığı eski federasyon başkanı seminere geldiğinde, onları utanmadan sıkılmadan bir de otelin kapısına diziyordu.
Nooluyordu demiştim...
Çalar saatle aynı saatte uyandırılan yüz ler.
Aynı saatte sinek kaydı traş edilen yüzler.
Emret komutanım diye bakan gözler.
Evet, nooluyordu...
Bir bıyıklı, bir sakallı, bir uzun favorili hakem de mi olmazdı aralarında.
Olmazdı, olamazdı.
Ruhlarını, kişiliklerini seminerlerde bedenlerinden alıyorlardı.
Sonra salıyorlardı.
Hadi çıkın, kişilikli, ruhlu düdükler çalın.
Altı üstü kaç para ?
Saracoğlu...
Fenerbahçe - Beşiktaş maçı.
50 küsur bin seyirci.
70 - 80 milyon dolarlık iki takım.
Arka bahçelerinde yirmi - otuz milyon taraftar.
Türkiye'nin hemen hemen yarısının işini gücünü, ailesini, seksini, hayatını etkileyen bu pahalı, hassas, sonu her türlü tehlikeli son a açık doksan dakikayı o seminerden çıkan bu garibim yönetiyordu.
Bu kadar yönetiyordu.
Mesela maça genellikle bir sarı şahin taksi ile geliyordu garibim .
İnerken belki kapısını sağ elini camdan çıkararak dışarıdan açıyordu.
Oturduğu ön koltuk genelde oturur oturmaz arkaya kaykılıyor, bir eliyle koltuğunu tutuyordu.
Yanında belki leş gibi kokan bir bitirim şoför, vıdı vıdı yaparak maç öncesi bütün sinirini bozuyordu.
Bu sarı şahin taksilerin bagajlarında da çoğunlukla kova, sünger, tüp, süpürge, bir çift tokyo filan, herşeye yer vardı da.
Bagaja yer yoktu.
Bavulunu kucağına alıyordu.
Sinirleri iyice bozuluyordu.
Üstelik...
Bir hafta sonu maçına hala nasıl giyinip geleceğini bilmeyen Al Capone kılıklı simsiyah giyinmiş yöneticiler, korumaların arasında simsiyah arabalarından inip vızır vızır yanından geçiyorlardı.
Onlar dokunulmazdı.
Futbolcusu, daha takım otobüsünde inerken korunduklarını hissettiriyorlardı. Onlar bir takımdı, güçlüydüler, arkaları kalabalıktı...
Onlar ulaşılmazdı.
Ve valisi, malisi, bürokratı, polisi, siyasisi
İşte sinirleri iyice laçka olmuştu bile.
O tek ulaşılabilir olandı, tek dokunulabilir olan da.
I love you'cu Çulcu
Allah aşkına maçın hakemini, hiç olmazsa maç günü şoförlü bir trendy arabayla transfer edin otelinden stadına ve tekrar oteline... Maç günü hiç olmazsa tepeden tırnağa, trendy giydirin.
Kaç para altı üstü.
Birinci sınıf gelsin, birinci sınıf dönsün.
Kendini iyi hissetsin.
Sorunları zaten teknik değil, sosyal.
Ve maçın bir anında bir şekilde hem hakemin önüne çıkıyor, hem maçın.
Ve yine aynı örnek...
I love you'cu Çulcu, bir I love You'ya anons yaptırmıştı. Ben ne demek istediklerini biliyorum diye. Ben de, bu Çulcu'ya kim en son I love you dedi ve sonra ne oldu acaba demiştim.
Ve... Türkiye Ligi'ni Türk çocukları yönetmeliymiş.
Niye ?
Santrforun Fransız çocuğu, orta sahanda Brezilya çocuğu, stoperlerin bile Kamerun çocuğu, Sırp çocuğu.
Zorluk derecesi yüksek maçlarda hakemin de İtalyan, Alman çocuğundan olsa ne olur.
Bence çok da iyi olur.
Nerdeeen nereye!
Son penaltıyı Hasan Şaş attı. Çok sevindi...
Çok sevindiler...
Altı üstü Türkiye Kupası'nın finaline çıkıyorlardı.
Kopenhag'da son penaltıyı Popescu atmıştı. Bu kadar sevinmişlerdi.
Galatasaray, nereden nereye gelmiş.
Yazık...
Marcel Desailly anlatıyordu.
Milan'dan ayrılıp Chelsea'ye gittiği dünlerde o dönem sıradan bir semt takımı olan Chelsea'nin, İngiltere Kupası'nı kazandığında ne kadar sevindiklerini.
Marcel biraz da abartmıştı.
Milano'dan Milanlı eski arkadaşları aramıştı maç sonrası.
"Oğlum Marcel, yine unuttun Milanlı olduğunu. Bu ne sevinç böyle. Altı üstü bir İngiltere kupası aldınız."
Bilgin'den
Benden galiba buraya kadar.
Biraz Ondan gelsin.
Sıkıldım.
Ya gelmezse mi...?
Çaylak dünlerimdeki ilk sevdiğim sevgilim bile.
Yalnız Floransa'nın değil, İtalya'nın on özel kadınından biriydi.
Bugünlerimdeki O da İstanbul'un en özel on kadınından biri.
Ne demiştim.
On kadından biri beğenir beni.
Ama o beğenen biri de var ya işte..?
Ve aylardır bana kafayı takan, öyle bir biri var ki.
Ve O da, bu aralar beni kendisinden o kadar soğuttu ki.
Lütfen adam gibi küfür edin
Şu küfür küfür dedikleri
Anneli, anneanneli, ablalı olanları zaten küfür değil.
Küfüre bile hakaret.
Ama, mesela aptal...
İtalyanca'sı scemo.
Okunuşu da şeemo...
Roma'da sık sık öyle bağırıyorlar...
Rakibin o belalı santrforu, mesela topu ilk ıskaladığında: Şeee-mooo.
Önce birkaç yüz kişi.
Santrfor hafif bir sarsılıyo. Ona mı, bu aptal .
Sonra bir başka hata yaptığında: Şeeeeee - moooooo.
Bu sefer binler.
Santrfor yine sarsılıyor.
Sonra yine: Şeeeeeeeee - mooooooooooo.
Ve onbinler.
Ve santrfor düşüyor oyundan.
Bizim başkanların "anama avradıma küfrediyorlar, ya da sülaleme" deyip ortaya çıkmaları yok mu.
Aman be başkan sanki etseler ne olur, etmeseler ne olur.
Ne onlar senin anana birşey yapabilirler, ne de sülalene...
Belli ki dillerinde.
O da çoğu kadınsız olduğu için.
Ve... Biri bana, senin sülaleni bilmem napıcam dese. Nasıl yapacak ?
Biz sülalece yan yana dizileceğiz. O da gelip bizi teker teker mi yapacak.
Ya bizim sülale onu yakalayıp tek tek yaparsa peki.
Gülüyorsunuz değil mi.
Ama bizim başkanlar ciddiye alıyorlar.
Halbuki...
Saalaak Baaşkaaan.
Saaalaaaak Baaaşkaaaan.
Saaaaaaaaaalaaaaaaaaak Baaaaaaaaşkaaaaaaaan.
Hangisi daha tesirli.
Ve o i... hakem tezahüratı.
Hakemin i... olması, iyi hakem olmasına mani değil ki.
Ne alakası var.
Zaten i... değilse de...
Ona ne...
Küfür etmek zeka işidir.
Kendisine edilen küfürü yorumlamak da bir zeka işidir ama.
SERİ İLANLAR
Pazartesi - Çarşamba 09.30 - 10.00 Radyo D'de
Cuma'ları ise Milliyet'teyiz (Başka şubemiz yoktur.)
İmza: Köyün Delisi
bilgingokberk@mail.com
|
|
|

|