Sık Kullanılanlara Ekle   Açılış Sayfası Yap   İletişim    Kurumsal 17 Temmuz 2005 / Pazar  
   Milliyet Online    Emlak    Arabam    Kariyerim    Business    Cumartesi    Pazar    Ege    Seri İlanlar 
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  TEKNOLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Bilişim
  Eğitim
  TV Rehberi
  Tatil
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
İstanbul'a ödenen bir borç


Uğur Kökden'in "İstanbul: Zamana Açılan Kapı" adlı kitabı temelde bir araştırma, bir inceleme. Ama edebiyatın içinde olan birinin kaleminden çıktığı için çok rahat, çok keyifle okunuyor


Nasıl, doğa önünde insanoğlu 'olmazsa olmaz' bir saygı ve vefa borçluluğu içindeyse, benzer biçimde İstanbul önünde de -orada oturmuş, orayı sevmiş, oraya bağlanmış- herkesin gerçekleştirmek zorunda olduğu bir hesaplaşma var. Bir gönül borcu, bir sevgi vergisi! Tanrı armağanı bir doğaya karşı, özel bir sevgi vergisi!
Hem iklime, hem tarihe hem insana karşı!
'İstanbul: Zamana Açılan Kapı' işte, tarihi çizgisi üstündeki şu sonuncu kuşağın kente ödemeyi denediği 'denemeler'den oluşmakta. Elbet söz konusu yelpazede günümüz de yer alıyor, geçmiş de! Dolayısıyla, şu söylenebilir her zaman diliminde: Ne mutlu o kaleme ki, 'İstanbul'u dillendiriyor ve yine ne mutlu o fırçaya ki, İstanbul'u renklendiriyor!"

"Burası sanki Antep"
Uğur Kökden, "İstanbul: Zamana Açılan Kapı"nın (Yapı Kredi Yayınları) önsözünde böyle yazıyor. Yapıtını İstanbul'a borcunu ödemek için kaleme almış. Gerçekten ne mutlu ona!
Topağacı'nda oturuyorum. İstanbul'un köklü, "kalburüstü" olarak nitelendirilen bir semtinde. Bakıyorum, biz de İstanbul'a borcumuzu ödüyoruz. Nasıl ödediğimizi bir komşum özetleyivermişti. Değil "deprem", "zelzele" sözcüğünü bile kullanmayan, "hareket-i arz" diyen yaşlı bir İstanbullu.
Sokakta karşılaştık bir sabah. İki kolunu yana açarak, "Beyefendi" dedi, "Şöyle bir dolaşmaya çıktım. İstanbul, İstanbul değil... Sanki Antep!"
Allah'tan Antepli olduğumu bilmiyordu, yoksa utançtan oracıkta "rahmet-i Hak"a kavuşurdu.
Oysa Antep, yaşadıkları kente nasıl borç ödeneceğini bilenler açısından, sanırım İstanbul'un hiç de gerisinde değil.
Neyse, 40 yılda bir de olsa, Uğur gibiler çıkıyor, borç yükümüzü hafifletiyor.
O yaşlı İstanbullunun "İstanbul, İstanbul değil" yakınması sadece sokakların pisliğini, başka kentlerden göç edenlerin getirdiği başkalaşmayı, lahmacuncuların çoğalmasını içermiyordu. Bunlar da önemli nedenlerdi gerçi. Sonradan konuşmalarımızda ayrıntılara girince yakınmasını derinleştirdi, "İstanbul'un tarihine, coğrafyasına ihanet ediliyor" cümlesiyle özetleyerek bitirdi.
Uğur'un çıkış noktası da aynı. Kitabının tanıtım yazısında "Savaşlardan, büyük depremlerden, yangınlardan geçse de yeniden ayağa kaldırılan İstanbul, bugün görkemli geçmişine sırtını dönerek kimliksiz, tarih yoksunu yapılara büyük oranda yenik düşmüş halde" deniliyor.
"İstanbul: Zamana Açılan Kapı" kentin tarihine, coğrafyasına, kültürüne yapılan bir yolculuk.

Yalın, şiirsel bir anlatım
Bu yolculukta sokak sokak dolaşılıyor. "Kahkahaçiçeği Sokağı" bölümünü okurken düşündüm... Nasıl olmuş da değiştirmemişler bu sokağın adını? Tavukuçmaz, Sormagir... Hepsi değişti, sözgelimi Akyol oldu. O renkleri sıradan bir donukluğa dönüştürürken neleri silip yok ettiğimizin farkında değiliz. Yer adlarıyla birlikte tarihi, çağrışımları, tadı da silip atıyoruz.
"İstanbul: Zamana Açılan Kapı" neden değiştiğimizi, nasıl değiştiğimizi anlatıyor. Dünya "kişilik"i korumak için en küçük ayrıntıya sımsıkı sarılıp onu geliştirmek isterken, bizim "kişiliksizlik"i yeğlememiz konusunda ipuçları taşıyor.
"Yakın geçmişte, Çubuklu bir 'balık merası', özellikle de 'torik denizi' değil miydi? Doğal olarak Çubuklu Deresi, bir kanalizasyon akıntısına dönüşmeden, yakıt tankerlerinin ve depoların yıkandığı kirli su denize verilmeden önce. Nerede şimdi iki bin sandalla Silivri'den, Adalar'dan gelen, geçmişin o görkemli torik avcıları?
Deniz sevdalılarını daldığı düşten uyandıran motor pat patları. Rastgele bir-iki tekne, çift kürekli bir kayık! Kayıktaki iki kişiden biri, yorgun elleriyle kürekleri güçlükle çekerken, öbürü oltasıyla oynuyor. Suların bir fısıltı halinde sürüklendiği, Orhan Veli'nin özlem dolu sözcükleri: Her gün aheste mavnaların / Görsem uzaktan geçişini!..' Aslında, Tanpınar'ın gözlemleri daha somut ve gerçekçi: Deniz şehri İstanbul'un şairleri balıkçılar..."
Bu tür yapıtlar genellikle grafiklerle, sayısal karşılaştırmalarla doludur. Oysa Uğur'un kitabı, yukarıdaki alıntı gibi, baştan sonra "edebiyat tadı" taşıyor. Temelde bir araştırma, bir inceleme. Ama edebiyatın içinde olan birinin kaleminden çıkmış; bu yüzden çok rahat, çok keyifle okunuyor. Yazarının kökeninde rakamlar, geometrik biçimler yok, Yahya Kemal'ler, Ruşen Eşref'ler, Abdülhak Şinasi'ler, Oktay Rifat'lar var. Bu da eseri okuma (ve öğrenme, değerlendirme) açısından çekici kılıyor. Sizi ilk sayfadan saran yalın, şiirsel, özentisiz anlatım kitabı kapatıncaya kadar yakanızı bırakmıyor.
Uğur, İstanbul'a borcunu faiziyle ödemiş.



PAZAR
Ünlü F1 pilotları bu kez yan koltukta oturacak
Hidayet Türkoğlu, NBA... Emret komutanım!
"Görevi kabul ettim yoksa vatan haini ilan edilecektim"
Bu otel 16 yıllık aşkımızın şaheseri
Kimse bilmez, çikolata uzmanı ve langırt birincisiyim
Dünden yarına köprüler kurmak
"İlk 100'e girdiğimizi gazeteden öğrendim"
Hayal köy: Kayaköy
Atlas ekibi okurlarını gezdirecek
Ay ay ay ay ay ay...
Van'ın inci kefali bir tabiat harikası
Saray okulu Enderun
Alkol beslemez, süründürür
Köln'deyiz, "Biz güzeliz..."
İstanbul'a ödenen bir borç
Çatalhöyük Öyküleri ve Kibele Ana
Rakı neşeleniyor





Ahmet Turhan Altıner
Ali Rıza Kardüz
İlber Ortaylı
Taylan Kümeli
Tuba Akyol
Ülkü Tamer
Yalvaç Ural
Mehmet Yalçın

© 2005 Milliyet