|
Mor, lacivert, mavi, yeşil, sarı, turuncu, kırmızı...
Geçtiğimiz pazar, ikindiyle akşam arası Fındıklı'nın üstündeki Marmara açıklarıyla, Boğaz'ın girişine bakan üst kat pencerelerinden birinden, Salacak kıyılarının tepesinde yoğunlaştıktan sonra Çamlıca'nın gerilerine doğru gitgide açılan yağmur bulutlarını şöyle azıcık seyre dalmışsanız...
Yaşamınızın o saatlerdeki karesine şiirsel bir mükafat sunuluyormuşçasına, ufuklardan bir kavis çizerek bulutlara doğru yükselen görkemli bir gökkuşağını görmüşsünüzdür...
Bir gökkuşağı ve biraz daha uzağında belli belirsiz ikinci bir gökkuşağı daha...
İstanbul'un üstüne inen bir sağanaktan sonra biçimlenip görünmesine, ne Bakanlar Kurulu kararıyla, ne MGK bildirileriyle, ne de yasalarla karar verilmiş gökkuşakları...
* * *
İçinde vitrinleri ışıklı çeşit çeşit mağazaları, çarşıları, şıkıdım alanları, uzun mu uzun caddemsi koridorları ve üst katlara doğru yürüyen dikimsi bantlarıyla süperin de süperi bir market...
Marketin ikinci katındaki kafeteryalar bölümü...
Sıram sıram yemeklerin sergilendiği ve elindeki tepsiye, hangisinden istersen koydurttuğun lokantalar; değişik özellikleri olan sandviççiler; gelişmiş ülkelerdekine benzer café'ler...
Bir kalabalık, bir kalabalık, bir gidiş geliş...
Ve bölük bölük, tabur tabur, alay alay masalar...
* * *
Masaların en dışa doğru konmuşlarından birinde, 9-10 yaşlarında 6 erkek çocuk oturmuş; önlerinde kâğıt bardaklar...
Aralarından biri, bir bardak kola almış; ötekilerin bardakları boş.
Bardağı dolu olan, ötekilerin boş bardaklarına arada sırada birkaç damla renkli kola döküyor.
Yiğitliğe özenen biri:
- Biraz daha dök ulan, diyor...
* * *
9-10 yaş arası 6 erkek çocuk; sanki delikanlı olmuşlar da, café'lerden birinde oturmuş, konuşarak kola içiyorlarmış pozlarındalar...
Boş kartonumsu bardaklar ağızlara götürülüp, tekrar masaya konuyor ve bir ikisi, kâğıt mendille ağzını da siliyor.
Aralarında bardağı tek dolu olan, bazen birkaç damla daha döküyor, boş bardaklardan bir ikisine...
Ve kabadayı küçük bir ses duyuluyor:
- Benimkine de dök ulan...
* * *
Bir anda cami avlularında ortaya çıkan, üstü beyaz harflerle Arapça yazılı, siyah bez pankartlar ve havaya kaldırılmış, işaret parmakları...
Şiddet eylemcisi olarak damgalanmış Kürt gençlerinin sıklaşan sokak gösterileri ve onlara karşı yine genç kalabalıkların linç girişimleri...
Birdenbire yoğunlaşmaya başlayan, değişik coşkulara bölünmüş garip bir kargaşa...
Acaba salt bir rastlantı mı bütün bunlar, yoksa bilemediğimiz merkezlerden, özel amaçlara göre hesaplanmış bir kurgulanma mı?
* * *
İnsan kendini kuşkuculuktan bir türlü alamıyor, hele 50 yıl önce İstanbul'da azınlıklara karşı girişilmiş yağma ve şiddet olaylarının iç yüzünün, ancak şimdi ortaya çıkmaya başladığını gördükten ve dünkü Radikal'in manşetini okuduktan sonra:
"Cumhuriyet tarihinin en karanlık sayfası 50 yıl önce yazıldı - Türkiye'nin utanç gecesi - 'Atatürk'ün evine bomba atıldı' yalanıyla kışkırtılanlar, 6-7 Eylül 1955'te İstanbul'da azınlıkların ev, işyeri ve ibadethanelerini yağmaladı. Olaydan sonra binlerce gayrimüslim göç etmek zorunda kaldı"
* * *
Tarihin çarkları da, tıpkı gökkuşaklarının görünüvermesi gibi; yönetici kadroların kapalı kapılar arkasında aldıkları kararları, yaptıkları hesapları, uygulamaya soktukları taktikleri umursamadan döner.
Örneğin ekonomik bir saydamlığı pas geçerek, "Türk'e Türk propagandası" yapmakla, ülke yönetmeye kalktığında; bireylerin yaşam kalitesi açısından, Atina'nın dahi 60 basamak altında kalırsın.
* * *
Eksisi ve artısıyla objektif bir tarih yerine, yöneticileri tabulaştıran resmi bir tarih koşullanması yaratıldığında...
* * *
"Emperyalizm" kavramının, Karl Marx'ın yapıtlarında sadece 4 yerde kullanıldığının ve ünlü marksolog Plekhanov'a karşı Lenin'in ağzında ballanıp peteklendiğinin farkında olunmadığında...
* * *
Ayrıca "emperyalizm" kavramının; "sömürü" değil, "engelleme gücü" olarak değerlendirildiği ve modern teknolojiden önceki dönemlerde, üretim dinamosu işçi sınıfı enerjisine dayalı bir kapitalizmin; geri ülkelerdeki pazarlarını yitirmemek için, geri ülkelerin gelişmesini engellemek zorunda kaldığı algılanamadığında...
* * *
Daha da beteri, "bağımsızlık hareketlerinin" silah alımlarını artırıp, silah endüstrisinin satışlarını çoğalttığının röntgenleri çıkarılmadığında...
* * *
Ondan da beteri, bağımsızlığına kavuşmakla övünen ülkelerde; silah alımlarının, kalkınmak için gerekli yatırımları frenleyip, bilinçsiz bir biçimde "emperyalizm"in kalkınmayı engelleme gücüne, içeriden yardımcı olunduğu netleştirilemediğinde...
* * *
Doğa verilerinin kullanımı arttıkça; iletişim ve ulaşım hızlandıkça; modern teknolojinin, bilimselliğe doğru yönlendirdiği küresel ekonomi; bağımsızlık hareketleriyle artan silah alımlarının ve dolayısıyla da görünmeyen bir emperyalizmin yoksul bıraktığı yığınları, zenginleştirmek ve birer müşteri durumuna sokmak gereğini duydukça; ve "tek değişmeyen şey, değişimdir" saptamasına uygun olarak, hızlanan küresel bir değişimin zembereği, berraklaşmadığında...
* * *
Her türlü gizli taktik, sinsi hesap, kışkırtmacılıktan beklenen siyasal avanta, dip üstü oturur ve Matruşka bebekler gibi, çalkantıların içinden çalkantılar çıkmaya başlar...
En azından bir iki kuşak da, ziyan olup gider...
* * *
Pazar günü ikindiyle akşam arası Salacak sırtlarından yükselerek, İstanbul'u, gelip giden vapurlarıyla bir peri masalına çeviren gökkuşakları, her türlü politik karardan arınmış bir ihtişamdaydı...
* * *
9-10 yaşlarında 6 erkek çocuk, kendilerince lüks bir dünyanın masasında oturmuş, boş bardaklarla hayatın tadını çıkaran birer delikanlı pozuna bürünmüşlerdi. Sadece bir tanesinin bardağı doluydu ve o da, pek az ve pek nazlı paylaşıyordu kolasını ötekilerle...
c.altan@prizma.net.tr
|
|