Sık Kullanılanlara Ekle   Açılış Sayfası Yap   İletişim    Kurumsal 19 Ekim 2005 / Çarşamba  
   Milliyet Online    Emlak    Arabam    Kariyerim    Cumartesi    Pazar    Ege    Seri İlanlar 
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  TEKNOLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Bilişim
  Eğitim
  TV Rehberi
  Tatil

Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
Yabancılara banka satmak doğru mu?


Küreselleşme "finansallaşma"yı da beraberinde getirdi. "Finansallaşma", şirketlerin mal ve hizmet piyasalarından gelen sinyallere göre değil, öncelikle finans piyasalarından gelen sinyallere göre yönetilmesi anlamına geliyor.
Ağırlıklı olarak ABD'de ve İngiltere'de kabul gören bu anlayış ile yönetilen şirketlerin oluşturduğu ekonomiye de "Anglosaksonlaşan ekonomi" deniyor. Bu anlayış kıta Avrupası ile Japonya'da ise pek kabul görmüyor. Fransa ve Almanya gibi ülkeler, şimdi mal ve hizmet piyasalarıyla finans piyasaları arasında denge kuracak bir ekonomik model arayışında.
1997'de Asya'dan başlayıp Rusya, Türkiye ve Arjantin gibi ülkelere sıçrayan krizlerin ardında da "finansallaşma" olgusu var aslında.
Bu ilginç saptamaları, İsmail Ertürk'ün Foreign Policy dergisinin Türkçe baskısında yer alan yazısından(*) aktardım. Manchester Üniversitesi'nde öğretim üyesi olan ve Avrupa Birliği'nin (AB) desteklediği bir araştırma projesinde görev alan Ertürk, özellikle ABD'nin "finansallaşma" olgusundan yararlanarak fonları kendisine çektiğini ve ekonomisindeki canlanmayı sürdürebildiğini belirtiyor.

Başarının sırrı
Ancak son kertede ekonomideki kalıcı başarıyı kısa vadeli sermaye hareketleri değil, sermayeyi kullanan şirketlerin ve sektörlerin küresel rekabet gücü, karlılığı ve hızla değişen iş modellerine ayak uydurabilme yeteneği belirliyor, Ertürk'e göre. O halde bir ülkenin ekonomisini yönetenlerin yapması gereken şey "finansallaşma"ya sarılmak değil; sanayide, hizmet sektöründe ve ticarette, rekabetçi firmaları destekleyecek bir finansal yapı yaratmak olmalı.
Bu yöntemi başarıyla uygulayan ülkelerin başında Çin geliyor. Çin'de devlet, düşük katma değer yaratan ve çok düşük kar oranlarıyla çalışan firmaları, kendi kontrolündeki finans sistemiyle koruyor ve yaşatıyor. Batık kredileri üzerine alarak firmalara bir tür sübvansiyon sağlayan devlet bir yandan da gene kendi denetimindeki enerji sektörünü firmalara ucuz enerji sağlamak amacıyla kullanıyor. Köle gibi çalıştırılan ucuz işgücünü de bu tabloya eklediğimizde, Çin firmalarının nasıl rekabet gücü kazandığını ve dünyayı haraca kestiğini daha iyi anlayabiliyoruz.
Pekiyi bütün bunlardan bizim çıkarmamız gereken dersler var mı? Var, hem de önemli dersler var Ertürk'e göre.

Sermaye gelsin ama...
Çin'deki başarı öyküsünde, büyük miktarlardaki doğrudan yabancı sermaye yatırımının da önemli payı var kuşkusuz. Çin'in ABD'ye yaptığı muazzam ihracatın % 60'ını Çin'de faaliyet gösteren Amerikan firmaları gerçekleştiriyor. Türkiye'de de (1) Yerli ve yabancı şirketlerin büyüme amaçlı yatırımlar için uluslar arası piyasalara hisse senedi ve tahvil satmalarını, (2) Yabancı bir şirketin, uluslararası stratejisi çerçevesinde uzun vadeli yatırım için Türkiye'ye gelmesini, (3) Özel pay fonlarının Türkiye'de yeniden yapılanmak için kaynak arayan firmalara yatırım yapmasını olumlu karşılıyor Ertürk.
Ancak, Türkiye'nin kendi stratejik gelişme planını yapmadan Türk bankalarının yabancılara satılmasına izin vermesini çok sakıncalı buluyor İsmail Ertürk. AB'de İspanya ve Hollanda'nın kendi bankalarını büyük İngiliz, Fransız ve Alman bankalarına karşı koruduğunu belirterek Türkiye'nin de aynı yola girmesini öneriyor.
Optimal şartlarda çalışmayan ve modernleşme yatırımları için gerekli birikimi yapamayan Türk firmalarının yaşatılabilmesi için güçlü bir ulusal banka sisteminin gerekli olduğunu vurgulayan Ertürk'e göre Türkiye'de banka sahipleri, kendilerine göre bir hesap yapıp bankalarını dış alıcılara satma kararını verebiliyor. Böylece belki de farkına varılmadan, Türk sanayinin idam fermanı yazılmış oluyor. Her halde tartışmaya değer şeyler söylüyor Ertürk.
(*) İsmail Ertürk, "Son Küresel Gelişmeler Işığında AB ve Türkiye Ekonomileri", Foreign Policy Türkçe baskısı, eylül kasım 2005 sayısı.

oulagay@milliyet.com.tr








Taha AKYOL
Eğitimde özel okullar
HÜKÜMET yeni tasarıyı Bakanlar Kurulu'nda imz...
Çetin ALTAN
AB üyeliği, İstanbul depreminden önceye mi, sonraya mı rastlayacak?..
Artık Türkiye'deki "yaşam kalitesi"ne karşı e...
Melih AŞIK
Van cumhuriyeti
Üniversite rektörleri bugün YÖK'ün çağrısıyla...
Fikret BİLA
Rumlar ipleri geriyor
Türkiye'nin Avrupa Birliği (AB) müzakere süre...
Hasan CEMAL
Sol ve arayış!
Kendimi bildim bileli, solda arayış vardır bu...
Güneri CIVAOĞLU
Nuh'un torunları Ermeniler
Ermenilerin kendilerini "Nuh Tufanı'nda Ağrı ...
Abbas GÜÇLÜ
Özel okul yasası kimler için?
Hatırlarsınız, rahmetli Özal, memurun iş biti...
Hurşit GÜNEŞ
Paradan 6 sıfır atıldı ama milyon kaldı
Bu yıl paradan altı sıfır atılmasına ne kadar...
Nail GÜRELİ
Hangi Sol
Raftan bir kitap çektik. Attilâ İlhan'ın Bilg...
Sami KOHEN
Yalnız sembolik olmamalı...
DAVET birçok bakımdan sembolik bir önem taşıy...
Hasan PULUR
Haberlerden esinlenerek...
KÜLTÜR Bakanı Atilla Koç'tan mecbur olmayınca...
Meral TAMER
Bienalin yerli sponsorlarını kayda geçelim
9 Uluslararası İstanbul Bienali'nin açılışınd...
Ece TEMELKURAN
Kültürel elit lümpenleşirken
İbrahim Tatlıses, köşe yazarı oldu. Bundan bö...
Osman ULAGAY
Yabancılara banka satmak doğru mu?
Küreselleşme "finansallaşma"yı da beraberinde...
Güngör URAS
Bütçe "hizmet" getiriyor mu?
Devlet ciddiyetinin "çivisi çıktı"... Maliye ...
M. Ali BİRAND
Böyle milletvekili olmaz olsun (!)
CHP milletvekili Haşim Oral'ı uzaktan tanırım...

© 2005 Milliyet