|
Öteki sabah
"Anneee! Ben gidiyorum, anneee!" On sekiz yaşlarında bir çocuk, kolları arkaya burulmuş, burkulmuş; yüzünde, floresan kırığı gibi bir korku.
Tuttular çocuğu havaalanının güvenliğinde. Orta yaşlı, başörtülü kadın, karnından bir bebek çekip çıkarılmış gibi bağırdı:
"Oğluuuum! Bırakııın onuuu!"
Sabahın beşinde, henüz daha bineceğim uçağın kalkmayacağını bilmeden oturuyorum kahvemle. İçeriye çekiyorlar çocuğu. Bağrışmalar. Elinde 200 gramlık esrar paketiyle çıkana kadar çocuk sürüyor erkek sesleri.
Sonra, cafe'nin garsonları meraklanıyor. Hep birlikte izliyoruz olayı, uyku sersemi, bir polisiye dizi izler gibi.
Manasız bir neşe garsonlarda, "Hırpaladılar çocuğu" diyorlar bana, "İçiciyim der, kurtulur ya!". Tatlıya bağlanıyor konu niyeyse. Yeşil gözlü, derli toplu, genç bir kadın çayından kaldırıp başını, usul usul bana bakıyor. Sonra gelip...
Olmayan İstanbul
- Ece Hanım değil mi?
- Evet, buyrun.
Yüzünde dantelli bir gülümseme masasına dönüp çantasından Marquez'in "Anlatmak İçin Yaşamak" kitabını çıkarıyor. Kitabın arasında kitapla ilgili yazdığım yazı.
Yumuşacık bir sesle imzamı alıyor yazıya, hiç ilişmeden, sularımızın akışını bozmadan. "Okurum" ukalalığını hiç sevmem, ama "Benim okurlar hep güzel gözlü oluyor" diyorum içimden. Masasına dönüyor, bir daha bakmıyor bana.
Zarif bir kadın, her haliyle. Gazetede yazmayı böyle kadınlar ve adamlarla karşılaşınca daha çok seviyorum.
Sonra uçak kalkmıyor. Sabahın köründe İstanbul'un hiç olmamam gereken yerlerinde dolaşıyorum bir taksiciyle. Sanki bir başka şehre gitmişim gibi. İstanbul'u tersten görmek gibi, görmediğin bir yerden... Şehirlere hiç bakmadığın yerinden bakınca başka bir şehre gelinir aslında. Bir "öteki sabah" çıkar insanın karşısına bir şehre ilk kez geliyormuş gibi yaptığında.
Alıştığın gibi gitmezsen evine, beklenmedik bir saatte çıkarsan sokağa, sokağa hiç bakmadığın gibi bakarsan...
İnsan, bir öteki insan bulabilir kendinde, eğer hakikaten de kaptırıp kendini bakabilirse kendine başka bir yerden. Uzun ilişkilerde, en sevdiğinden bile bıkabiliyorsa, insan kendini nasıl sever hep kendi gibiyse.
Bazen başkaymış gibi yapmalı insan kendine. Kalkmayan bir uçaktan eve dönmek yerine, sanki gitmiş gibi yapıp kendine karşı, gidebilir insan bir başka kendine.
Kendi kendini kaçırabilir insan... Kaçtığında bir öteki gözü açılabilir. Böyle bir sabahtı işte...
Taksim Meydanı'nda indim niyeyse. Bazen kendine sığışamıyor insan, gidemedim eve.
Üşümüş poğaça
Genç irisi bir çocuk gördüm. Bir pastanenin havalandırmasının önüne oturmuştu. Havalandırmadan sıcak havayla poğaça kokusu üfleniyordu. Çocuk poğaça fikriyle doyuyordu, yanakları avuçlarında.
Sonra pervazlarının boyası camlarına taşmış pencereleriyle eski İstanbul evleri ara sokaklarda. Soba yanıyordur içeride, bir sedir vardır, uyku ve dede kokulu.
Ardından insan yüzleri gördüm. Hiç kimseleri gördüm, çiftler halinde. Her şeyi yapabilir insan hiç kimseyse, değil mi? Bu yüzden en ilginç, en beklenmedik, en karanlık şeyler aslında insanlar arasında en hiç kimse olanlara gelir.
Yüzün bilindikçe eksilir macera. Kaç kişi tanıyorsan macerandan o kadar hadise çıkarılmıştır aslında.
Sonra dertli bir dostla karşılaştım eskicilerin önünde. Yayınevleri için kitapların Türkçesini düzeltir. Alnında, gece çalışmış herhalde, kırmızı kalem lekesi. "Ne o?" dedim, "Geceleri de alın yazısı tashihi mi yapıyorsun?" Güldük.
Sonra sarıya boyalı saçlı, çok süslü bir kadın gördüm sokakta, çalı süpürgeyle sokağı süpürüyordu. Niye?
Sonra sokakta tükenmez sattığını bildiğim bir kadın, elinde kızıl saç boyasıyla koşuyordu. Yerde yaldızlı düğmeler gördüm ve başka şeyler sonra. Bir "öteki sabah" işte. Benden size şiddetle tavsiye!
ecetem@hotmail.com
|
|