|
Zırva kaynatır kazanda, su döveriz havanda...
Önce kuş gribi üstüne, eski militerlerin de hoşuna gidecek türden hamasi bir dörtlük:
Kuş gribi virüsü Türk'ü korkutur nasıl;
Her kahraman öldükçe, yiğitliğe hız gelir.
Tarihinle gururlan, ırkınla övün kasıl;
Şanlı milletimize virüs mirüs vız gelir.
* * *
Duvarları incecik, ufak mı ufak bir apartmanda yaşayan bir ailenin çileli hanımı, apartman yöneticisine dert yanıyormuş:
- Bilmiyorum, siz nasıl yapıyorsunuz ama; 2 kilo daha alsam bizim mutfağın duvarları arasında sıkışmaya başlayacak kalçalarım, diyormuş.
Yönetici:
- Siz de benim gibi yapın, demiş; duvarlardaki badanaları kazıyın, yer kazanmak için...
Ertesi gün, yöneticiyle merdivenlerde karşılaşan hanım:
- Yaptım, dediğinizi, demiş; ancak bu kez de, yan dairenin mutfağında soğan soyulurken, gözlerim yaşarmaya başladı...
* * *
İncili Çavuş'a sormuşlar:
- İddialara göre Türkiye de geliştikçe gelişiyor, "mevzuat"ın içine sığamıyor, AB ile aramızdaki mesafe daralıyor ya... Arada sırada gözlerimizin yaşarması, acaba oralarda soğan soyulmasından mı?
İncili Çavuş:
- Yok, hayır, demiş; arada sırada gözlerimizin yaşarması, Attilâ İlhan'ın kitapları da dahil, bazılarımızın bazılarımız tarafından soyulmasından... Örneğin Şevket Kazan'ın Adalet Bakanı olduğu dönemlerde yasaklanmış bir roman da, el altından bol bol satıldığı halde, -kitabı yasaklı olduğu için- yazarına metelik ödenmemişti...
- Ama Çavuş, neden öyle söylüyorsun; yoksa sen "Türk'ün Türk'ten başka dostu yok" sözüne inanmıyor musun?
Çavuş:
- İnanıyorum, demiş; inanmaz olur muyum. Üstelik inanmamak, TCK'nın 301'inci maddesine de girebilir "Türklüğü aşağılamak" iddiasıyla... Sadece bir başka söz daha var bizde "Dost kazığı büyük olur" diye...
* * *
Yazı adamlarıyla şurada burada, özellikle de imza günlerinde karşılaşanlardan bazıları, bayılıyorlar onlarla ayaküstü tartışmalara girişmeye... Örneğin şöyle:
- Sizce sanatçılara, her türlü özgürlüğün tanınması sakıncalı değil mi?
- Kimin için sakıncalı?
- Ülke ve devlet için; ayrıca milletin hassasiyetine de ters düşmemek gerekir...
- Sanat ve bilim, insanlığın ortak bahçelerinde kendi evrensel değerleriyle renklenen çiçeklerdir. "Ülke", "devlet", "milletin hassasiyeti" gibi kavramlar, soyut ve politikanın kendine göre tabulaştırıp arkasına sığındığı kavramlar... En azından, tanımlamasını yapıp, somutlaştırmak gerekir bütün soyut kavramları. Daha "devlet"in tanımlamasını yapan bir kimseye bile rastlayamadık... Ne sanatçı, ne bilimci; o günkü politikacılarla, resmi görüşlerin propagandacısı olabilir...
- Evet ama, sanatçı da, ülkesiyle devletini sevmemeli mi?
- Sanatçı sanatını sevme ve ona layık olmaya çalışma özgürlüğünü daha çok yeğlerken; ülkesiyle devleti de, kendisini daha çok severse; evrensel bir çağdaşlıkla daha kolay bütünleşilmez mi?..
- Evet ama, şey ama...
* * *
Vır vır vır, zır zır zır... Fırsat çıkmışken, kendini ve zekâsını gösterme patolojisi...
Bal Mahmut'a sorsalardı:
- Yazı adamlarıyla kazara karşılaşıldığında, onlarla hem ayaküstü şifahi bir tartışmaya girmek neye benziyor, diye... Herhalde şöyle derdi:
- Denizlerdeki fıta kürekçileriyle, karada sandal yarışına girmek...
* * *
Nasreddin Hoca, bir kabak tarlasında, bir ceviz ağacının altına uzanmış, düşünüyormuş:
- Tanrım sen ne kadar garipsin, şu koskocaman balkabaklarını, yerdeki incecik yeşil sapların ucuna; ufacık cevizleri de, koskocaman bir ağacın kapkalın dallarına münasip görmüşsün... Tersi olsa, daha uygun olmaz mıydı?
O sırada, altında yattığı ceviz ağacının dalından, bir ceviz kopup düşmüş Nasreddin Hoca'nın burnuna:
Hoca:
- Tanrım, demiş; beni affet. Ya demincek düşündüğüm gibi, bir balkabağı kopup düşseydi ağaçtan burnumun üzerine...
* * *
Kıssadan hisse:
Balkabakları da, hiçbir zaman özenmemeliler, büyük ve görkemli ağaçlara yakıştıklarını...
Özenenler kafamıza düşünce, biliyorsunuz nice oluyor halimiz...
* * *
Eski dost İsmet Sezgin'in, "Bir Uzun Soluktu Yaşam" adlı kitabından bir şiirle bitirelim yazıyı:
Kaybolan Kasırgalar
Bir küçük koyda kaybolmuş kasırgalar gibisin
Ayakları üstünde durmaktan yorgun
Beyaz köpüklerin değil durmadan döven kıyıları
Öfken bu senin
Sedef kabuklarından oluşturmuş kumsalı.
Kulaklarından hiç eksilmiyor uğultular
Yüreğin bu senin
Karşı tepelerde yankılanan
Ve zamanı yaşayan çocuklar
Senin sularında sere serpe
Sevgin bu senin
Varlığından habersiz.
c.altan@prizma.net.tr
|
|