|
 |
|
|
Aynamıza bakan kadın
Türkiye üzerine etnografik çalışmalarıyla ünlü ABD'li antropolog Jenny White, 1886 İstanbul'unda geçen cinayet romanıyla bizim çelişkilerimizi yedi düvele dokuz ayrı dilde anlatacak
İngiliz bir kadının çıplak cesedi, bir yaz gecesi Ortaköy'de karaya vurur. Boynundaki kolyede padişahın tuğrası ve hangi dilden olduğu belirsiz kargacık burgacık harflerle... Yıl 1886. İkinci Abdülhamid'in polisiye roman okuyarak sabahladığı zamanlar. Genç Osmanlılar henüz Jön Türklere dönüşmemiştir ama yakındır. Boğulmadan önce zehirlendiği anlaşılan genç kadının katilini aramak Beyoğlu Alt Mahkemesi'nin, Cambridge Üniversitesi rahlesinden geçme, orkidelere ve başka bir İngilize gönlünü kaptırmaya pek meyilli hakimi Kamil Paşa'ya düşer...
Yazarının Türkçede "Tuğra" adıyla yayımlanacağını umduğu "The Sultan's Seal" romanına bu imgelerle dalıyor insan. Son kelimesine kadar sürüklenip bin bir imgeyle dola taşa çıkması da uzun sürmüyor.
İmgeler "romancı" kimliğine yeni yeni alışan Jenny White'ın kaleminden. Kolay değil; hem "Tuğra" bir ilk roman hem de White hep başka tellerden çalmış bir kadın. Kendilerine meraklı Türkler ile Türklere meraklı Amerikalıların iyi bildiği, Türkiye üzerine yazdığı etnografilerle tanınmış bir antropolog. Bu meraklı takımın epey ilgisini çeken "Türkiye'de İslami Hareketlenme" adlı kitabı, 1990'ların Ümraniye'si üzerine bir belgesel adeta ve onun da Türkçesi yakında çıkacak.
"Ah İstanbul" değil...
White şimdi bir yandan, Türkçe dahil dokuz Avrupa diline çevrilmekte olan "Tuğra"nın devamını (Evet bildiniz, bir Hafiye Kamil Paşa hikayesi daha!) yazıyor, bir yandan da Türkiye'nin yeni Müslüman burjuvazisini, AKP ve ötesini anlatan "Islam Lite" kitabını tamamlıyor.
White'la "Tuğra"yı konuşmaya başlarken, romanın Amerika baskısının arka kapağında Elif Şafak dahil bir dizi yazarın düzdüğü övgüleri tam da yerinde ya da yeterli bulmadığımı söylüyorum. Gerçekten de bu övgüler ve kapak resmi, romanı ilk bakışta "egzotik bir İstanbul rüyasına, yarı oryantalist bir aşk hikayesine" indirgetebilir. Oysa "Tuğra" düpedüz aynamıza bakan bir kitap. Doğu-Batı, İslam ve laiklik, gelenekler ve modernleşme, saray entrikaları, Avrupa parmağı, çözülen etnik mozaik, yükselen milliyetçilik, kuşaklar arası uçurum, kadının toplumsal konumu, evlilik, cinsellik, eşcinsellik... derken içimizi görüyor. Hem 120 yıl önceki halimize hem de bazı açılardan o zamankine çok benzeyen şimdimize dokunuyor. White adeta 1880'lerin Boğaziçi'sini 1990'ların Ümraniye'sinde yakaladığı ikilemlerin üzerinden geçerek yazıyor.
Şizofrenimizin resmidir
"Haklısınız" diyor bana, "bu roman, etnografilerimde tam söyleyemediğim bazı şeyleri söylememi sağladı. Her şeyin ne kadar karmaşık ve çelişkili olduğunu gösterebildim. Romanın kahramanlarından Canan'ın babasına bakın. Modernleşme yanlısı ama Osmanlı sosyal merdivenini tırmanmak istediğinden gidip ulemanın kızıyla evleniyor. Bu kadın modern olamıyor, peçesini açmıyor, sosyeteye karışmıyor. Canan'ın 'modern' babası da gidip kuma getiriyor üstüne. Bu çelişkiler her yerde."
The Paris Review dergisinin son sayısında yazarlığı üzerine belki de bugüne kadarki en samimi açıklamalarını yapan Orhan Pamuk'un şizofrenimize sahip çıkan sözlerini aktarıyorum White'a. "Ya Doğu'ya aitsin ya Batı'ya ya da milliyetçi olacaksın" diyen tek ruhluluk dayatmasını reddediyor Pamuk; "Şizofreni sizi akıllı kılar" diyor.
White da Türkiye'den "görünür şizofreni" tanıklıklarına getiriyor sözü. Toplum mühendisliğinin Jön Türklere uzanan ucunu; "modern tesettürlü" İslamcı kadınların rengarenk giysilerinin gizlediği seçeneksizliği; o kadınlara adeta nefretle bakan kadınların öfkesini; özgürlüğün laik kadınlar için de İslamcılar için de özünde sınıfsal bir temele dayandığını anlatıyor.
Bu Esma Sultan başka...
Peki bir bilim kadınının romancılık oynaması nasıl bir şey? Muzipleşiyor White: "Ah, harika. Roman yazarken bir şeyi bilmediniz mi uyduruveriyosunuz!"
"Nasıl yani?" demeye kalmadan "Tuğra" için çok okuduğunu, araştırdığını, 1880'leri sokak lambalarından kaldırım taşlarına kadar çalıştığını anlatıyor.
Tarihi olaylara sadık ama kendisine kurgusal kaçamak payı da epey bırakmış. İki tanınmış tarihçi Donald Quataert ve Roger Owen romanın taslağını okuyup bazı hataları düzeltmesine yardımcı olmuşlar.
Benim aklımsa Esma Sultan'da. Romanda en önemli karakterlerden biri ve Sultan Abdülaziz'in kızı. Eh, Üçüncü Ahmed'in kızı olan hani şu çok daha meşhur Esma Sultan'la karıştırılmaz karıştırılmasına ya, Abdülaziz'in kızının hayatı böyle miydi gerçekten? "Hayır" diyor White, "Bu Esma Sultan hayali bir Esma Sultan... Adını zamana uydurdum o kadar."
"Ama" diye ekliyor, "yalısının alt katından, gizli bir mekanizmayla denize indirilen o platform sahici. Hanımlar hususi deniz banyolarını böyle alıyorlarmış." O platformda daha neler olduğunu bilmek isterseniz, cevabı romandadır.
|
|
|

|