|
Can Dündar'ın Menderes-Ayhan Aydan belgeseli ve Yassıada...
Önceki akşam Star TV'de, Can Dündar'ın damıtılmış Türkçesiyle, özenli bir kuyumcu gibi hazırladığı Menderes-Ayhan Aydan belgeselini izlerken, hafızamın kepçesi; geçen yüzyılın ortalarına doğru, önce Yassıada mahkemelerine, sonra daha da gerilere doğru uzandı.
1960 sonbaharında başlayan Yassıada mahkemeleri, uzun yıllar sürmüş bir "tek parti" iktidarından sonra; büyük ölçüde taşra görüntülü, değişik söylemli, değişik yapılanmadaki bir Meclis kadrosunun, tozlu virgüllere benzeyen son durumunu fotoğraflıyordu.
***
Mahkemedeki sanıklar topluluğunun lider kadrosuna bakıldığında, çöküntüsüz duran yaşlı Celal Bayar ile, bir vakar heykeli gibi duran Fatin Rüştü Zorlu'nun portreleri, yeniden gözlerimin önüne geldi.
Ve bir kadın tanığın, Ayhan Aydan'ın; "hık-mık"tan arınmış, az rastlanacak türdeki yürekten sesi, yeniden çınladı kulağımda:
- Ben bu adamı sevmiştim hâkim bey!
***
1945'ten sonra Türkiye'nin yaşadığı siyasal dönem; CHP'yi de, İsmet Paşa'yı da, Demokrat Parti'yi de, Bayar'ı da, Menderes'i de, Milli Birlik Komitesi'ni de çok aşan; ancak Washington'un iç içe siyasal aynalarından bakıldığında sezilebilecek bir dönem...
***
2. Dünya Savaşı'nda, İsmet Paşa'nın, savaş dışı kalmak için Hitler ile olan ilişkileri incelenmeden; ABD Başkanı Truman'ın, Potsdam antlaşmalarıyla ilgili anılarında ışıklandırdığı, o sıradaki Türk-Sovyet ilişkilerinin gerçek yüzü derinliğine kurcalanmadan ve İsmet Paşa'nın birden Washington'a doğru çevirdiği dış politika rotasının karşılaştığı, "olmazsa olmaz" koşullar, didiklenmeden; ne Yassıada mahkemelerinin üçüncü boyutu belirginleşir, ne bugünkü siyasal tabloların, hangi görünmez ressamların paletlerinden renklendirildiği...
***
Demokrat Parti iktidara gelir gelmez, NATO'ya girme ateşiyle yanmaya başlamış ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin Güney Kore'ye askeri yardım gönderme çağrısına, ABD ile birlikte hemen uyarak, Tuğgeneral Tahsin Yazıcı komutasında bir tugay göndermişti. Kunuri'deki ilk çatışmada 1000'e yakın Türk askeri ve subayı öldü...
Menderes'in, Kore'ye asker gönderme kararını TBMM'den geçirmemiş olması, uzun yıllar sürecek bir CHP eleştirisine yol açacaktı.
***
1952'de Türkiye, Menderes iktidarının öncülüğünde NATO'ya üye oldu.
1953 yılında, Ulus gazetesinde çalışırken, NATO'nun davetlisi olarak bir gazeteci heyetiyle birlikte, o sırada NATO'nun merkezi olan Paris'e gitmiştim.
Fatin Rüştü, büyükelçi payesiyle, NATO'da Türkiye daimi temsilciliği görevindeydi. Bulonya Ormanları içinde "Palais de rose" adlı bir villada oturuyordu. Kendisini hem Ankara'dan tanımanın, hem de aynı liseden olmanın yakınlığıyla aramış ve villasında buluşmuştuk.
***
Bana:
- Bak aramızda kalsın, nihayet şu savunma harcamalarının yükünden kurtulduk; ordunun yüzde 95'ini NATO'ya bağladım, demişti.
Birden afallayıp kalmıştım:
- Bundan, demiştim; İsmet Paşa'nın haberi var mı?
Fatin Rüştü:
- Yok, demişti.
Oysa İsmet Paşa'nın da haberi varmış; çok sonradan öğrendim haberi olduğunu.
***
Bir tartışma başlamıştı Fatin Rüştü'yle aramızda. Ben:
- Fatin Bey, diyordum; siz kimsenin haberi olmadan Türk ordusunun yüzde 95'ini, yabancı bir merkezin emrine vereceksiniz ve bu olay aramızda bir sır olarak kalacak. Olacak şey mi bu? Ben bunu, hemen gazeteye bildirmek zorundayım...
Fatin Bey de:
- Hele bir yaz da bak; ben de sana bir komünistlik biti atarım, bir ömür kaşınırsın, diyordu.
Doğrusu ne yalan söyleyeyim, hem kafam karıncalanmış, hem içim sıkışmıştı:
- Siz, demiştim; sopanın ucunu başkasının eline verirseniz, önce sizin kafanıza vurur...
***
Paris'te NATO Başkomutanı Hava Orgeneral Nortstad'la da görüşmüştüm.
Norstad da, Türk kamuoyunun hiç haberi olmadığı açıklamalar yapmıştı. Bunlardan biri, Kore'ye gönderdiğimiz birliğin standart birlik olduğuydu. Ölenlerin yeri hemen doldurulacaktı.
İkincisi, Türkiye'de sadece NATO üsleri değil, ABD'nin özel üsleri de vardı.
***
Bütün bunları açık seçik yazınca, Ankara'da başım belaya girdi. İlk kez ellerime kelepçe vurularak, Ankara Askeri Ceza Mahkemesi'ne çıkarıldım. Suçlandığım madde, Askeri Ceza Yasası'nın "Milli menfaatlere aykırı hareketleri cezalandıran" 171'inci maddesiydi.
Kore'deki birliğin "standart" olduğunu yazmak, milli menfaatlere aykırı bir suç olarak görülüyordu.
Neyse ki, Balıkesir milletvekili rahmetli Sıtkı Yırcalı da, Meclis kürsüsünden birliğin standart olduğunu açıkladı da, dava düştü.
***
Fatin Rüştü Zorlu, Dışişleri Bakanı olduktan sonra da, bazen Ankara'da Karpiç'te karşılaşırdık.
Fatin Rüştü, "r"leri yutarak konuşurdu. Hakkında başlatılmış olan çürütmeci kampanya, Türkiye ile bağladığı her ekonomik dış ilişkiden yüzde 10 komisyon aldığı üstüneydi.
Nasıl ki Menderes hakkında da, saman altından erkekliğiyle ilgili dedikodular dolaştırılıyordu.
Belki de, uluorta giriştiği garip çapkınlık gösterileri; bu tür dedikoduların tetiklediği, psikolojik bir tepkiydi. Yoksa Başbakanlığından önce, çapkınlığıyla da ünlenmiş biri olarak pek bilinmiyordu.
***
Menderes iktidarının sonlarına doğru, Fatin Rüştü'yle yine karşılaşmıştık Karpiç'te. Bana ayaküstü:
- Paris'te söylediğin doğruydu galiba, demişti; sopanın ucunu başkasına verdiğinde, işler zorlaşıyor...
***
Can Dündar'ın, imbiklerden süzülmüş belgeselini izlerken, hafızamın kepçesi uzandı gitti geçmişteki yıllara...
Bir ülke ne kadar saydamlıktan uzaksa, o kadar da kendi eliyle kazıyor, belalı kör kuyularını, diye düşündüm...
Acaba Menderes, ABD'den istediği 300 milyon dolarlık ekonomik yardımı alabilse ve dış politikada kuşku yaratacak bazı demeçler vermeseydi; başına gelenler, yine gelir miydi, kim bilir?
c.altan@prizma.net.tr
|
|