Sık Kullanılanlara Ekle  Açılış Sayfası Yap  Sitene Ekle  İletişim    Kurumsal 29 Mart 2006 / Çarşamba  
   Milliyet Online    Emlak    Arabam    Kariyerim    Cumartesi    Pazar    Ege    Seri İlanlar 
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Bilim ve Teknoloji
  Kültür ve Sanat
  Eğitim
  TV Rehberi
  Tatil
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
Tel Aviv'de yaşayan 92 yaşındaki Erol Güney'le söyleştik
Edibe'nin babası

O şiiri bilirsiniz: "Çıkar mısın bahar günü sokağa / işte böyle olursun / Böyle yattığın yerde / düşünür düşünür / durursun." Orhan Veli bu şiiri "Edibe" için yazmıştı. Edibe, Erol Güney'in kedisiydi. Erol Güney ise Orhan Veli'nin ve 20'nci yüzyıla damgasını vurmuş pek çok edebiyatçının yakın dostu... Tercüme Bürosu'nun, ilk mavi yolculuğun hayatta kalan son tanığı...


can.dundar@e-kolay.net

Tel Aviv'de kaldığımız otelin lobisinde onu bekliyorum. Gözüm kapıda... Az sonra yaşından beklenmeyecek kadar dinç adımlarla ve spor ayakkabılarıyla çıkageliyor.
İşte o: Erol Güney...
Onu Sedat Ergin'in Hürriyet'teki bir yazısında (13.03.2005) tanımıştım.
Geçen hafta İsrail'e uçarken Haluk Oral'la M. Şeref Özsoy tarafından kaleme alınan biyografisi "Erol Güney'in Ke(n)disi" (YKY, 2005) elimdeydi.
Gider gitmez telefon ettim, tanışmak istediğimi söyledim.
Derhal kabul etti talebimi...
"Fazla yaşıtım kalmadı. Buralarda Türkçe konuşmayı da özlüyorum" dedi.
Az sonra oteldeydi.
Fazıl Say, Nebil Özgentürk ve Kadir Dursun'la çevresini sarıp eşsiz sohbetini dinlemeye koyulduk.
Öyle çok şey yaşamış, öyle çok insan tanımıştı ki...
Bu inanılmaz hayat öyküsünden kesitler sunmak istiyorum size... Ayrıntılar için "Erol Güney'in Ke(n)disi" kitabını öneririm.

Rusya'dan İstanbul'a
Kahramanımız, 1914'te cihan harbi başlarken Odessa'da doğmuş.
Rusya'da ihtilal patlayınca Musevi ailesiyle birlikte İstanbul'a göçmüş. Saint Joseph'te okumuş. Türk vatandaşlığına geçmiş. İstanbul Üniversitesi'nde Fransız ve İngiliz edebiyatı ile felsefe bölümünü bitirmiş.
Üniversitede Sabahattin Eyuboğlu'yla, Orhan Veli'yle, Mina Urgan'la, Güzin Dino'yla, Azra Erhat'la tanışıp arkadaş olmuş.
Hocası Sabahattin Eyuboğlu onu Ankara'ya sürüklemiş.

Tercüme Bürosu'nda
Yıl 1939... Yine bir savaş ve yeni bir hayat başlangıcı...
Öğretmen olmak istiyormuş Güney... Ama saçma bir sebepten polis soruşturmasını geçemeyince hevesi kursağında kalmış.
Birkaç dil bildiği için o dönem Hasan Ali Yücel'in Milli Eğitim Bakanlığı'nda Batı klasiklerini Türkçeye kazandırmak için kurduğu Tercüme Bürosu'nda çevirmen olarak göreve başlamış.

100 top, 100 kitap
Otelde meyve suyunu yudumlarken 65 sene öncesine gitti yeniden:
"O yıl 29 Ekim'de İsmet Paşa 100 klasik kitap istedi bizden... Topçu ya, tek topla savaş kazanılmayacağını biliyor. Savaş cephesinde nasıl 100 top lazımsa, kültür cephesinde de
100 kitap lazımdı. Sıvadık kolları..."
Büronun başında Nurullah Ataç vardı. Yardımcısı Sabahattin Eyuboğlu...
Tercümanlardan bazıları:
Orhan Veli, Necati Cumalı, Melih Cevdet Anday, Suut Kemal Yetkin...
O dönem Anday ve Cumalı'nın tanık olduğu bir nikahla Dora'yla evlendi, sonra da askerliğini yaptı Güney....

Tercümeler yağıyor
Savaşın bittiği yıl İnönü'nün hedefine ulaştılar. 1945'te 105 klasik eser Türkçe yayımlandı.
Orhan Veli, Moliere'in "Tartuffe"ünü tercüme etmişti.
Nurullah Ataç, Choderlos de Laclos'un "Tehlikeli Alakalar"ını...
Rusçadan çevrilen "Harp ve Sulh", Zeki Baştımar imzalıydı ama kitabın çoğunu Bursa hapishanesinde yatan Nazım Hikmet çevirmişti.
Güney ise o yıllarda Çehov'un "Vişne Bahçesi"ni, Gogol'ün "Müfettiş"ini, Gonçarov'un "Oblomov"unu Türkçeye kazandırdı.
"Hayatımın en güzel yılları" dedi anlatırken... "Günde 10-12 saat çalışıyorduk. Göbels 'Kültürden söz edilince tabancamı çıkarıyorum' diyordu. Biz ise ona inat bir kültür inşa ediyorduk."

İlk mavi yolculuk
O yıl, hem zaferlerini hem savaşın bitişini kutlamak için Halikarnas Balıkçısı'nın çağrısıyla tatile çıkmışlar.
Sekiz kişi "Macera" adlı bir tekneye atlayıp İzmir'den yola koyulmuşlar.
Cevat Şakir, Sabahattin Ali, Sabahattin Eyuboğlu, Bedri Rahmi, Necati Cumalı, Erol-Dora Güney ve ahtapot avcısı Paluka...
Bu kadroyla yolculuk ettiğinizi düşünsenize...
Mavi yolculukların ilki... Bir köşede Bedri Rahmi yolcuların eskizlerini çiziyor; geceleri "Heraklitos mu daha ilericidir Eflatun mu?" tartışması yapılıyor. Rakı içilip balık yeniliyor.

Üç öğün balık
Yalnız Erol Güney yemek faslından iyi sözetmedi. Cevat Şakir eksik alışveriş yapmış. İki gün içinde rakı dışında tüm erzak tükenmiş. Onlar da kalan 12 gün boyunca sabah kahvaltısından gece yatana kadar, tuttukları balıkları yiyip rakı içmişler.
"Mavi yolculuk insanları anlamak için bir kılavuzdur" derler ya... Bir teknede iki hafta geçirince Güney de daha yakından tanımış dostlarını... "Bedri Rahmi sürekli çizdi. Sabahattin Ali bencildi çok" diye anlattı.
Ölümünü sordum:
"Herhalde MAH'ın (Milli Asayiş Hizmetleri Teşkilatı) işiydi" dedi.
Söz Bedri Rahmi'den, Eren Eyuboğlu'dan, "Karadut"tan açılınca "Eren, Bedri Rahmi'nin yasak aşkından dolayı çok ıstırap çekti ama söylemedi" dedi.

Orhan Veli
Orhan Veli'yle aynı okulda okumuş, aynı dönem Tercüme Bürosu'nda birlikte çalışmış, aynı yıl askere gitmişlerdi. "Çok içiyordu" diye yakındı bir ara, "Ama tercümede çalışırken iş heyecanıyla içkiyi azaltmıştı biraz..."
Erol-Dora Güney çiftinin Edibe adlı bir kedileri varmış. Orhan Veli eve geldiğinde gelip onun dizine yatar, kendini okşatırmış.
Sonra Orhan Veli, Edibe için iki şiir yazmış:
"Bir erkek kediyle bir parça ciğer / dünyadan bütün beklediği / ne iyi" dizeleri... Ve Edibe'nin hamileliğinde yazdığı:
"Çıkar mısın bahar günü sokağa / işte böyle olursun / böyle yattığın yerde / düşünür düşünür / durursun..."
Orhan Veli'nin "Olmaz ki, böyle de yatılmaz ki" diye biten ünlü "Sere Serpe" şiirini de yine Güney'lerin evinde tanıştığı Bella için yazdığını öğrendik sohbette...

"Tercüme"siz Türkiye
Sanki Türk edebiyatının sır kutusu açılmıştı. Güney keyifle anlatıyor, anlattıkça mısralarından, satırlarından, fikirlerinden tanıdığımız isimler ete kemiğe bürünüyordu.
Lakin anılar 1940'ların sonunda kesildi. Çünkü 1946'da tek parti iktidarı çökünce Hasan Ali Yücel istifaya zorlanmış, Tercüme Bürosu da dağıtılmıştı.
Sabahattin Eyuboğlu Paris'e gitmiş, Melih Cevdet Anday istifa etmiş, onunla birlikte ayrılan Orhan Veli yeniden içkiye başlayıp Dora Güney tarafından hastaneye kaldırılırken can vermişti.
Bir dönem bitmişti.
Şimdi Agence France Press'te gazeteciliğe soyunan Güney için zor yıllar başlıyordu.


YOZGAT'TA SÜRGÜN

"Çok şey bilen adam"
1955 Mart'ında Sovyetler'in Türkiye ile ilişkileri iyileştirmek istediğine dair haberi Demokratların hoşuna gitmeyince Bakanlar Kurulu kararıyla "Türkiye aleyhine çalıştığı gerekçesiyle" vatandaşlıktan çıkarıldı Erol Güney...
Oysa haber doğruydu. Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu "Bu adam fazla şey biliyor" demişti.
Kaynağını sordular; söylemedi.
Yarım asır sonra Tel Aviv'de "Kimdi kaynağınız?" dedim.
"O dönem çok diplomat dostum vardı" diye yanıtladı:
"Amerikalılarla da Ruslarla da görüşüyordum. Kuş uçsa haberim olurdu. Ama o haberi veren Belçika büyükelçisiydi."
Polis nezaretinde Yozgat kampına götürülmüş Güney... Gözaltına alındığında Türkiye'de bulunan İngiliz dışişleri bakanı onuruna verilecek davete katılmak üzereymiş. Üzerinde smokiniyle götürmüşler. Yozgat'ta üç gün o smokinle gezmiş. Herkes smokinini "casus üniforması" sanmış.

Dışişleri'nin özrü
Gülerek, eğlenerek anlatıyor Yozgat sürgününü...
"Çok güzel günlerdi" diyor:
"En çok orada sarhoş oldum. Üç polisle geziyor, yiyip içiyorduk. Bir tanesi 'Çok hızlı yürüyorsun. Ankara'da seni izlerken üç kilo verdim' demişti."
Yozgat'tan Paris'e gitmiş, oradan İsrail'e geçip yerleşmiş Güney... Ama 50 yıl boyunca Türkiye'yi hiç ihmal etmemiş.
Galiba Türkiye de onu unutmamış.
Türkiye'nin şu andaki İsrail Büyükelçisi Feridun Sinirlioğlu, üç yıl önce Tel Aviv'e atanınca dostu Sedat Ergin'den öğrenmiş Erol Güney'in orada yaşadığını... Adresini, telefonunu almış ve İsrail cumhurbaşkanına güven mektubunu sunmadan önce Güney'i ziyaret etmiş.
Yarım asır önce bir dışişleri bakanının sınır dışı ettiği adam, bir başka Dışişleri mensubunun bu jestiyle duygulanmış.

Edibe ne oldu?
Onu otelden uğurlarken 92 yaşında bu enerjiyi nasıl bulabildiğini de sorduk:
"İçki, sigara kullanmam pek" dedi, "Düzenli yürürüm. Uykuma dikkat ederim."
Ayaküstü vedalaşırken o da bize Ankara'yı sordu, "Baba Karpiç yaşıyor mu ki hâlâ?" dedi.
"Yok" dedik.
"Ya sizin Edibe ne oldu?"
"1956'da bizimle İsrail'e geldi, 22 yaşında öldü" dedi.
Eşi Dora'yı da kaybettikten sonra yapayalnız kalmıştı Erol Güney...
Kendi kullandığı arabayla giderken hayranlıkla bakakaldık ardından...
Bize onca klasiği hediye etmiş ve bunca anıyı özenle muhafaza etmiş bu adama şapka çıkarttık.




PAZAR
Güneş tutulmasının belgeselini çeken "avcılar"
"Ey vatandaş, denize çıkamazsın diyorlar"
Cazın seçilmişleri
"Benim ve kızım için bir zafer"
"Konuyu anlatınca yayıncımın ağzı açık kaldı"
"Patates gibi laflar konusunda hiç kimse hassas değil"
Çıplak ayaklı diva
Güneş en muazzam bizde tutulur!
Edibe'nin babası
Koç burcu ve ünlüleri
Kaliteli malzemeye yatırım yapmalı
Döllenmiş yumurta kavgası
Topkapı Sarayı'nda "Lale" sergisi
Bahar yorgunluğuna karşı önleminizi alın
"Hadi gençler direnin"
Büyüleyici bir kasaba: Amasra
Renkli insanlar
Şarabın "Çin"indeydim...





Ahmet Turhan Altıner
Can Dündar
R. Hakan Kırkoğlu
Vedat Mılor
Nevsal Elevli
İlber Ortaylı
Taylan Kümeli
Tuba Akyol
Fatih Türkmenoğlu
Yalvaç Ural
Mehmet Yalçın

© 2006 Milliyet