|
Duvar
'Detoks' merkezleri açılıyor durmadan. Üst ve üst-orta sınıf, bağırsaklarına kadar yıkatıyor kendini. Lavmanlarla söküp çıkarılıyor gövdenin pisliği. Kendilerinde hiç "pislik" kalmayana, gıcır gıcır olana kadar temizleniyorlar dünyadan.
Yeterli parası olanlar, artık hiçbir surette dünyanın kirine pasına değmeden, hayata bulaşmadan yaşamak istiyor. Giderek daha fena kirleniyor ve deliriyor dünya, bunu görüyorlar beyaz camdan ve kendilerini koruyabilecekleri noktaya kadar korumak, kiri ötelemek istiyorlar.
Büyük şehirlerde, "nezih muhitlerde" dönerli, dikenli tellerle çevrelenmeye başladı siteler ve müstakil evler. Üst üste, birkaç kez döndürülmüş, farklı türlerde teller ve dikenler, içeride, korkunun ikide bir canlandığını anlatıyor bakana, korku canlandıkça evlerin bir kez daha tellendiğini anlatıyor.
"Kirin" bir kez evlerine girmeye karar verdiğinde, ne telin ne de dikenin onları durduramayacağını bilmenin korkusu bu. Ne kadar lavmanlanmış olsalar da içeride, ne kadar çok tel çevirse de evlerini, biliyorlar: Barbarlar çoğalarak yaklaşıyor kendilerine.
Bir beyaz camla kendilerinden ayırdıkları dünyayı izliyorlar çünkü. "Kirli ötede, ben sitede" hayat, sınırları daralan bir büyük "panik odasına" dönüşüyor. İnsanlar belki de bu panik odalarında delirmemek için hızla koşup arabalarına, "istinat duvarlarıyla" İstanbul'a tutturulmuş ve "body guard"larla korunan eğlence mekânlarına atıyor kendini. Manalıdır çok, Boğaz kıyısında eğlenenlerin yüzü denize, sırtı İstanbul'a dönük oluyor...
Taş olursun!
Önceki sabah, martılar sabah çığlık attığında bu kez gerçekten de karanlık bir haber veriyorlardı Boğaz'dan. Sabahın altısında bir aile, bir "eğlence mabedinin" istinat duvarının altında kalmıştı. Arvasi ailesi bir kulübede yaşayarak kapıcılık yapıyordu. İstanbul'un insanın nasıl kafasını kopardığını iyi bilen bir aileydi Arvasiler. Çünkü altı yıl önce kızları Zehra hastanede yanlış iğne yüzünden, bir yıl sonra Zeynep de yiyecek zehirlenmesinden ölmüştü. Geriye bir tek beş yaşındaki İbrahim kalmıştı. Bu kez İstanbul, hepsini birden aldı. Anne Neslihan, baba İrfan ve oğul İbrahim bir sabah, genişleyen panik odası eğlencesine daha çok yer açılsın diye yapılan kaçak istinat duvarının altında kalarak öldü.
Bu sistemin traji-komedisi bir kez daha oynandı ve gözaltına alınanlar inşaatta çalışan dört işçi oldu. Bir aile, geride hiçbir iz bırakmadan "yoksulluk şehidi" oldu.
O eğlence mekânında yas ilan ederler mi acaba şimdi? Kaç gün yas ilan etmek lazım gelir bir eğlence mabedinde kaydı tutulmayacak yoksul ölüler için? Acaba, tıpkı yollar ve köprüler yapılırken ölen işçilerin adlarını yazdıkları gibi kayalara, o duvara da Arvasi ailesinin isimlerini yazsalar eğlenmeye gelenlerin "asabı bozulur" mu? Yoksa tellerle çevrelenmiş, lavmanlarla detokslanmış, bodyguard'larla korunan hayat, eğlenenlere "Arkana bakma, taş olursun" mu diyor?
Yüzünü denizin boşluğuna dönenler, sırtlarını dayadıkları, sırtlarını döndükleri İstanbul'a, bu bela şehrin acımasız eşitsizliğine bir baksalar gerçekten de taş olurlar mı? Olmazlar mı yoksa?
İstinat: Yaslanmak
Başkan Topbaş, "Kaçak-göçek iş yapmayın. İstanbul kuralları olan bir şehirdir" diyordu. İstanbul'un kuralları!..
İstinat, yaslanmak demektir. Ayrıcalıklıların dev eğlence mabetleri de aslında binlerce küçük, yoksul kulübesine yaslanır, dayanır. Bazen küçük kulübe, yükü kaldıramaz olur, kendine yaslananın altında... Bilin bakalım, çocuklarını haksızlığa ve eşitsizliğe "şehit" vermiş bir anneyi hangi dikenli tel durdurur?
ecetem@hotmail.com
|
|